TurcoPundit |
|
|
US foreign policy and Turkish-American relations Şanlı Bahadır Koç
Archives
|
Pazartesi, Mart 31, 2003
G- ABD 31 Mart Rumsfeld Doktrini - Vietnam Analojisi ABD’nin Körfez’e daha fazla asker getirmemesinin nedeninin Rumdfeld’in Amerikan ordusundaki generalleri istediklerinden daha az asker ve birlikle bu işi yapmaya zorlaması olduğu bir süredir biliniyordu. Rumsfeld generalleri daha küçük, hızlı ve teknolojik olanakları daha yoğun kullanan bir güç ve plan hazırlamaya zorlamıştı. Şimdi bu zorlamanın savaşın galibini değilse de şeklini, süresini, maliyetini ve sonuçlarını Washington açısından olumsuz şekilde etkileyebileceği ihtimali geniş çevrelerce kabul ediliyor. Peki Rumsfeld’in Irak harekatını askerlerin gerekli olduğunu düşündüklerinden daha az sayıda bir güçle yapmak istemesinin tek nedeni generalleri fazla tedbirli, muhafazakar, yeniliklere kapalı bulması mıdır? Rumsfed’in ısrarının bir başka nedeni de, birçoklarının şüphelendiği ve kaygılandığı gibi, bu harekatın benzerlerini hem Orta Doğu hem de başka bölgelerde tekrarlamaya niyetli olması olabilir. Çünkü Amerikan halkı 300-400 bin kişilik harekatların sık sık gerçekleşmesine sıcak bakmayabilir. Halbuki eğer Rumsfeld’in istediği gibi sadece 100 bin kişi ile bu işi hızlı ve net şekilde halledebilselerdi Irak harekatının devamı gelebilirdi. Bu nedenle, genelde Amerika’nın bir bataklığa saplanacağı tahmininin bir parça erken yapıldığı Irak harekatının olabildiğince uzun, maliyetli ve kanlı sürmesi genel olarak dünyanın hayrına olabilir. Aksi takdirde Washington’un dizginlenmesi çok zor olabilir. Irak harekatının ABD için asıl olumsuz sonucu dünyayı Amerika’dan soğutması ve dünya kamuoyunu birleştirmesi olmuştur. Ancak askeri açıdan Vietnam gibi bir bataklık olacağı tahminlerinde analizden çok temennilerin etkisi olduğu iddia edilebilir. Analojiler, getirilerinin sınırları gözden kaçırılmamak şartıyla düşünmeye başlamak için iştah açıcı mezeler olabilirler ancak tek başına analizin yerini tutamazlar ve doğru dozda alınmazlarsa entelektüel tembelliğe neden olabilirler. ‘Irak ABD’ye Vietnam gibi mezar ya da bataklık olacak’ iddiası belki doğru çıkabilir. Ancak bu öngörü, neden ve nasıl gerçekleşeceği hakkında daha ayrıntılı ve ikna edici tahlillerle desteklenmezse tek başına ciddiye alınmayı hak etmeyebilir. Şu ana kadar Washington için esas hayal kırıklığı verdiği askeri kayıplar değil Irak halkının soğuk, mesafeli ve hatta düşmanca karşılayışı olmuştur. Amerikan kamuoyu Bağdat yakınlarına gelindiğinde kayıp sayısı hala birkaç yüz civarında olursa yönetim üzerinde çok büyük bir baskı yaratmayacaktır. Ancak bu rakamlara ulaşıldığında henüz Bağdat’ın dışında ya da yakınlarında olunmazsa tepki harekatı etkileyebilecek boyutlara ulaşabilir. Eğer ABD’nin iddia ettiği gibi Iraklılar teslim olur gibi yapıp Amerikan askerlerine saldırıyorlarsa ve eğer Irak’taki intihar saldırılarının arkası gelirse bu Amerikan askerlerinin Iraklı sivillere karşı daha kolay, kontrolsüz ve şiddetli güç kullanabilecekleri anlamına gelir ki bu da Irak halkını Amerikan işgal gücüne daha mesafeli ve düşmanca tavırlar geliştirmeye itebilir. Irak ile Vietnam arasındaki bazı benzerlikler ve farklar bulunmaktadır. ABD, Vietnam’da geri adım atamayacağı sonucuna Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliğine karşı verdiği mücadelede üçüncü şahılar nezdindeki inandırıcılığını zedeleyeceğini düşündüğü için varmıştı. Gerçi Vietnam Savaşı’nı strateji açıdan bir hata olarak görenler ABD bu ülkeden çekildikten sonra G. Doğu Asya’da demino etkisiyle arka arkaya Komünist kazanımların gerçekleşmediğini ve dolayısıyla Washington’un bölgede 12 yılda harcadığı zaman, insan, para ve siyasi sermayenin boşa gittiğini iddia etseler de ABD’nin burada yenilgiyi hemen kabul etmeyip ancak mücadele ettikten sonra çekilmesi dünyada Komünizme karşı verdiği mücadeledeki inandırıcılığını arttırmıştır. ABD Vietnam’da ilk meydan okuma ile beraber çatışmadan kaçsa, tüm ekonomik ve askeri üstünlüğüne karşın, Soğuk Savaş’ı en azından bu şekilde kazanamayabilirdi. Bugünkü Bush Yönetimi de benzer bir biçimde Irak’ı Amerikan gücünün ve bunu kullanma iradesinin teşhiri ve inanılırlığı için bir test olarak görebilirler ve savaşı başlattıklarındaki amaçları ortadan kalksa bile ‘raconu kurtarmak için’ harekatta ısrar edebilirler. Gerilla taktiklerinin içselleştirilmesi - Iraklıların bu taktikleri Vietnemlılar kadar maharetli kullanabileceklerine dair henüz yeterince işaret yoktur. Ayrıca yeryüzü şekilleri Vietnam’da gerilla taktikleri için idealdi, halbuki Irak’ta buna çok uygun olduğu söylenemez. Vietnem’da sivil nüfusun büyük bir kısmı ABD’ye karşı direnişte bir şekilde yer almıştı. Irak halkının genel olarak ABD’ye ne ölçüde ve sürede direneceği henüz çok belli değildir. Vietnam başka devletlerden destek almıştı halbuki Irak’ın aynı şeyi alacağından emin olamayız. Bu desteği vermeye istekli devletler olacaktır ancak bu ülkeler Washington’un gazabını çekmekten korktukları için bunu ne açıkça ne de büyük çapta yapabilirler. Ayrıca ABD Vietnam bataklığına adım adım ve yavaş yavaş batmıştır. Halbuki halihazırda Irak’ta, her ne kadar şu ana için yeterli olmadığı görülse de, büyük bir askeri gücü konuşlandırmış durumdadır. Yine Vietnam’da Amerikan kamuoyunun desteği neredeyse hiçbir zaman ciddi boyutta olmamıştı. Bugün kamuoyunun Irak’taki harekatla ilgili giderek artan bazı şüpheleri olsa da Başkan’ı desteklemeye daha hazır olduğu gözlemlenmektedir.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Cuma, Mart 28, 2003
G-ABD - 28 Mart Washington’la Aşk Bitti - Ya Evlilik? 18. yüzyılda yaşamış İngiliz yazar Samuel Johnson’ın dediği gibi ‘dostlarla ilişkilerini sürekli tamir altında tutmalıdır.’ Aksi takdirde en sıkı dostluklarda bile sonra düzeltilmesi çok zor olabilecek anlaşamazlık ve hatta kavgalar çıkabilir. Bugün ortaya çıkan göstermektedir ki iki taraf da ‘uzun süredir evli’ çiftler gibi birbirleriyle olan ilişkilerinin ilelebet gideceğini düşünmüşler ve ‘için için kaynayan’ ve biriken problemleri ve güvensizlikleri aşmak için ciddi anlamda ‘beraber ve solo’ bir çalışma içine girmemişlerdir. Bugün Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi için ciddi bir zihinsel çalışma yapılması gerektiği doğrudur. Ancak ilişkinin hangi temeller üzerine oturacağı aslında büyük ölçüde Irak’taki durum açıklığa kavuştuktan sonra belli olacaktır. Bu olmadan ortaya çıkan durumlar kırılgan, geçici, eksik ve dolayısıyla üzerine uzun dönemli politikalar ve bir ‘büyük anlaşma’ (grand bargain) inşa edilemeyecek şekilde olacaktır. Irak’taki durum belli bir netlik kazandıktan sonra iki taraf da birbirine olan ihtiyacını, karşı taraftan istediklerini ve buna karşı verebileceklerini ve veremeyeceklerini, Irak krizinden önce olana göre çok daha net şekilde ortaya koymalıdır. ABD ile yaşadığımız ve Türkiye’nin belli bir süredir, Washington’un ise son krizde karşılık bulamadığını düşündüğü ‘aşk’ın sona erdiğini düşünmek için yeterince neden birikmiş durumdadır. ‘Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı’ tahmini bugün kulaklara eskiden olduğu kadar iddialı gelmemektedir. Ancak bu beraberliğin ve hatta evliliğin bitmesi anlamına gelmeyebilir ve ilişki daha çok bir ‘mantık izdivacına’ ya da ‘açık evlilik’e dönüşebilir. Burada sorulması gereken soru şudur: Türkiye’nin ‘yetiştirilme tarzı’ bu tür bir ilişkiyi kaldırabilir mi? Dışarıda ‘anlamlı flörtler’ etmek için gözümüzü kestirdiğimiz partnerler var mı yoksa aslında gideceğimiz fazla bir kapı yok da sonuçta yine Washington’un kollarına ve bu kez belki de daha güçsüz bir şekilde mi döneceğiz? Washington bize olan 'ilgisini ve şefkatini' eskisinden olduğundan da fazla sakınmaya başlarsa bununla yaşamayı öğrenebilecek miyiz? Eğer ilişkinin yakınlığı ve çapı azalırsa, düzeyinden, kalitesinden, şeklinden ve maliyetinden her zaman memnun olmadığımız Washington’un bize sunduğu ‘mal ve hizmetlerden’ başka yerlerde de bulabileceğimizi ya da artık onlara ihtiyacımız olmadığını düşünüyor muyuz? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Perşembe, Mart 27, 2003
G-ABD 27 Mart Irak Harekatında ABD’nin Bazı Hataları Irak savaşında, ABD’nin muhtemelen askeri anlamda savaşı kazanmasını engellemeyecek ama bunun süre, maliyet ve olumsuz siyasi sonuçlarını kendi açısından arttıracak görünen hata ve eksiklerinin bazıları şunlardır: Türkiye ile anlaşarak Kuzey cephesini açmayı becerememesi; K. Irak’ta daha büyük hava alanları inşa etmemiş olması, Kürt grupların hava desteğiyle Irak ordusuna harekat yapabilecek düzeyde eğitim ve silahla donatmaması, Kuveyt’e yeterince askeri güç getirmemiş olması, Um el-Kasr limanını ele geçirme ve mayınlardan temizleme işlemini hızla bitirerek Irak’lı sivillerinin sempatisini insani yardım maddeleri ile kazanmayı başaramaması, gerilla savaşı ihtimaline karşı kendi askerlerini ve kamuoyunu hazırlamamış olması, savaşın başlangıcındaki bombardımanın yeterince güçlü olmaması, yine savaşın başlangıcındaki dezenformasyon kampanyası ile iddia ettiği gibi Irak ordusunda geniş çaplı teslim olmaların doğru olmadığı ortaya çıkınca inanırlılığının darbe alması ve ‘yalancı çoban’ durumuna düşmesi, savaştan önce İran ile doğru ilişkileri kuramamış olmasının da etkisiyle Güney’deki Şii grupları kendi yanına çekememesi, arkasına görünürde bile olsa uluslararası kurumların ve diğer büyük devletlerin desteğini alamaması nedeniyle harekatın meşruiyetinin zayıf olduğunun düşünülmesinin Irak’lıların Saddam için olmasa da ülkelerini işgale karşı savunabileceklerini düşünememesi. Bunlara hava koşullarını bozulması, ABD’nin yakın geçmişte çok az kayıp vererek kazandığı askeri başarıların ‘çıtayı yükseltmesi,’ savaşın 91’den farklı olarak uluslarası medya tarafından çok yakın takip edilmesi ve savaştan sonra da bu ülke de kalınacağı için sivil halktan çok sayıda ölüm olmasının kabul edilebilir olmaması ve bu nedenle alan bombardımanından kaçınılması, Irak ordusunun Amerikan askeri gücüne karşı taktikler geliştirerek daha dağınık ve hareketli olabileceğinin tam olarak öngörülememesi de eklenebilir. Çarşamba, Mart 26, 2003
G-ABD 26 Mart ABD Bizi Niye Öptü? 8.5 milyar dolarlık köprü kredi Türkiye ile ipleri koparmamak için ve her ihtimale karşı ‘Türkiye’nin bir biçimde şimdikinin ötesinde bir işbirliğine ihtiyaç duyabiliriz’ düşüncesiyle ayrılmış olabilir. Yönetimin Kongre’ye sunduğu ek bütçeye son anda eklendiği belirtilen bu kredi vaadinin Türkiye’nin Washington’a yönelik tavırlarını ‘kıvamda’ tutmaya yarayacağı düşünülmüş olabilir. Bu kredi Türkiye’ye yönelik bir ‘olta’ da olabilir ve amacı ‘bakın size hala bir şekilde yardım yapmak istiyoruz, ama siz de uslu durun ve artık problem çıkarmayın’ şeklinde bir mesaj da olabilir. Türkiye’nin isteği ve bilgisi dışında gerçekleşen bu yardım vaadiyle Türkiye’nin K. Irak’ta kontrolsüz bir harekete girmemesi için ilave bir neden yaratılmış olmaktadır. Ancak bu yardımın bir şekilde Kongre’de takılabileceği, kırpılabileceği, şarta bağlanabileceği ve Türkiye aleyhtarlarının Ankara’yı eleştirmesi için bir imkan yaratabileceği de unutulmamalıdır. Özellikle Ermeni soykırımı iddiaları gündeme geldiğinde bu yardım ile karar tasarısı arasında bağ kurulmaya çalışılabilir. Bu olmasa bile Bush Yönetimi’nin ağırlığını yeterince koymaması sonucu Ermenilerin istediği türden bir karar çıkarsa zaten Türkiye bu yardımı reddetme noktasına dahi gelebilir. Olaya iyi tarafından bakılacak olursa ABD’de, 1) henüz çok geniş çevrelere yayılmamış olsa ve yüksek sesle değilse de, ‘Türkiye’yi kim, nasıl kaybetti?’ tartışması başlamış görünmektedir. 2) Savaşın da istendiği kadar hızlı şekilde sonuç vermemiş olmaması, 3) sonucunun değilse bile risk, maliyet ve süresinin belli olmaması, 4) beklendiği gibi Irak ordusunun, halkının, Şiilerin Saddam’a karşı ayaklanmaması, Kürtlerin önemli bir Amerikan desteği olmadan Irak güçlerine karşı askeri anlamda getirilerinin olmayacağının daha da iyi anlaşılması, 5) ABD savaşı kazansa da / kazandıktan sonra durumun Amerika’nın umduğundan farklı olabileceği ile ilgili şüpheleri arttırması, 6) savaş bittikten sonra Washington’da yapılacak muhasebede belki Irak’ın ne derece ‘kazanıldığınının’ belli olmayacağı, ama ikili ilişkinin gidişine müdahale edilmezse Türkiye’nin ‘kaybedildiğinin’ net şekilde ortaya çıkabileceği ve Bush yönetimine yönelik ‘Bağdat’a pirince giderken, Ankara’daki bulgurdan da oldun’ şeklinde bir eleştiri gelebileceği endişesi Washington’un Türkiye ile ilişkileri kısmen de olsa düzeltme arayışlarının arkasındaki nedenler olabilir. 7) Ayrıca, Bush Yönetimi de, belki ilk başta tüm suçu Türkiye’ye atsa da, kendi davranışlarının da tahlil ve özeleştirisini yaparak, Irak harekatı öncesinde Türkiye’ye yönelik politikalarında kendilerinin de önemli yöntem, tarz ve zamanlama hataları yaptıklarını anlamış olabilirler. Bunun dışında, Bush Yönetimi muhtemelen 8) ‘Orta Doğu’ya demokrasi getireceğiz’ derken en demokratik Müslüman devletinin demokratik, açık ve özgür seçimlerle ve açık farkla iktidara gelmiş hükümeti ile çatışmaya girmenin çelişkisinin farkına varmış olabilir. Çok yüksek bir ihtimal olmamakla beraber, savaşın tıkanması, iki tarafta ve sivillerde çok kayıp olması, Amerikan kamuoyunun ayaklanması, uluslararası kamuoyunun araya girmesi ile savaşa Saddam’ın iktidarda kaldığı ya da sürgüne gittiği diplomatik bir çözüm bulunması durumunda, Washington’un Kürtleri korumak amacıyla ya da bahanesiyle K. Irak’a yerleşeceğinden emin olabiliriz. Bu durumun bir ihtimalle Kürt devletinin kurulması sürecini hızlandırabilir. 2004 seçimleri yaklaştığında Amerikan seçmenleri muhtemelen fark edecekler ki, dünyadaki devletlerin ve halkların çok büyük bir kısmı, Bush’un karşısında şu anda kim olacağını bilmediğimiz Demokrat adayın kazanmasını isteyecekler. Bu durum tek başına seçimin galibini elbette belirlemez ancak seçim 2000’de olduğu gibi yakın giderse, dünya ile kavga eden bir başkan istemeyen küçük bir seçmen grubu Demokrat adayın kazanmasını sağlatacak kadar bir fark yaratabilirler. Um el Kasr’ın uzun süre kontrol edilememesi insani yardımın gelmesini engellemiştir . Bu olsaydı/olunca koalisyon insani yardım malzemeleri dağıtarak belki halkın sempatisini kazanabilir ve Irak halkını bir parça kendi tarafına çekebilirler. Bağdat yakınlarına karadan gelen Amerikan birlikleri ciddi şekilde yorulmuş olacaklardır. İkmal hatları çok uzadığı için bu hatların güvenliği mükemmel olmayabilir ve vur-kaç eylemlerine kısmen açık olabilirler. Bu nedenle Amerikalılar hava şartlarının da olumsuzluğu nedeniyle biraz hız kesip Bağdat yakınlarındaki güçlerini arttırma yoluna gidebilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) G-ABD 25 Aralık Blair ve Irak’ın Geleceğinde BM’nin Rolü Bush Yönetimi’nin Irak ve genel olarak Orta Doğu’ya yönelik genel bir projesi olduğuna şüphe yoktur. Ancak Amerikan yönetiminin bunda başarılı olamayıp geri adım atma ihtimali de bulunmaktadır. Amerika Irak’ta istediği düzeni kurmayı başaramayıp işin içine BM’nin ve dolayısıyla Avrupalı devletlerin dahil olmasını kabul etmek zorunda kalabilir. Savaş sonrası Irak’ta 1) BM’nin rolü olacak mı? Savaşın kendisini olmasa bile 2) savaş sonunda kurulacak düzen bir BM kararı ile ‘meşruiyet şemsiyesi’ altına alınacak mı? BM’nin savaş sonrası bir rolü olursa bu 3) insani yardımla mı sınırlı olacak yoksa 4) yeniden inşa sürecini de kapsayacak mı? Ya da şu an çok uzak gözükse de, ABD Irak’ı kontrol etmekte çok zorlanırsa 5) siyasi anlamda da BM’i işin içine katmak zorunda kalır mı? Hatta en uç ihtimal olarak 6) Arap ülkeleri ve Türkiye bile barış gücü adı altında Irak’ta rol oynayabilirler mi? Savaş uzar ve siyasi maliyeti artarsa, ABD Irak’ta istediği ve gerekli gördüğü kadar uzun süre kalmadan yönetimi çok uzun olmayan bir süre sonunda Iraklılara bırakmak zorunda kalabilir. Washington, perde arkasından bu yönetimi istediği gibi yönlendirmek istese de bu istediği kadar rahat olmayabilir. Tony Blair, kendi kamuoyunun ve partisinin muhalefetine rağmen savaşa verdiği destekle çok kilit bir rol oynamıştır. Bu rol ile beraber Bush yönetimi, Blair’in, samimiyetinin derecesini tespit etmek çok kolay olmasa da, bazı önemli konulardaki kendilerininki ile önemli ölçüde çelişebilecek eğilimlerini dikkate almak zorunda kalabilir. Blair, savaş sonrası Irak’ın siyasi yapısı, Irak petrolünün Iraklılara ait olması, Filistin sorununda ciddi ilerleme kaydedilmesinin zorunluluğu gibi konularda Bush Yönetimini normalde tercih etmeyecekleri çok-taraflı bazı politikalara taşıyabilir. Bunun tersi olması ve Blair’in insani eğiliminin Bush Yönetimi tarafından ‘rehin alınması’ da pekala mümkündür. Bu durumda Blair, siyasi kariyerini, inanılırlılığını ve şöhretini ve tarihteki yerini riske atarak girdiği bu ‘maceradan’ kendini dışarı atmaya başarıp İngiltere’yi Avrupa’ya daha da yaklaştırmak isteyebilir. Şu unutulmamalıdır ki, Blair İngilizlerin en az 30 yıldır sahip oldukları belki de en ‘Avrupacı’ başbakandır. Ancak, onun bile Irak krizinde AB ile Washington arasında yapmak zorunda kaldığı tercihte ikincisini tercih etmesi bunun o kadar da kolay olmayacağı hakkında bir fikir vermektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Salı, Mart 25, 2003
G-ABD 25 Mart Savaş Üzerine Notlar - Sis, sürtünme ve piyasa Savaşın doğasının lineer olmadığını; savaşın hep sürprizlerle dolu olduğunu; Clausewitz’in de vurguladığı gibi ‘sis’ ve ‘sürtünme’ (fog and friction) nedeniyle savaşın beklenmeyen, istenmeyen, aslında amaçlanmayan noktalara çok rahat sürüklenebildiğini; işlerin tam istendiği gibi gitmesinin neredeyse hiçbir zaman mümkün olmadığını; her türlü planın ne kadar yaratıcı, ayrıntılı ve esnek de olsa ‘düşmanla karşılaşıldığı anda’ değişmek zorunda kalabildiğini; dışarıdan, yukarıdan, uzaktan bakıldığında savaşın ‘içinde’ gerçekte neler olduğunu tam olarak anlamanın her zaman mümkün olmadığını; savaşın şiddetinin, temposunun ve kazananın birden çok fazla kez değişebildiğini; savaşı kazananın barışı kazanamayabileceğini, savaşın tarihin gidişatı üzerinde derin sonuçlar bıraktığını bir kez daha doğrulayan bir savaşla karşı karşıyayız. Doğal olarak bu durum, savaşın gelişimi ve sonucu üzerine bazı tahminlerde, yorumlarda, analizlerde bulunmanın gereksiz, anlamsız ya da zararlı olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak bunların, belki de diğer hiçbir insani faaliyette olmadığı kadar, yanlış, eksik ya da geçersiz olabileceğini akılda tutulmalıdır. Yapılan öngörüler can sıkacak kadar kısa sürede boş çıkabilir. Ekonomik, sosyal, dış ve güvenlik politikalarında piyasanın dayanılmaz ama belki de dayanılması ya da en azından direnilmesi, sınırlanması, şekillendirilmesi ve kurallara bağlanması gereken etkisi üzerine bir tartışma açılması olumludur. Her şeyi, her an piyasanın çizdiği sınırlar dahilinde yapmak zorunda olmanın Türkiye için hayırlı olduğunu iddia etmek yanlıştır. Çünkü piyasa 1) bazılarının iddia ettiklerinin ve inanmak istediklerinin aksine demokratik değildir, 2) büyük ölçüde ‘yerli’ değildir, 3) içeriden ve dışarıdan manipülasyona açıktır, 4) rasyonel olmadan fevri reflekslerle, sürü içgüdüsüyle davranabilmektedir ve 5) piyasanın genel ve içindeki aktörlerin özel çıkarı ile milli ve sosyal çıkarların her zaman aynı, benzer ya da uyumlu olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Amerikan Dışişleri Bakanlığı genelde Pentagon’a oranla Türkiye’ye daha mesafeli olmuştur. Ancak öte yandan Dışişleri Bakanlığı bu savaşa yine Pentagon’a göre daha az istekli ve risk ve maliyetlerin daha farkındaydı. Doğru olma ihtimali çok yüksek olmayan, kanıtlanması zor olan ama yine de bir yere kaydedilmesi gereken komplo teorisi: Genelde Türkiye ile müzakereleri yürüten Amerikan Dışişleri’nin, çok küçük ve anlamsız konularda uzun müzakerelere girdiği de hatırlanırsa, Türkiye ile anlaşmayı bilerek baltalayarak, geciktirerek ya da engelleyerek savaşı engellemek, geciktirmek ya da denetçilere daha fazla kazandırmak ve Birleşmiş Milletler’de bir konsensüs olmasını sağlamak istemiş olabilir mi? Türkiye bu savaştan, topraklarını, hava üslerini, limanlarını tam olarak kontrol edemeyen, oldu-bittilerle, ‘kol-bükmelerle’, şantajlarla, tehditlerle, ültimatomlarla istediği yaptırılan ya da kendi istediğini yapamayan bir ülke olarak çıkmamalıdır. Bu krizde iç ve dış kamuoyunu gerektiği kadar bilgilendirmeyen; medyayı yaratıcı yöntemlerle, ‘sızdırmalarla,’ ‘isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey yetkililerle’ yönlendirmeyi beceremeyen sadece hükümet olmamıştır. Şu kriz döneminde Dışişleri ve Genel Kurmay’ın her gün ve hatta günde birden fazla kez düzenli basın toplantısı yapmamasının nasıl bir açıklaması olabilir? Irak Bağdat eteklerinde kimyasal silah kullanırsa bu Amerikan argümanlarını haklı çıkarmaya yeter mi? ‘Sırtı duvara dayanmış’ ve kendi başkentini savunmak durumunda kalan bir devletin ‘elindeki her şeyi atmasının’ anlaşılmayacak, eleştirilecek, kınanacak ve cezalandırılacak bir tarafı olabilir mi? Savaşta işler kötüye giderse şahinler yeterince hızlı ve belirleyici dozajda güç kullanılmadığını, sivillere zarar vermemek için gereğinden fazla titiz davranıldığını iddia ederek sorumluluğu askerlerin üzerine atabilirler. Pazartesi, Mart 24, 2003
G-ABD 24 Mart Irak, Savaş ve Kürtler Üzerine Notlar Bu krizde başka bir çok şeyin yanında kamu diplomasisinde sınıfta kaldık. Niye Amerika’nın başta verdiklerinin yeterli olmadığını, ABD için şimdiye kadar bir çok fedakarlıkta bulunup karşılığında pek bir şey alamadığımızı, Irak’ın toprak bütünlüğüyle ilgili kaygılarımızı dünya ve Amerikan kamuoyuna etkili bir şekilde anlatmayı beceremedik. Irak’a girersek bunu ne için yapacağımızı ABD’ye direndiğimiz için bize sempatiyle bakmasını bekleyebileceğimiz Almanya’ya bile anlatamadığımız anlaşılıyor. Hem ABD ile ‘bozuşup’ hem de Avrupa tarafından dışlanmamız Türkiye’de ciddi bir milliyetçi dalga yaratabilir. İşe kötü tarafından bakarsak kimseye yaranamadık. Kıbrıs ve Irak’ta amaçlarımızın çok uzağına savrulduk. ABD gözündeki stratejik önemimiz azaldı. Ama zikzak çizen sadece Türk tarafı olmadı. Amerikalılar da sık sık daha önce kabul ettikleri veya önerdikleri pozisyonlarını aniden ve her zaman anlaşılır olmayan şekillerde değiştirdiler. Sınırdan içeri 20-30 kilometre girmenin Türkiye’ye aktüel ve potansiyel getirisi bunun diplomatik maliyetiyle orantısız görünmektedir. K. Irak’a girmeyi bir gurur meselesi haline getirmemeliydik. K. Irak’a girmek için geekli neden sadece Kürt grupların petrol bölgelerini ele geçirmesini ve Kerkük’teki nüfus dengesini kendi lehlerine değiştirmelerini engellemek olabilirdi. Bu durumda Irak’taki güç dengesi Kürtler lehine bozulabilir endişesine hak verilebilir. Türkiye böyle bir durumu, Kürtlerin güçlenmesi ve zenginleşmesinin Türkiye’deki Kürtler için bir çekim gücü yaratması endişesi olmasa bile, yani Türkiye Kürtlere etnik açıdan ‘renk-körü’ olarak baksa bile bunu engellemek isteyebilir. Ancak şu anda Ankara’nın böyle bir gelişmeyi engellemesinin esas nedeni kendi Kürt vatandaşlarına duyduğu güvensizliktir. Bu krize sonbaharda geçen AB uyum paketi geçmese daha da güçsüz gireceğimiz anlaşılıyor. Türkiye’deki Kürtlerin güneydeki Kürtlerle beraber bir devlet kurma istekleri sahibi olmasının tek ve en etkili yolu K. Irak’taki Kürtlerin sayılarıyla orantısız bir güç edinmelerini engellemek değil kendi Kürt vatandaşlarımızı daha özgür, müreffeh ve mutlu şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Türk devletinin vatandaşı olan Kürtlerle genel ve kapsamlı bir anlaşmaya (grand bargain) varmalıdır. Bu anlaşmada Kürt gruplar ve partilere kişisel ve grup haklarının genişlemesi karşılığında devletin bütünlüğüne bağlılık sözü alınmalıdır. Kültürel haklarda tek taraflı iyileştirmeler yapılmalıdır. Ancak bundan sonra ayrılıkçı eğilimlere devam edenlere karşı ‘sıfır hoşgörü’ gösterilmelidir. Bu mesaj Kürt vatandaşlara açıkça iletilmelidir: ‘Türkiye’de yaşamak istiyorsanız özgürlükleriniz, kişisel ve grup haklarınız düzelecektir.’ Türkiye resmen açıklamadan ve hatta kabul etmeden Washington bir oldu-bitti ile Türk hava sahasını kullanmış olabilir mi? Bu doğruysa durum kontrolden çıktı demektir. Şanlıurfa’da uçaktan köye bomba düştü...kaza mı, ceza mı, tehdit mi? Kaza olması en yüksek ihtimaldir ancak bunu bahane göstererek Türkiye hava sahasını kapatabilir ya da en azından yeni ve daha sıkı güvenlik kurallarında ısrar edebilir. Bunun için yeterli nedeni vardır. İnsan Amerikalılar Türkiye ile bozuşmak için özel bir çaba sarf ediyor hissine kapılıyor. Bu tabii bir analizden çok sezgidir. Ama acaba ABD Kürtleri destekleyebilmek için Ankara’yı kendisine karşı ters tepkiler verecek durumlara özellikle itmeye çalışıyor olabilir mi? Türkiye’nin K. Irak’taki varlığının boyutları, kapasitesi, amaçları, geleceği, maliyeti üzerinde daha ayrıntılı bir tartışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Bu askeri varlığın sınırdan sadece 20-30 km. içeride olması, eğer amaçları buysa Kürtlerin 1) Kerkük’ü askeri olarak ele geçirmelerini veya 2) Amerikan kontrolü altındaki Kerkük’te demografik varlıklarını önemli derecede arttırmalarını engellemekte yeterli olabilir mi? Tam tersine 1) askeri anlamda getirisi sınırlı ve hatta belirsiz bu gücün 2) Kürt milliyetçiliğini alevlendirme ve onların gözünde Türkiye ve Türkleri ‘düşman’ olarak belletme, 3) ABD, AB, Arap dünyası ve hatta İran ile ilişkileri zedeleme ihtimali vardır. K. Irak’taki Kürt grupların bir devlet kurma istekleri var mı? Böyle bir istek var ise amaçladıkları gibi kendilerine ait bir devlet sahibi olmalarını engellemeye hakkımız var mı, buna gücümüz var mı? Bu üç sorunun cevabı evet ise bunun en optimal yöntemi ne olmalıdır? Amerikalılar mümkün olduğunca Irak ordusunu ‘pas geçerek’ onların etrafından dolanarak Bağdat’a ulaşamaya çalışıyor. Irak ordusunun Cumhuriyet Muhafızları dışındaki unsurları, Amerikalıları arkalarında bulup Bağdat’ı zorlamaya başladığını gördüklerinde direnmeden teslim olmaya daha meyilli olabilirler. ABD savaş sonrasında ülkede uzun süre kalacağını düşünerek hem altyapıya olabildiğince az zarar vermek hem de olabildiğince az insan öldürmeye çalışıyor. ABD’nin bazı Irak’lı generallerle irtibatta olduğu ve bunları Saddam’ı desteklemekten vazgeçirtebileceği iddiası belli bir şüpheyle karşılanabilir. Bu ilişkiler kısmen doğru olabilir ancak Washington’un bunları bilerek abartması da mümkündür. Taraf değiştirmek isteyen generaller olsa bile bunlar etraftaki diğer subaylardan korkup bu yola tevessül etmekte tereddüt edebilirler. ABD sık sık Saddam’ın ölmüş olabileceğini iddia ederek, Saddam’ı yakalanma riskini attırarak kameralar karşısına çıkmaya zorlayabilir. Saddam korkudan bir süre ortaya çıkmazsa bunu Iraklı asker ve subaylara ‘Saddam öldü, artık sizde uzatmayın, teslim olun’ demek için kullanabilirler. Şu ana kadar savaş öncesi ABD’nin olmasından endişelendiği gelişmelerden hiçbiri gerçekleşmedi: ‘Arap caddesi’ ayaklanmadı, görünürde Müslüman devletlerde rejimlerin tehdit altında olduğuna dair bir işaret yok, İsrail’e Scud saldırısı gerçekleşmedi, petrol fiyatları artmadı azaldı, Iraklılar kimyasal silah kullanmadılar. Iraklılar niye ayaklanmıyorlar? 1) Daha erken, bu olacak ama Iraklılar daha kendilerini riske atmak istemiyorlar. 2) Iraklıların belli bir kısmı ve belki de çoğunluğu Saddam’dan nefret etmekle beraber bu otomatik Amerikan işgaline sempati ile baktıkları anlamına gelmiyor. Ya da belki de 3) Saddam sanıldığı kadar nefret edilen bir lider değil. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Cuma, Mart 21, 2003
G-ABD 21 Mart Washington'un Kumarı ve Türkiye Washington Türkiye’yi ‘ucuza kapatmak’ istemiş ve Türkiye ile anlaşmak için atabileceği adımların hepsini atmamıştır. Çok tekrarlanan ve haklı bir klişe ile söylemek gerekirse ‘ABD’nin savaşı bir şekilde kazanacağına şüphe yoktur, ama barışı kazanıp kazanmayacağı belli değildir.’ Görebildiğimiz kadarıyla, ABD Türkiye üzerinden bir cephe açmak için atabileceği bazı adımları atmayarak hem savaş için hem de barış için gereksiz bazı riskler almıştır ve bu nedenle zor duruma düşmesi imkansız değildir. Irak tarafında beklenenden fazla bir direnç olduğu iddia edilebilir. Bu direnç birkaç gün daha sürebilirse Washington kendini askeri çatışmayı tırmandırmak zorunda hissedebilir ve bombardımanın dozajını arttırmak isteyebilir. Belli bir yanılma payı bırakarak denebilir ki bu durumda Washington’un ağır bombardıman uçaklarının Türk hava sahası üzerinden Irak’ı bombalaması seçeneğine olan ihtiyacı artabilir. Bu gerçekleşirse Washington tekrar ve bu sefer panikle kapımızı çalabilir mi? Bu ihtimal çok yüksek değildir ama imkansız da değildir. Büyük çaplı bir Kuzey Cephesi açılmadığı için petrol kuyularının ateşe verilmesi engellenemezse, Kürtler kontrolsüz hareket ederlerse, Washington’un uyarılarına rağmen Türkiye Kürtlere karşı harekete geçerse, Kuzey’den tehlike olmadığını gören Irak’ın bu bölgedeki gücünü de Bağdat’a kaydırması sonucu başkent ve çevresindeki direniş uzarsa, ABD Ankara’yla anlaşamamanın maliyetleri ile yüzleşebilir. Ancak şu kabul edilmelidir ki, ABD yukarıdaki riskleri ve hatta daha fazlasını bile göğüsleyebilir. Bizim ise ABD ile minimal düzeyde bile anlaşamamamız ve hatta ilişkilerimizin daha gerilmesi nedeniyle uğrayabileceğimiz zarar ve risklerin farkında olmamız gerekir. Bunun farkında olmak ve sorumluluğunu hissetmek şartıyla gerilimi tırmandırma, isteklerimizden geri adım atmama, zorluk çıkartma ve ‘ya hep ya hiç’ pozisyonu kabul edilebilir. Olayların savaşın doğası gereği şekilsiz olduğu ve çok hızlı değişebildiği bir dönemde yaşıyoruz. Irak kimyasal silah kullanırsa, Irak halkı Amerikan askerlerini ‘bağrına basarsa’ harekatın meşruiyeti savaştan sonra güçlenecektir. Ama Irak kimyasal silah kullanmazsa ve dahası bu tür silahlara sahip olmadığı ortaya çıkarsa, Irak halkı da beklenenin aksine rejimi desteklemese bile Amerikan işgaline karşı koyarsa ya da en azından rejime karşı ayaklanmazsa, savaşın tırmanması sonucu sivil kayıplar artarsa Irak’ta savaşı kazanmak otomatik olarak barışı garanti etmez ve meşruiyet tartışmalarını sona erdirmez. Bu arada K. Irak cephesinde Kürtlerin Musul-Kerkük’te bir oldu-bittisiyle karşılaşma ve muhaliflerin yurtdışında ya da daha muhtemelen K. Irak’ta sürgünde Irak devleti ilan etmeleri ihtimalleri geçerliliğini koruyor görünmektedir. ‘ABD’nin BM kararı olmadan Irak’a saldırmasını eleştiriyoruz o zaman Türkiye, BM kararı olmadan K. Irak’a girebilir mi?’ sorusu sorulmaktadır. Savaş başladıktan sonra, çıkarlarının bunu gerektirdiğini düşünürse, Türkiye BM kararı olmadan K. Irak’a girebilir. Ancak bunun en iyi yol olduğu hala tartışmalıdır. ABD kendi istediği hız ve netlikte bir başarı kazanamamış olursa Türkiye’yi durdurmak için o alandaki askeri opsiyonları sınırlı olacaktır. Bu nedenle siyasi ve ekonomik sopaları kullanmak zorunda kalabilir. Washington’un pervasız ve gereksiz ‘zar atımı’ Türkiye’yi de aynı şeyi yapmaya itmektedir. Şu ana kadar Türkiye açısından ortaya çıkan sonuç ideal olmaktan çok uzak olsa da, bunun otomatik olarak Amerika’nın taleplerine ‘sorgusuz sualsiz’ kabul etmek anlamına gelmediğinin altına çizmek gerekir. Türkiye’nin ABD’ye direnmesi prensip olarak doğru bir karardı ancak bu tür bir politikayı uygulamak için diplomatik becerimizin yeteri kadar olmadığı iddia edilebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Perşembe, Mart 20, 2003
G-ABD 20 Mart Savaşın Başlangıcı ABD bu savaşta 1991’den farklı olarak aşamalı değil senkronize bir şekilde saldırmayı planlamaktadır. Kara ve hava gücü ile özel kuvvetler aynı anda savaşacaklar. Ancak ‘her şeyin aynı anda olduğu’ bu tür bir harekatta hata yapma ihtimali de daha fazla olabilir. Çok sayıda datayı anında işleyip operasyonel bilgiye dönüştürme kapasitelerinde aksama olursa sivil kayıpların artması ve hatta cephedeki kendi askerlerini vurma gibi kazalarla karşılaşabilirler. Saddam’ı vurma fırsatını yakaladıkları ve bunu kaçırmamak için harekatı en az bir gün bir gün öne aldıkları görülüyor. Bu yavaş başlangıç uygulamayı umdukları ‘şok ve dehşet ’(shock and awe) taktiğinin gücünü bir parça azaltmış olabilir. Başarısız olsa da bu harekatın Irak rejiminin önde gelen üyelerini birbirlerinden ayrı olmaya zorlama ve belki de dolayısıyla aralarındaki iletişimi kısıtlama gibi getirileri olabilir. Eğer ABD Türkiye ile işbirliği yapmadan Irak’ta harekata girişir ve genelde sanılanın aksine ya da sanıldığı kadar başarılı olamazsa (iş uzarsa, kayıpları artarsa, çok sayıda Iraklı sivil ölürse) o zaman Amerika’da müttefiklerin, işbirliğinin önemini savunanlar seslerini yükseltebilirler ve bu durum Bush yönetiminin savaş sonrasındaki politikalarını etkileyebilir ve hatta Bush’un 2004’te tekrar seçilip seçilmeyeceğini belirleyebilir. Kısa ve kesin bir zafer ise ABD’yi ‘tutulmaz’ hale getirebilir. Amerika’nın başarılı olmasını istemeli miyiz? Washington Irak harekatında beklediği kadar başarılı olmazsa bunda Türkiye’nin de payı olduğunu düşünüp ‘kin tutabilir.’ Ancak kolay bir başarıda da, Türkiye gibi ülkelerin desteği olmadan da başarılı olabileceklerini düşünüp Ankara ile iyi ilişkiler geliştirmek olma zorunda olmadıkları sonucuna varabilirler. Türkiye on yılı aşkın bir süredir askeri olarak tüm komşularından daha güçlüydü. Şimdi ise ‘mahalleye’ Türkiye’den çok güçlü ve belki de kendince Türkiye ile ‘görülecek bir hesabı’ olan yeni bir güç, Amerika geliyor. Bu yönetimin kindar olacağından emin olabiliriz. Belki hemen değil ama bir gün, bir şekilde Türkiye ve AKP’ye.bir ders vermek isteyeceklerini beklemek yanlış olmayabilir. İşin korkutucu yönü bu zararı vermek için bir şey yapmaları da gerekmemektedir. Washington’un Türk ekonomisi hakkında sadece bazı yorumlara bulunarak bile Türkiye’yi sendeletebilir ya da ayağa kaldırılabilir olması kabullenilmesi güç ama zorunlu bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu arada şunu söyleyenler çıkacaktır: “Çok tarafı memnun etmek ya da dikkate almak isterken kimseye yaranamadık. Herkesle beraber edeceğimize daha az sayıda (tercihen ABD) tarafı dikkate almak ve onunla beraber hareket etmek gerekirdi.” Bu soru savaş sonrasında Türk dış politikasının genel yönü tartışılırken de gündeme gelecektir.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Çarşamba, Mart 19, 2003
TurcoPundit - ABD dış politikası, iç siyaseti ve Türk Amerikan ilişkileri üzerine notlar ve yorumlar - http://ajp1914.blogspot.com G-ABD 19 Mart Hayalkırıklığı, Başarısızlık ve Kandırılmışlık Hissi Durumun iç açıcı olmadığına şüphe yok. Geriye dönüp yargıda bulunmak için belki en uygun zaman değil ancak, en geç Siirt seçimini takip eden birkaç gün içinde, kararımızın Birleşmiş Milletler’deki oylamayı bile değiştirme gücü olduğu zamanda anlaşmaya varmış olmamız gerektiği anlaşılıyor. ABD dünya kamuoyunda ve BM’de istediği desteği bulamayacağını görüp durumun diplomatik anlamda her geçen gün daha kötüye gittiğini anlayınca daha fazla beklememeye karar verdi. Diplomasinin zamanlama, nüans, muğlaklık, perspektif hakimiyeti gerektiren bir sanat olduğu ve bu sanatta başarılı olmak için algı ve bilgi yönetimi konusunda başarılı olmak gerektiği ve şansın da sizden yana olması lazım geldiği bir kez daha anlaşılıyor. Türkiye’nin oynadığı riskleri olan bir oyundu. Bazı riskler aldık ama başarılı olamadık. Bu risklere hiç girmemeli miydik? Şimdiki soru ‘zararın neresinden dönülse kardır’ ile ‘ya hep ya hiç’ arasında tercih yapmaktır. ‘Kızdırdığımız ’ Washington’un yarım ağızla verdiği ve kendini bağlı hissetmeyeceğini düşünmek için eskiye göre çok daha fazla nedenimiz olan ’yarım’ bir anlaşmaya razı mı olalım, yoksa eskisine yakın bir anlaşma olmazsa hava sahası dahil hiçbir desteğin olmayacağını mı söyleyelim? ABD, Türkiye’nin K. Irak’ta Washington’un onayı olmadan bir harekata girmeye cesaret edemeyeceğini düşünüyor. Büyük ölçüde, bu bilgi ile donandığı için tutumundan vazgeçmedi. Oyunu onların kurallarıyla oynadığımızda kazanmamızın mümkün olmadığı anlaşılıyor. O zaman insan şu soruyu sormadan edemiyor: ‘Masayı devirelim’ mi? Söz konusu olan sadece politikacıların bireysel geleceği olsaydı kumara devam etmek mümkün olabilirdi ama bu noktada bir ülkenin gidişinin genel yönü olduğu için olduğu için aynı şeyi söylemek kolay değildir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Salı, Mart 18, 2003
G-ABD 18 Mart Transatlantik Kırılma ve Türkiye Hem Avrupa hem de Amerika ile ilişkilerin mükemmel olmaktan uzak bir noktaya gittiği görülmektedir. Ankara bu noktada paniklememeli ama ciddi endişe duymalıdır. İlişkilerin mevcut mükemmel olmaktan uzak durumu ve gelecekte daha da bozulmasının ille de Türkiye’nin politikalarının genel yönü ya da bu politikaların uygulamasındaki kusurlardan kaynaklanması gerekmez. Irak krizi Türk-Amerikan ilişkilerinde belki de nasıl olsa olacak bir kopmayı sadece öne almış olabilir. Bu kriz diplomatik bir ‘kaza’dan çok yapısal ve uzun dönemli süreçlerin birikmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bu noktada şu sorular akla gelmektedir: 1) Bu noktaya gelmemek için Türkiye’nin atması gerekip de atmadığı adımlar ya da yapmaması gerekirken yaptığı şeyler oldu mu? 2) İlişkilerdeki bozulma kalıcı bir durum mudur yoksa zamanla düzelebilir mi? 3) Bu noktadan sonra ‘zarar kontrolü’ için atılması gereken adımlar neler olabilir? İlişkileri düzeltmek amacıyla daha önce atmaktan kaçındığımız adımları atmalı veya vermeye yanaşmadığımız ödünleri vermeli miyiz? Türkiye-ABD-AB üçgenindeki gelişmeler için şunlar söylenebilir: Transatlantik ilişkilerindeki kırılma kısa vadede Türkiye’yi bu iki gücü birbirine karşı kullanma fırsatı verir gibi görünse de orta ve uzun vadede bu kırılma ve Batı’nın tek parça olmaktan çıkması Türkiye’nin Batılı olma vasfını ve ihtirasını tehlikeye atabilir. Türkiye kendini bu iki gruptan birine yakın durmak zorunda hissedebilir. İki grupta Türkiye’yi tamamen aralarına kabul etmek değil ama belli bir mesafede kalmak şartıyla kendilerine yakın tutmayı tercih edebilirler. Türkiye ille ABD ya da AB’den birine yakın mı durmalı mıdır? İkisi ile de hem yakın hem bağımsız, hem mesafeli ama hem de derin bir ilişki kurulabilir mi? ABD ile işbirliği yapmak için BM meşruiyetini şart koşanlara yönelik eleştiri haklıdır. Ancak Türkiye’yi ABD ile anlaşamadığı için eleştirenler şu soruya cevap vermelidirler: Türkiye taleplerinin hangisinde geri adım atmalıydı? Kürt grupların silahlanması / silahsızlandırılması, Türkmenlerin statüsü, Irak’ın ekonomik yapılandırılmasında Türkiye’nin rol oynaması gibi konularda Türkiye’ye vaat edilip de kaçırmamamız gereken fırsatlar mı vardı? Tezkere geçmiş olsa dahi Türkiye’nin . K. Irak’ta önüne kırmızı çizgiler çekilmiş değil miydi? Amerikan yönetiminin ve ona yakın olanların pazarlık yapma tarzlarının kabul edilir olduğu söylenebilir mi? Ankara, Washington’a Irak konusunda işbirliği yapmak için şartlarını karşı tarafın rahatça ‘duyabileceği, ’ ve algılayabileceği şekilde ortaya koyduğundan emin ise ABD niye Türkiye’nin haklı siyasi ve ekonomik taleplerine ve hassasiyetlerine olumlu cevap vermemiştir? ‘ABD ile ortak bir nokta bulamadık o halde Irak’taki gelişmelere artık hiçbir şekilde etki edemeyeceğiz’ şeklinde düşünmek yanlıştır. Türkiye’nin Irak ile ilgili söz hakkı sadece ABD ile beraber etmesinden değil, bu ülke ile komşu olmasından, orada yaşanan gelişmelerin otomatik olarak ve ciddi şekilde Türkiye’yi etkilemesinden ve Irak’ta hem Kürt hem Türkmen soydaşlarının yaşamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin K. Irak’a girmesi gerekli, arzulanır ve mümkün müdür? Irak’ta askeri bir harekatta bulunmanın 1) getirileri maliyetinden fazla ve 2) harekat alternatif yollardan üstün müdür? Bu sorulara olumlu yanıt veriliyorsa ABD onayı olmadan da harekat gerçekleştirilebilmelidir. ABD ile işbirliği gerçekleşmezse, Washington, Türkiye’ye, açık veya gizli olarak, 1) Irak’a daha fazla asker sokmamasını istemesi, 2) daha fazla ilerlememesini istemesi, 3) askerlerini belli süre vermeden/vererek çekmesini istemesi, 4) belli bir süre içinde çekilmezse bazı müeyyidelerle tehdit etmesi gibi ihtimaller bulunmaktadır. İlk ikisi dışındakiler gerçekleşirse ilişki kısa zamanda toparlanamayacak türden bir zarar görebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Pazartesi, Mart 17, 2003
G-ABD 17 Mart Türk-Amerikan İlişkileri - BM’de Son Tango İş sadece hava sahasının kullanılmasına ve İncirlik’e kalır ve daha önce anlaşılan paket ya da onun önemli bir kısmı söz konusu olmazsa, Türkiye ABD’nin yukarıdaki isteklerini kabul etmeli midir? Yoksa Türkiye ‘ya hep ya hiç’ yaklaşımında mı olacaktır? Türk-ABD ilişkilerin bu noktaya gelmesinde büyük ölçüde Amerikan yönetiminin açık kusurları ve yanlış hesapları rol oynamıştır. ABD, Türkiye’nin ne kadar değiştiğinin, 1991’deki savaşın Türk psikolojisinde ne kadar derin izler bıraktığını tam olarak anlayamamış görünmektedir. Soru şudur: Aslında anlaşma olmalıydı da beceriksizlikten, acemilikten, duyarsızlıktan, krizi iyi yönetememekten ve karşılıklı güvensizlikten iki taraf birbirine derdini anlatamadı ve ortak bir noktada buluşmayı beceremedi mı, yoksa iki tarafın çıkarları, öncelikleri, hassasiyetleri ve korkuları arasında kapatılması zaten zor olan farklılıklar mı vardı? Türkiye, hak ettiğinden, ihtiyacı olandan, vazgeçemeyeceğinden ve daha da önemlisi ABD’nin aslında karşılamakta çok da zorlanmayacağı taleplerinde zaten attığından daha fazla geri adım atmalı mıydı? ABD ile yakın ilişki içinde olmanın Türkiye’ye sağladıklarına genel olarak şöyledir: Askeri teknoloji - Ama Türkiye’nin mutlak çıkarı olarak gördüğü konularda bile kırmızı çizgiler çizilecekse, sürekli Kongre’nin ‘kılıcı altında’ olacaksa, paraları ödeniyorsa, bazen dolaylı yoldan İsrail’den edinilebiliyorsa, bazı konularda zorlanılsa bile bu teknolojiyi ya da benzerini sunmaya hazır başkaları da varsa, acaba Amerikan askeri teknolojisinin vazgeçilmez olduğunu düşünmeye devam etmeli midir? Kıbrıs - Bu problemde ABD’nin Türkiye lehine ağırlık koyduğundan bahsedilebilir mi? Türkiye’ye en çok ihtiyaç duyduğu Irak krizi sırasında bile Kıbrıs’ta Türkiye lehine ‘kılını kıpırdatmayan’ Washington değil miydi? Buna karşılık denebilir ki ABD’nin Kıbrıs konusunda Türkiye'ye verdiği, ağırlığını Ankara lehine koymak değil, politikasını tamamen Rum lobisinin inisiyatifine bırakıp tamamen karşımızda pozisyon almayışıdır. Ya da diğer bir deyişle ABD Kıbrıs konusunda zaten Türk tarafını destekleyemez, ancak Türkiye karşıtı olmayabilir. AB Üyeliği - Washington’un AB üyeliği konusundaki lobi çalışmaları 1999 Helsinki Zirvesi’nde etkili olmuş olsa bile son Kopenhag Zirvesi’nde açıkça ve önceden de tahmin edilebileceği gibi geri tepmiştir. Bakü-Ceyhan - ABD, Irak petrolü ile gelişmelere bağlı olarak, muhtemelen bu projeyi rafa kaldıracaktır. Ve bu Türkiye Irak krizinde Washington’a hiç problem çıkartmasaydı da farklı olamayacaktı. Kaldı ki, bu boru hattının Türkiye'de geçmesi Ankara'ya tanınan bir imtiyazdan çok, projenin uzun dönemli Amerikan milli çıkarlarıyla uyumlu olmasından kaynaklanıyordu. IMF - ABD'nin IMF konusunda Türkiye’ye verdiği destek sanıldığı kadar yardımsever ve ‘filantrofik’ değildir. Çünkü, ‘Bankaya 1 milyar lira borcunuz varsa sizin küçük bir probleminiz vardır. Bankaya 10 trilyon borcunuz varsa bankanın büyük bit problemi vardır.’ Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının Türkiye’ye hiçbir maliyeti olmayacağı iddia edilemese de, bu ilişkinin Türkiye’ye kazandırdıklarının sınırsız olmadığı ve ilişkinin Washington için de önemli getirileri olduğu gözden kaçırılmamalıdır. ABD bugün karar tasarısını BM’de oylatacak mı? Dokuz oya ulaşamayacağına kanaat getirirse bu yola çok muhtemelen gitmeyecektir. Ama dokuz oya ulaşacağını inanırsa Fransız ve Rus vetosunun geleceğini bilmesine rağmen oylamaya gidebilir. Bu arada acaba Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyeleri arasında ‘nasıl olsa Fransa veto edecek, o halde hiç değilse ABD ile kötü olmayalım’ şeklinde düşünecek ülkeler çıkabilir mi? Ve nihayet eğer ABD dokuz oya ulaşırsa Rusya veto kullanmaktan vazgeçebilir mi? Bir veto ile iki ya da üç veto arasında diplomatik sonuçlar açısından önemli bir fark olacaktır. Bu arada Irak’a, Fransa’nın önerdiği gibi 30 gün olmasa da birkaç haftaya yayılacak bir son şans tanınması ihtimali tamamen gözden kaçırılmamalıdır. Böyle bir durum, hem Türkiye üzerinden Kuzey cephesi açılmasına imkan verirken hem de Fransa ve Rusya’yı da kucaklayacak bir formülün kapısını arayabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Cuma, Mart 14, 2003
G-ABD 14 Mart Amerikan Gücünü Dengelemek 90’lı yıllarda, niye ABD’ye karşı bir dengeleme olmadığı sorusu uluslararası ilişkiler teorisyenlerini meşgul etmişti. Bu soruya karşılık başta John Mearsheimer, Kenneth Waltz ve Christopher Layne gibi bazı teorisyenler, dengelemenin kaçınılmaz olduğunu, er ya da geç geleceğini ve ‘biraz sabretmemiz gerektiğini’ iddia ettiler. Bu dengelemenin yokluğunu açıklayan diğer yaklaşımlar şunlar oldu: 1) Bazıları dünya kapitalizminin ulaştığı seviyenin kapitalist ülkeler arasında ‘eski moda’ bir güç politikasını imkansızlaştırmasa da çok zorlaştırdığını savundular. 2) Başka bir bakış açısına göre ise Batı ile İslam ya da Çin (ya da ikisi ile birden) bir çatışma yaşanacağı için önde gelen Batılı devletler aralarında bazı anlaşmazlıklar yaşansa da son tahlilde stratejik düzeyde birlikteliklerini koruyacaklardı. 3) Bazı teorisyenler güç dengelemesi (balance of power) politikasının tarihteki sözde örneklerinin abartıldığını ve aslında 19. yüzyılda bile bu dinamiklerin sanıldığı kadar net ve otomatik olmadığını ve araya coğrafi, kültürel ve psikolojik faktörlerin girebildiğini iddia ettiler. 4) Josef Joffe gibi bazı yorumcular ise ABD’ye dengeleme amaçlı bir koalisyonun oluşmamasını ABD’nin diğer büyük güçlerin çıkar ve güvenliğini tehdit etmeyen, ‘uslu’ ve temkinli bir güç olmasına bağladılar. Başka bir bakış açısına göre ise Soğuk Savaş dünya tarihi için ciddi bir anomali idi. Bu dönemde güç dengelemesi teorilerine aykırı olarak en güçlü devlet ikinci dışındaki bütün diğer güçlü ülkeleri kendi şemsiyesi altında toplamıştı. Bu arada ABD Soğuk Savaş’ta öyle çok güçlenmiş ve diğerleriyle arayı öyle açmıştır ki, artık toplu olarak bile dengelenemez bir hale geldi. ABD, Soğuk Savaş’ın ittifak içi dinamikleri sonucunda müttefiklerini kendine önemli ölçüde bağımlı hale getirmiştir. Bunlara ek olarak ABD teknoloji, globalleşme, ‘soft power’ ve askeri gücü sayesinde daha önceki hegemonlara nasip olmayan derinlik ve coğrafi ölçekte bir kontrol sağlamıştır. Soğuk Savaşı’ın bitmesi ile ABD ile diğer ülkelerin tek tek ve hatta beraber güçleri arasındaki fark iyice ortaya çıktı. Herkesi gözleyen, her şeyden haberdar olan, kendine karşı oluşabilecek oluşumları daha doğmadan torpilleyebilecek ‘antenleri’, zamanı, coğrafi hinterlandı, yerel müttefikleri, bürokratik-stratejik-enformatik-askeri akli gücü olan ABD, ‘erişilmez,’‘engellenemez’, ‘nev-i şahsına münhasır,’ diğer ‘ölümlü devletler’den farklı ve onların tabii olduğu kurallara uymayan ve uymak zorunda da olmayan bir güç gibi görünmeye başladı. 90’lı yıllarda bu durumun devamına ve gelişmesine 1) Avrupa Birliği’nin neredeyse tamamen kendi entegrasyonu ile meşgul olması, 2) Çin’in büyük ölçüde dış ticaret, yabancı sermaye ve yabancı teknoloji transferine bağlı olduğu bir gelişme döneminde olması ve kendini önemli ölçüde ABD’ye bağımlı hissetmesi ve kendini onunla boy ölçüştürmeye hazır hissetmemesi, 3) Rusya’nın çöküşün şoku ve sersemliğini henüz üzerinden atamaması, ve 4) Clinton’un ABD’nin gücünü ve ‘sert yumruğunu kadife eldiven içinde’ gizleyen yumuşak tarzı da yardımcı olmuştur. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Perşembe, Mart 13, 2003
G-ABD 13 Mart Amerika’ya Direniş ve Bilardo Amerikan yönetimi göründüğü kadarıyla ‘işi eline yüzüne bulaştırdı.’ Halbuki Washington Türkiye’nin istek ve duyarlılıklarına daha hassas olsa idi bugün savaş çoktan başlayıp bitmiş olabilir ve hatta bu savaş için gerekli olduğu düşünülen yeni bir BM kararı bile alınmış olabilirdi. İleride bu krizin tarihi yazıldığında, Washington’un Türkiye’ye yönelik politikasının, belki savaşı engellediği değil ama, ABD’ye diplomatik faturasının bu derece artmasının en büyük nedeni olduğu yazılabilir. Washington Türkiye ile bu kadar vakit kaybetmese ve sonunda geçici de olsa bir ‘hayır’ almasa, ABD’ye yönelik direnişin esas çekirdeğini oluşturan Fransız-Alman miğveri ve onun etrafındaki halka muhtemelen bu ölçüde serpilip gelişemezdi. Amerika’ya direnmek isteyen bir çok ülke ve halk vardı belki ama kimse bunu tek başına yapmak istemiyor ve Washington’un ‘hışmın uğramaktan’ korkuyordu. Türkiye, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, belki farklı ama ciddi nedenlerle, Washington’a direnebildiler. Amerika’yı dengelemeye yönelik koalisyon şu an bile hala daha çok ‘embriyonik’ bir seviyede ve hala parçalanmaya müsait olsa da, Washington’un hatalarının arkası gelirse bu direnişin daha da artması ve kemikleşmesi beklenebilir. Tarihin akışında büyük fikirler, liderler, önüne geçilmez akımlar kadar beklenmeyen 'kaza' ve tesadüflerin de etkili olduğuna bir kez daha şahit oluyor olabiliriz. Bu krizden, giderek daha çok insanın düşündüğü gibi yeni bir global bloklaşma ve uluslararası düzen çıkarsa, bunda Schroeder’i iktidarda tutan Almanya’daki sellerin ve Amerikan basınında yayınlanan Türkiye’yi inciten türdeki birkaç karikatürün de önemli etkisi olduğunu düşünmek gerekebilir. Dünya siyaseti Soğuk Savaş’ta pinpon, 90’lı yıllarda Washington’un tek başına oynadığı squashe benzerken, günümüzde ise yavaş yavaş çok oyunculu ve çok toplu bir bilardo oyununa benzeme işaretleri gösteriyor. Bu süreç henüz geri çevrilemez değildir, ancak olayların yönü bundan sadece birkaç ay önce bile düşünülemeyecek kadar hızlı ve açıktır. ABD ile Avrupa arasında tercih yapmak durumuna itilen ve tercihleri çok önemli üç ülke Rusya, İngiltere ve Türkiye’dir. Bu üç ülke tarihi, coğrafi ve stratejik nedenlerle iki tarafa da meyledebilirler. İngiltere’nin bile ilelebet Amerika’nın sadık müttefiği olarak kalacağı o kadar kesin değildir. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in geçen gün İngiltere’nin harekata katılmayabileceğini açıklaması çok önemlidir. ABD’nin harekatı İngiltere’siz yapmasının hem savaşın genel gidişatı ve hem de Türkiye’nin oynayacağı rol üzerinde çok ciddi etkisi olacaktır. Eğer ABD yanına İngiltere’yi bile alamazsa Türkiye’nin bu harekata daha önce düşünülen türden bir katkı yapması çok zor olacaktır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Pazartesi, Mart 10, 2003
G-ABD 10 Mart ABD Ne Yaptığını Düşünüyor Modern dünya tarihinde hegemon devletler genelde muhafazakar olmuşlar ve kendi kurdukları veya yönetimini devraldıkları uluslararası sistemin devamını tercih etmişler ve onda ciddi değişiklilerin olmasına karşı çıkmışlardır. Halbuki bugün ABD geçmişteki bu pratikten çok farklı bir çizgi izlemektedir. Günümüzde temelini büyük ölçüde Washington’un attığı kurum, norm, alışkanlık ve refleksler bizzat ABD tarafından yıpratılmaktadır. ABD bugün elinde olandan ve dolaylı olarak kontrol ettiğinden daha fazlasını, ‘hepsini’ ister görünmektedir. Washington’un ne yaptığını düşündüğünü anlamak için birbirini tamamen de dışlamayan şu spekülasyonlar yapılabilir: 1) ABD henüz gücünün zirvesine ulaşmadığını düşünmektedir. Daha fethedilecek ülkeler, hakim olunacak doğal kaynaklar ve pazarlar; disiplin altına alınacak ve Amerikan iradesinin dikte ettirileceği müttefikler; sindirilecek rakipler; mağlup edilecek düşmanlar; rehabilite edilecek başarısız devletler; Amerikan değer, mal, silah ve kültürünün ihraç edileceği ülke ve bölgeler tükenmiş değildir. Daha yapılacak çok iş, kazanılacak çok zafer ve mağlup ettirilecek çok düşman ve üstesinden gelinecek çok problem vardır. Ancak savaş sonrası dönemde Washington’un kendi eliyle kurduğu ve ona yarım yüzyılı aşkın hizmet eden sistem artık ABD’nin amaçlarını gerçekleştirmesini engellemekte ona ‘bir boy küçük gelmektedir.’ O nedenle BM, uluslararası hukuk, devlet egemenliğinin kutsallığı ve transatlantik ittifakı gibi modası geçmiş kavram ve kurumların oluşturduğu bu klostrofobik dünyadan kurtulmak gerekmektedir. 2) ABD şu an gücünün zirvesinde olduğunun bilincindedir ve özellikle bu nedenle ‘sözünü en çok geçirebileceği’ ve gerçekleri en çok yaratabileceği şu anda dünyaya kendi uzun dönemli çıkarlarıyla en uyumlu olduğunu düşündüğü yeni ve kalıcı bir şekil vermek istemektedir. Şu anki ‘tek-kutupluluk anı’ yakında sona erebilir ve ABD, örneğin Irak’a beş yıl sonra müdahale etmek istediğinde şimdi olduğundan da geniş, güçlü ve organize bir global direnişle karşılaşabilir. Bu nedenle ABD ‘elini çabuk tutmalı’ ve dünya tam ‘uyanmadan’ ve kendine karşı birleşmeden, ‘çeşmenin başını’ ele geçirmeli ve ‘Üsküdar’a geçmelidir’. 3) Ya da ABD sadece gerçekten ifade ettiği gibi terör, kitle imha silahları, Amerikan aleyhtarlığı ve totaliter rejimlerin bir araya geldiğinde Amerika’nın güvenliği için tahammül edilmez bir tehlike oluşturduğunu düşünmekte ve bunu önlemenin tek yolunun mutlak kontrol olduğuna inanmaktadır. 11 Eylül başta Bush yönetimi olmak üzere ABD’de bir çok kişiye Orta Doğu’daki statükonun devam ettirilemez olduğuna, kendi haline bırakılırsa durumun sadece daha kötüye gideceğine ve bu durumu tersine çevirmek için cesur, belki riskli ve büyük bir plana ve stratejik bir vizyona ihtiyaç olduğuna inandırmıştır. Bunun için de olayların kalbine keskin ve şiddetli bir darbe vurmak gerekmektedir. Amerikan şahinleri, her ne kadar yüksek sesle ifade etmeseler de, bu ‘proje’nin risklerinin farkında olmalılar. Ancak kendilerini eleştiren ve karşı çıkanların aksine ‘başka yol olmadığına,’ diğer ‘küçük çözüm yollarının’ denendiğine, başarılı olmadığının görüldüğüne ve artık yeni bir şey denemek gerektiğine ve Amerika'ayı tehdit eden tehditleri kontrol etmek için ‘yarın çok geç olabileceğine’ inanmaktadırlar. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Cuma, Mart 07, 2003
G- ABD 7 Mart Türk-Amerikan İlişkileri Üzerine Spekülasyonlar Türkiye, Irak harekatında Washington ile ne kadar uyumlu bir politika izlerse izlesin bu krizden sonra Türk-Amerikan ilişkileri artık ne eskisi gibi, ne de bir çoklarının mevcut durumda olduğunu zannettikleri kadar yakın, sıcak ve derin olacaktır. Türk-Amerikan ilişkileri elbette tamamen sona ermeyecektir ama önemli ölçüde şekil değiştirebilir. Bunun yapısal ve konjonktürel nedenleri şunlar olabilir: 1) Tersi değerlendirmelere rağmen ABD’nin Irak harekatından sonra Türkiye’ye olan ihtiyacı ciddi ölçüde azalacaktır. 2) Irak pazarlığı Amerikalıların ‘ağzında acı bir tat bırakacak’tır. Bu nedenle Türkiye’yi açıkça olmasa da dolaylı olarak cezalandırmak ya da şimdiye kadar yaptıklarını düşündüklerinin aksine ‘ödüllendirmemek’ ve ‘kayırmamak’ isteyeceklerdir. 3) ABD, K.Irak’taki Kürt gruplar ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık ve hatta çatışmalarda Türkiye’yi tatmin edecek bir tavır içinde olamayacak ve bu durum Türkiye’de ciddi hayal kırıklığına neden olacaktır. 4) Türk kamuoyunda genel dünya kamuoyu ile paralel olarak artan Amerikan aleyhtarı duygular Türk hükümetlerinin politikalarını önemli ölçüde sınırlayacak ve etkileyecektir. 5) Sancılı, uzun ve ‘iki adım ileri, bir adım geri’ bir süreç olsa ve orta ve uzun vadede sukut-u hayalle sonuçlanma ihtimali yüksek olsa da Türkiye dış politikasında belki yavaş ama net bir şekilde AB’ye doğru meyledebilecektir. 6) Türk ordusunda ABD’nin niyetlerine ve güvenilirliğine yönelik daha önceki dönemlerden daha yüksek derecede şüpheler bulunmaktadır. 7) Önümüzdeki dönemde Türk dış ve güvenlik politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasında askeri kanadın ağırlığı azalacaktır. 8) Türk dış politikasında komşularla ticaret gibi ekonomik faktörlerin önemi artacaktır. 9) Orta vadede Türk ekonomisinin IMF ile bağı zayıflayabilecek bu da Ankara'yı Washington'un beklentileri dışında davranmakta daha rahat kılabilecektir. Yukarıdaki faktörlerin bazılarının önüne geçmek mümkün değildir. Bazıları Türkiye için zaten ‘hayırlı’ gelişmelerdir. Ancak yukarıdaki faktörler ve gelişmeler kendi haline bırakılırsa ilişkinin geleceği hakkında iyimser olmak güçleşecektir. Ancak ilişkinin zayıflaması ve bozulması bir kader olarak da görülmemelidir. Ancak ilişkinin kurtarılması ve gelecekte karşılaşabileceği komplikasyonların önüne geçmek ya da bunları azaltmak için ciddi ve bilinçli bazı adımlar atılması gerekmektedir. Bu adımlar en genel anlamıyla şunlar olabilir: 1) Daha düzenli ve derin bir danışma mekanizması teşkil edilmesi. 2) Ülkelerin birbirlerinden beklentilerinin daha açık şekilde ortaya konması. 3) İlişkinin ekonomik ve siyasi ayaklarının askeri ayağına yakın bir düzeye yükseltilmesi. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Perşembe, Mart 06, 2003
G- ABD 6 Mart ‘A Planı’ Türkiye lehine değişmelidir Birinci tezkere niye reddedildi? Tezkerenin reddi bir hata mıydı yoksa anlaşılır çekince ve endişelere mi dayanıyordu? Yoksa aslında birinci tezkerenin geçmesi gerekiyordu da milletvekillerine yeterince anlatılamadı mı? Türkiye yeni ‘bir şeyler almadan’ tezkereyi tekrar Meclis’e götürmemelidir. Aksi halde haklı olarak niye ilkinin kabul edilmediği sorusu ile karşılaşılacaktır. Buna cevap olarak ‘Paket değişmedi ama şartlar değişti’ denebilir. Ama değişenin Genelkurmayın ‘oyunun rengini belli etmesi’nden fazlası olması gerekir. Çünkü aksi halde ‘aslında birinci tezkere de geçmeliydi ama Genelkurmay sesini Meclis’e duyuramadı. Yani aslında ABD’nin bir eksik ya da kusuru yoktu’ yorumu yapılabilir ki bu doğru değildir. Birinci pakette Türkiye’nin K. Irak’ta askeri anlamda yapacakları konusundaki sınırlar ve Türkmenlerin pozisyonu ne ölçüde tatminkardır? ABD’nin Musul ve Kerkük konusunda verdiği garantiler ne derecede güvenilirdir? Eski pakette sınırdan sadece 20-30 km girmemize izin verilmesi Türkiye’nin güvenlik endişeleri açısından yeterli miydi? ABD'nin, paketin ekonomik ayağında hasis, siyasi ayağında netlikten uzak, tarzında kusurlu olması Meclis’in oyunda etkili olmuştur. Bu noktalarda değişiklik gözlenmeden tezkere tekrar oylanır ve kabul edilirse bu doğru olmayacaktır. Paketin değişmesi gerektiği Washington’a iletilmeli ve bu değişikliklerin hangi konularda ne boyut ve şekilde olması gerektiği konusunda şimdiden çalışma yapılmalıdır. ABD’den yeni ne istemeliyiz? Türkiye ABD’den ek olarak ne istediği konusunda net olmalıdır. ABD’den ek olarak istenebilecekler aşağıdakiler arasından seçilebilir: Ekonomik paketin belki rakamların da değil ama şartlarında değişiklik, Türkmenlerin kurucu unsur olarak kabul edilmesi, Türkmenlerin İstişare Konseyi’ne alınması, ticari ayrıcalıklar, savaş sonrası dönemde Irak ticaretinde öncelikler, ‘Kürtlerin kulağının çekilmesi,’ Kürt grupların silahlanması ve silahsızlanması konularının daha netleşmesi, ABD yönetiminin önde gelen isimlerinin Türkiye’nin ‘para delisi’ bir ülke olmadığının Amerikan kamuoyuna belirtilmesi. Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda Başkan Bush’un bizzat ve belki de birden kez bağlayıcı ve net açıklamalar yapması şart koşulabilir. Amerikalılar bu istekten rahatsız olabilirler ancak Türkiye’nin işbirliği için şart olduğu sonucuna varırlarsa kabul edebilirler. Türk ordusu ABD ile anlaşmadan Irak’a girme konusunda isteksiz görünmektedir. Türkiye’nin K. Irak’a sınırlı ya da kapsamlı şekilde girmesi ve orada kalması için yeni bir tezkereye, uluslararası meşruiyete, ABD’nin onayına ihtiyaç var mıdır? Türkiye’nin, ABD ile 1) hiç anlaşmadan, 2) sınırlı işbirliği yaparak (İncirlik, hava sahası vs) 3) halihazırda anlaşıldığı söylenen paket gibi zoraki ama Türk tarafını tam tatmin etmeyen bir anlaşma ile, 4) tam ve net anlaşarak Irak’a girmesi ihtimallerinin sonuçları neler olabilir? ABD tezkere eski tezkere tekrar gündeme gelmez veya gelir de geçmez ise İncirlik üssünün kullanımı, asker değil ama silah ve teçhizatın Türkiye üzerinden K. Irak'a nakli ve Türk hava sahasını kullanarak Gürcistan ve Bulgaristan gibi ülkeler üzerinden silah ve asker sevkiyatı talebinde bulunabilir. Türkiye ‘işlerin bu noktaya gelmesine’ izin vermeli midir? Bu tür bir taleple karşılaşırsak ne cevap vereceğiz? Evet demek için şartlarımız ne olacaktır? Bu tür 'yarım' bir işbirliği muhtemelen Türkiye'nin çıkarlarına olmayacaktır. Sadece ABD'nin işini zorlaştırmış olmakla kalınmamalıdır. Amacımız ABD ile tam anlaşma olmalı ancak bunun karşılığında ilk pakette yetersiz olan noktalar geliştirilmelidir. Türkiye’siz harekatın ABD açısından problemleri siyasi, askeri ve ekonomiktir. Siyasi anlamda Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmaması ABD’ye yönelik global direniş isteğini güçlendirecek bir faktör olacaktır. En yakın ve sadık müttefiğini bile ikna edemeyen ABD’nin davasının inanırlılığı azalacaktır. ABD ile haliz hazırda işbirliği yapan ya da bu yola tevessül edebilecek Arap ve Müslüman devletler kendi halkları karşısında daha da zor durumda kalabilecektir. Bir diğer siyasi problem Türkiye’siz bir harekatta gerçek anlamda ya da görünürde daha büyük rol oynayabilecek Kürtler dahil Iraklı muhalif gruplar savaştan sonra ABD’nin ‘ayağına dolaşabileceklerdir.’ Halbuki Türkiye’nin ABD’den savaş sonrası dönemle ilgili talepleri daha mütevazi ve kabul edilebilir düzeydedir. Türkiye’nin savaş sonrası dönemde Irak’a ilişkin talepleri belki de yanlış bir şekilde hep ‘negatif taleplerdir.’ Türkiye’nin Iraklı muhalif bazı gruplardan farklı olarak Irak’ı yönetme gibi bir derdi, isteği veya ihtirası yoktur. Ekonomik anlamda Türkiye’nin hiç işbirliği yapmadığı bir harekatın maliyetinin on milyarlarca dolar daha maliyetli olacağı iddia edilebilir. Göründüğü kadarıyla Türkiye ile işbirliği yapmak fizıbl ve karlıdır. Askeri anlamda, Türkiye’nin destek verdiği bir Kuzey cephesi olmazsa Irak kuzeydeki kuvvetlerini de Bağdat’a çekebilir ki bu asıl savaşın olacağı bu cephedeki çarpışmaları daha da uzun ve kanlı yapabilir. Ayrıca, Türkiye’siz bir Kuzey cephesi çok daha hafif birliklerden oluşacak ve daha önce planlananın aksine hava ve kara gücünün aynı anda koordineli kullanılması ihtimalini azaltacaktır. Böyle hafif bir birlik savaş alanına sürülmeden havadan belli bir süre ‘dövülmek zorunda kalınacaktır.’Türkiye’siz bir harekatı şu an başlatmak mümkün olsa bile Amerikan yönetimi bunun beraberinde getireceği riskleri Türkiye’den kesin ve nihai bir ‘hayır’ cevabı almadan üstlenmek istemeyecektir. Ayrıca Türkiye’siz bir harekatta Kürt unsurlara Amerika’nın normalde tercih edeceğinden daha fazla rol verilmek zorunda kalınacaktır ki Washington bu konuda da çok istekli değildir. Bu gruplar Amerika’nın işini daha da güçleştirebilirler. Çok hızlı ve şiddetli geçeceği tahmin edilen harekatta Amerika’nın ‘ayağına dolanabilirler.’ Amerikalılar, disiplinden kolaylıkla uzaklaşabileceğinden endişelenecekleri bu grupların yağmalama, intikam cinayetleri, ırza geçme olaylarına karışarak harekatın ahlaki ayağını zorlaştırabileceğinden ve Sünni Arapların direnç güçlerini arttıracağını düşünebilirler.Kısacası, yukarıdaki ve başka bazı nedenlerle Washington’un Türkiye’siz Kuzey cephesi planları daha güçsüz, etkisiz, masraflı, riskli ve uzun bir savaş anlamına gelecektir. Bugün yaşanan Irak krizi şimdi değil de örneğin beş sene sonra yaşasa idi K. Irak’lı Kürtleri Bağdat’a bağlanmaya ikna etmek ABD baskısı ile dahi mümkün olmayabilirdi. Aradaki dönemde Kürtler Türkiye’de bir çok kişinin eleştirmekte çok acele ettiği bazı uygulamalara rağmen idari ve ekonomik anlamda önemli mesafe kaydetmişlerdir. Bu dönem biraz daha uzasa askeri ve psikolojik anlamda da geri dönülemez bir düzeye gelebilirlerdi.Bu nedenle bugünkü Irak krizi aslında Iraklı Kürtleri Irak’ın bir parçası olarak yaşamaya ikna etmek için bir fırsat arz etmektedir. Bağımsızlığı isteyen Kürtler için 2003 krizi aslında bir ‘erken doğum’ olarak kabul edilebilir. Ancak erken doğan bebeklerin de yaşamaya devam ettikleri gibi bu kriz de bir Kürt devletinin kurulması için en iyi zaman değilse de bazı şartlarda hala onu mümkün kılabilir. ABD Orta Doğu’ya özellikle Kürt devleti kurmak için geliyor değildir. Ama olaylar o yöne gittiğinde bu seçeneğe meyletmeyeceğinden emin olamayız. Kürt devleti olacaksa bile bu hemen gerçekleşecek değildir. Ancak Türkiye’nin bu krizde alacağı kararlar belki 5-10 sene sonra gerçekleşebilecek bu ihtimalin şeklini, zamanını ve olup olmayacağını belirleyebilir. Türkiye K. Iraktaki olumsuz gelişmeleri önlemek amacıyla İran ve Suriye ile ortak bir tavır gerçekleştirebilir mi? Bunun için ülkeler arasında çıkar birliği ya da benzerliği, ortak algılama, karşılıklı asgari güven ve kurumsal esneklik ve beceri birikimi var mıdır? Bu tür platformun oluşması için gerekli şartlar ve Türkiye’nin atması gereken adımlar nelerdir?. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Salı, Mart 04, 2003
G- ABD 4 Mart İncirlik’e Dikkat Tezkerenin ertelenmesi 1) Türk demokrasisinin kendine güvenini, 2) dış dünyada ve özellikle Avrupa’daki prestijini arttırmış, 3) ABD’nin Türkiye ile müzakere ederken tarzına çeki-düzen vermesinin gereğini ve dikkat etmesi gereken hassasiyetleri ortaya koymuş, 4) Ankara’ya sunulan paketin geliştirilmesi için bir imkan yaratmıştır. Ancak tezkerenin ertelenmesi önemli bazı riskleri de beraberinde getirmiştir. Bu noktada Türk hükümeti kendini bağlamadan Washington’a Siirt seçimleri sonrası tezkerenin tekrar gündeme gelebileceğini hissettirmelidir. Böylelikle ABD, Türkiye üzerinden Kuzey cephesi açma umudunu tamamen kaybetmeden başka yollara geçmekte isteksiz olacaktır. Önümüzdeki günlerde Amerikan yönetimi Türk kamuoyunu yumuşatacak bazı açıklamalar ve girişimlerde bulunarak, belki anlaşılan pakette Türkiye lehine bazı değişmelerde bulunarak Hükümeti tezkereyi tekrar Meclis’e götürmeye teşvik edebilir. Ayrıca Türk ordusu, hem Amerikan baskısı hem de Kuzey Irak’ta bir harekata girişmek için şart olarak gördükleri Amerika’nın onayını sağlamak amacı ile Hükümete baskı yapabilir. Bunların sonucunda tezkerenin, Siirt seçiminden sonra, belki bazı değişikliklerle, tekrar gündeme gelmesi çok yüksek bir olasılıktır. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise İncirlik, Türkiye’nin elinde ABD ile pazarlıkta hala önemli bir kozu olarak kalmaya devam edecektir. Amerikan yönetimi önümüzdeki günlerde ‘askerlerin Türkiye’de konuşlanmasına izin vermediniz, o halde hiç değilse İncirlik’in kullanımı konusunda sorun yaratmayın, yoksa ilişkilerimiz bu sefer gerçekten ciddi şekilde bozulur’ şeklinde bir yaklaşım içinde olacaktır. İncirlik’in Irak harekatında kullanılması konusunda Hükümetin Meclis’ten yetki almaya ihtiyacı var mıdır? Türkiye, İncirlik’in kullanımı ve belki de Amerikan silah, teçhizat ve mühimmatının Irak’a Türkiye üzerinden geçmesi karşılığında daha önce anlaşılan paketteki şartlardaki getirilerde ısrar etmelidir.Bu arada Türkiye, Irak’a yapabileceği muhtemel askeri harekatın diplomatik hazırlığına şimdiden başlamalıdır. Bunun için ikili görüşmeler dışında Arap, İran ve Batı kamuoyuna yönelik büyük çaplı ve koordineli bir kamu diplomasisine şimdiden başlamalıdır. Bu atağın en önemli ayaklarını Türkiye’nin ‘bir karış Arap toprağında gözü olmadığı’ ve amacının Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması olduğu mesajı oluşturmalıdır. Türk diplomasisi, Arap devletlerine olduğu kadar Arap caddesine de bu mesajları değişik kanallardan, tekrar tekrar ve değişik yöntemlerle vermelidir. Bu amaçla Türk devleti yöneticileri El Cezire gibi yayın organlarına iyi hazırlık yapılmış mülakatlar vermelidir. Türkiye’nin Irak krizinde sergilediği politikalarla son dönemde Arap kamuoyunda belli bir sempati kazandığı tahmin edilebilir. Bu sempati daha da geliştirilerek K. Irak’taki muhtemel harekatın yaratabileceği şüpheleri dağıtmakta kullanılmalıdır. Geçtiğimiz hafta sonu Amerika’nın Irak harekatını engelleyecek değilse bile geciktirebilecek, zorlaştırabilecek ve askeri ve diplomatik maliyetini arttırabilecek gelişmeler yaşandı. Türk Meclisi’nin tezkereyi reddetmesine ek olarak, Avrupa devletlerinin harekata muhalefetlerinin düzeyi ve Rusya’nın bu pozisyona belli derece yaklaşması ile genişliği arttı. Bunlara ek olarak Arap Birliği zirvesinden, belki tek başına fazla bir değeri olmayan ama diğer gelişmelerle birleşince bir değer kazanan, Irak’ta askeri güç kullanılmasını reddeden bir karar çıktı. Bunlara Irak’ın El-Samud füzelerini imha etmeyi kabul etmesi ve buna başlaması da eklenince ABD’nin işinin diplomatik olarak biraz daha güçleştiği öne sürülebilir. Hafta sonu İngiliz basınına yansıyan ABD’nin BM Güvenlik Konseyi üyeleri üzerinde casusluk yaptığı haberlerinin de bu ülkelerin ABD’nin istediği şekilde oy vermesini bir parça azaltabileceği de iddia edilebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) Pazar, Mart 02, 2003
TurcoPundit - ABD dış politikası, iç siyaseti ve Türk Amerikan ilişkileri üzerine notlar ve yorumlar - http://ajp1914.blogspot.com G- ABD 2 Mart Tezkere'nin Kabul Edilmemesi Meclis’in tezkereyi reddetmesi bütün risklerine rağmen ve bu risklerin doğru yönetilmesi şartıyla olumlu olarak kabul edilebilir. ABD’nin taleplerini Hükümet’in reddetmesindense Meclis’in reddetmesi daha olumludur. ABD ile işbirliğini reddeden Meclis değil de Hükümetin direk kendi olsa ABD’nin Türkiye’yi cezalandırma güdüsü daha güçlü olabilirdi. Meclis’in reddini, Türk dış ve güvenlik politikası ve ekonomisi için yarattığı yeni komplikasyonları da gözardı edilemese de, Türk demokrasisinin güçlenmesi açısından bir ilerleme olarak kabul eden yorumlar isabetlidir. Mevcut Amerikan yönetimi zaman zaman rasyonellikten çok uzaklara savrulabildiğini gösterse de, eğer Türk demokrasisini aldığı bu karardan sonra açıkça cezalandırmaya kalkarsa, şu soru ile karşı karşıya kalabileceğini bilecektir: ‘Orta Doğu’ya demokrasi getirmek istemiyordun? Al işte tek demokratik Müslüman ülkenin serbest seçimlerle gelmiş Meclis’i senin taleplerini reddediyor. Bununla yaşamayı öğren.’ Türk kamuoyunda henüz tartışılmayan ama önümüzdeki haftaların önemli konusu olmaya aday sorusu Ankara’nın İncirlik’in kullanımını da engellemeye cesaret edip etmeyeceğidir. Meclis’te tezkerenin reddedilmesi İncirlik’in kullanımını nasıl etkileyecektir? ABD, Meclis’ten tezkerenin tekrar geçmeyeceğine ikna olursa sadece İncirlik’in kullanımı, hava sahasının kullanımı, asker değil ama silah, teçhizat ve mühimmatın Türk topraklarından K. Irak’a geçmesine izin verilmesi şıkkına razı olabilir. Bu noktada Türk hükümeti bu ihtimal karşılığında da ABD’den istediklerinde ısrar etmelidir. Tezkerenin reddedilmesinin doğru nedeni savaşa prensip olarak karşı olmak veya yeni bir BM kararında ısrar etmek değil ABD’nin Türkiye’ye askeri ve siyasi anlamda sunduklarının içerik ve garanti açısından yetersiz oluşu olmalıdır. Pazartesi piyasaların tezkerenin reddedilmesine vereceği tepki Hükümetin önümüzdeki hafta alacağı kararda etkili olacaktır. Bu noktada Amerikan yönetimi Türkiye’deki piyasaları direk ya da dolaylı olarak etkileme yoluna gidebilir. Hükümet tezkereyi tekrar Meclis’e getirir mi? Getirirse geçirebilir mi? Arada, Amerikan ekonomik ve siyasi paketinde Türkiye lehine değişiklik olur mu? Tezkere buna rağmen geçmezse Hükümetin durumu bu sefer gerçekten sıkıntıya uğrayabilir. Amerikalılar pakette değişiklik yapmayı reddederse Hükümet tezkereyi tekrar zorlamamalıdır. Hükümet ABD’ye anlaşmanın bu haliyle Meclis’i tatmin etmediğini ve geliştirilmesi gerektiğini bildirmelidir. ABD, önümüzdeki hafta ‘B Planı’nı uygulamaya başladığına dair işaretler vererek Türkiye’yi yola getirmeyi deneyebilir. Tezkerenin geçmemesinin red oyu veren AKP’lilerin önemli bir kısmı için de sürpriz olduğu düşünülebilir. Bu AKP’liler oylamadan önce tezkerenin geçmesinin kendi oylarına bağlı olduğunu bilselerdi istemeden de olsa olumlu oy kullanabilirlerdi. Bir çok AKP’li ‘nasıl olsa tezkere geçecek, hiç değilse ben vicdanımın sesini dinleyip doğru oyu kullanayım’ şeklinde düşünmüş olabilir. Bu arada, AB’nin bu fırsatı kullanması ihtimali oldukça düşük olsa da, Meclis’in kararı Avrupa’ya Türkiye’ye bazı havuçlar sunması yeni bir zaman vermiş olmaktadır. Türkiye, ABD ile anlaşamazsa K. Irak’ta manevra alanı ne ölçüde azalır? Mevcut anlaşmada da Türk ordusu K. Irak’ta sadece sembolik ve sınırlı bir giriş yapacaktı. Göçü önden karşılama amaçlı sınırın içine doğru 20-30 km. lik bu tür bir harekat ABD ile tam bir anlaşma olmadan da gerçekleşebilir. Ancak esas sorun K. Iraklı Kürt grupların Musul-Kerkük bölgesine gerek silahlı gerekse büyük çaplı sivil unsurlarla işgalinden kaynaklanacaktır. Kürt grupların son günlerde yüksek sesle dile getirmekten kaçınmadıkları Türkiye aleyhtarı söylemleri önümüzdeki dönemde giderek daha çok duyacağımız bir tonun habercisidir. ABD, savaştan sonra Irak’ın sorumluluğunu 1) tek başına mı üstlenecek, 2) Irak muhalefetini hemen olmasa da çok uzun olmayan bir süre sonra yönetime dahil mi edecek, 3) Zaten beraber hareket ettiği İngiltere’ye ek olarak diğer önde gelen devletlerle, Türkiye ve İran gibi önemli bölge devletleri ile sorumluluğu ve ‘ganimetleri’ paylaşacak mı? 4) Yoksa Irak’ın ekonomik, sosyal ve siyasi yeniden inşası esas olarak BM gibi uluslararası kurumların şemsiyesi altında mı gerçekleşecek? Muhtemelen savaş sonrası gelişmeler muhtemelen yukarıdaki dört şıktan da unsurlar içerecektir. Ancak Amerika’nın ilk tercihi sorumluluğu ve kontrolü kendi olacaktır ancak bu süreç genelde umulandan daha zorlu, uzun ve maliyetli sürecek gibi görünürse ABD sürecin risklerini paylaşmaya meyledebilir. Özelikle Irak’ın içinde ve dışında Amerikan hedeflerine yönelik Washington’u Irak’tan çekilmeye zorlama amaçlı büyük çaplı terör eylemleri Amerikan yönetimini planlarını gözden geçirmeye zorlayabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı) |