TurcoPundit

US foreign policy and Turkish-American relations
ajp1914@yahoo.com
Home
Foreign Press Review
Şanlı Bahadır Koç

This page is powered by Blogger. Isn't yours?
Salı, Mart 02, 2004
 
TurcoPundit sitesi yayına http://turcopundit.blogspot.com adresinde devam etmektedir.


It never rains

Avare yalnızlığı

Dolaşıyor ortalıkta öyle

Bakınıyor bir yandan da

Tanrının oraya buraya fırlattığı

O rengi olmayan hakikate

Kayaların kuytularında ve ağaç kovuklarında

Sonra nesne arayan bir belaya rastlıyor:

Aşk diyor ona

Bu çürümüş alevi içiyor

Ve habire geğiriyor bir yandan da.

Kibri dert yanıyor bana kısık sesle

`Gitti, kaybettik onu' diye


Sanata kiralıyor kendini ikna etmeyen kahkahalarla

Oyalanıyor kurtarıcı görüntüleriyle

Bırakırken sadece ona helal zevkleri onun bunun insafına

Ayaz, gürültü ve gece eşlik ediyor

İlerlerken kuzeye

Bilmediği meridyenlerden

Çektikleri acıyı göstermeye gelenlere rastlıyor yolda

Ürküyor, dönmek istiyor, dönemiyor ama


Kılavuzu sandığı kader

Dediği dedik bir efendiye dönüşüyor birden

Kesip biçtiği şekiller ruhundan tükeniyor sonra

Bir zamanlar kendince çılgın bir hançerken hem de

Ve koşarken şeytanın ayak işlerine

Yorgun bencilliği sarhoş olup sızıyor bir köşede

Zekası deliriyor bilinci kırbaçlanırken

Olumlanmayan olasılıklarla zengin artık o

Bir mısra bile olmayan çirkin bir cümle

Hayalleri geldikleri yere donuyor- ah, neresi orası?

Gücü kovuğuna

Aşkı bağırsaklarına gömülürken

Bir sesten aç bir köpek havlıyor dışarıda

Kıyamete esir düşüyor sesi, kıs kıs gülüyor hayat, baştan çıkıyor bilgeliği

Sonsuzluk hep yeniyor onu, alay ediyor hem de.



 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 02 Mart 2004
Irak’taki Saldırılar Üzerine

Kerbela ve Bağdat’taki saldırıları planlayan ve gerçekleştirenlerin kim oldukları ve bu saldırıları niye yapmış olabilecekleri sorusu en azından şu safhada spekülatif olmaya mahkumdur. Eldeki verilerin azlığı ve muğlaklığı birbirinden farklı ve hatta birbirinin zıddı bir çok teoriye çıkış noktası olabilir. Saldırıların büyüklüğü, koordineli oluşu, gerçekleştiği yer ve zaman bunların izinin Şiilerin kollektif zihninde kolay kolay silinmeyeceklerini düşündürtmektedir. Muhtemeldir ki olayı düzenleyenler de bunun böyle olmasını istemişlerdir. Olayı planlayanların Irak’ta dini bir çatışma çıkmasını arzuladıkları düşünülebilir ki bu da “muhtemel şüpheli” listesini büyütmektedir. Eğer saldırıları Sünni direnişçiler ya da El Kaide benzeri örgütler Şiilerin ABD işgaline yeterince ciddi şekilde karşı koymadıkları ve hatta yer yer işbirliği yapmaktan kaçınmadıkları için düzenledilerse, bu saldırıların durumu onların istediği yönde değiştirmesi düşük bir ihtimaldir. Tam tersine, saldırılar, son dönemde siyasal anlamda ABD’ye zorluk çıkaran başta Sistani olmak üzere Şii lider ve gruplara Amerikan askeri varlığı, siyasi takvimi ve siyasi düzenlemelerine daha fazla karşı çıkmamaları gerektiğini düşündürtebilir.

Saldırıları düzenleyenlerin ille de rasyonel hesaplamalar ile hareket etmiş olmaları gerekmemektedir. Saldırılar bir yandan Şiilere kendilerini korumak için askeri anlamda daha ciddi önlemler almaları ve kapasite edinmeleri gerektiğini düşündürtecektir. Bugün olanlar Koalisyonun güvenlik konusundaki başarısızlığı, çaresizliği veya ilgisizliğini ortaya çıkmıştır. Ama öte yandan bugünkü olayların Şiileri ABD’ye yaklaştırması ya da en azından onları Washington’un canını sıkacak pozisyon almaktan alıkoyması yüksek bir ihtimaldir. Washington, Şiiler’e yüksek sesle olmasa bile, “bakın ben gidersem neyle baş başa kalacağınızı görün” diyebilecektir. Bu durumda Şiiler’in önümüzdeki ay netleşmesi beklenen Amerikan askeri kuvvetlerin statüsü konusunda şimdiye kadar olandan daha ılımlı bir tutum almaları ve hatta Washington’un 30 Haziran sonrasında yetkinin kime nasıl ve hangi şartlarda devredileceği konusunda bulacağı çözüme yüksek perdeden muhalefet etmemeleri beklenebilir. Bu çözümüm Yönetici Konsey’in genişletilmesi yönünde olması çok muhtemeldir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Mart 01, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 01 Mart 2004
Türkiye, Kürtler ve İsrail

Geçici Anayasa ile beraber Kürtler bazı taleplerini elde ettiler, bazılarını ise ertelemek zorunda kaldılar ama tamamen vazgeçtikleri veya kaybettikleri neredeyse hiçbir şey yoktur. Kürtler aradaki yaklaşık iki yılı “yerde” kendi lehlerine fiili durumlar yaratmak için harcama istek, fırsat ve yeteneğine sahiptirler. Yeni Irak’ın siyasi yapısında dinin boğucu ve dışlayıcı bir rolü olmaması ve kadınların en azından Saddam dönemindeki kazanımlarını korumaları gibi konular Türkiye için kendi başına önemli olduğu gibi, tersi yönde gelişmeler Iraklı Kürtlerin Irak’ın parçası olarak kalmaya ikna edilmelerini zorlaştıracağı için de önemlidir. Çok kullanılan hemen hiç netleştirilmeyen “Irak’ın geneline bakma” prensibi işte bu açıdan doğrudur: Irak’ın geri kalanında yaşananlar Kürtlerin bu Irak’ın parçası olarak kalıp kalmalarını etkileyecektir. Bu arada Kürtler bağımsızlık için kendi başlarına yeterince güçlü olmadıklarını kabul etmelidirler. Sınırları belli şekilde çizilmek kaydıyla bağımsızlığa ahlaki olarak hakları olabilir ama tek başlarına bunu sağlayabilecek ve sonra da koruyabilecek güçleri yoktur. ABD, İngiltere ve bir ölçüde Türkiye sayesinde bir tür egemenlik sağlamışlardır. Kürtlerin kendi güç ve çabalarının şu an sahip olur göründükleri egemenliğin kurulmasında en belirleyici faktör değildi. Halbuki Kürtler eğer Türkiye’nin endişelerini anlasalardı petrol gelirlerinin paylaşımı dahil bir çok konuda Türkiye’nin desteğini alabilirlerdi. Fakat Kürt liderler kendi yarattıkları Kürt milliyetçiliğinin “öteki”si olarak Türkiye’yi bellemeleri –ki burada Türk tarafının kusursuz olduğu söylenemese de- Türkiye’nin sonradan ihtiyaç duyabilecekleri ve kaybettiklerine üzülebilecekleri desteğini yitirmelerine neden olmuştur.

Bu arada geçen hafta Türk basınına yansıyan İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi’nin demecinin kişisel fikirler olmanın ötesinde İsrail’in Ankara’ya yarı-kapalı bir mesaj olması mümkündür. Yanılma ihtimali göze alınarak iddia edilebilir ki, İsrail, normal şartlarda bir Kürt devletine olumlu yaklaşabileceğini ve hatta bu yönde aktif çaba harcayabileceğini ama Türkiye’yi rahatsız edeceğini düşündüğü için -şimdilik- bu tür girişimlerden kaçındığı mesajını vermek ister gibidir. İsrail sanki şunu söylemektedir: Irak’ta Ankara’yı çok korkutan bir Kürt devleti kurulması için hem kendi başıma direk hem de Washington üzerinden aktif olarak çaba harcamam istenmiyorsa, AKP döneminde en azından hükümetler arası düzeyde bir tür duraklama yaşayan ilişkiler 90’lardaki canlılığını korumalıdır. İsrail, Türkiye’nin başta İran ve Suriye ile geliştirmeye başladığı ilişkileri yakından ama muhtemelen çok da paniklemeden izlemektedir. Ama AKP iktidara geldiğinden beri Şaron ve Dışişleri Bakanı Türkiye’ye gelmiş olmasına rağmen henüz Ankara’dan İsrail’e hiçbir üst düzey hükümet ziyaretinin gerçekleşmemesi İsrail’i rahatsız etmiyor olamaz. İsrail bu durum bir süre daha devam ederse durumun kemikleşmesinden endişe ediyor olabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Şubat 25, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız


Salı, Şubat 24, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 24 Şubat 2004
Büyük Ortadoğu – Irak’ta 30 Haziran Yaklaşırken

Türkiye Büyük Ortadoğu projesinin sadece tribünlere yönelik bir girişim olmaktan çıkıp, somut ve sonuçta bölgeyi daha güvenli, istikrarlı, özgür ve müreffeh bir yer hale gelmesini sağlayacak bir şekle bürünmesine kendi fikri ve siyasi katkısının ne olabileceği üzerinde düşünmelidir. Henüz nihai şeklini almadığı için etkilenmeye ve şekillendirilmeye açık olan bu süreçte Türkiye’nin girdisi sadece “eline tutuşturulan” metinler ya da okumasıyla Washington’u memnun edeceğini düşünülen “söylemlerle” sınırlı tutulmamalıdır. Türkiye’nin model, ilham kaynağı ya da lider olması “kendi sesi” ile konuştuğunda, “yerel” yönünü unutmadığını ve gerektiğinde ABD/Batı ile sıkı pazarlık yapma yeteneğine sahip olduğunu gösterdiğinde daha kolay olacaktır. Türkiye’nin AB sürecinde derinden yaşadığı, modernleşme ve demokratikleşmenin “bizden istendiğinden değil bizim için iyi olduğu için ve iyi olan şekilde” gerçekleştirilmesi gerektiği şeklinde özetlenen formülle bölge halkları uzun süre cebelleşmek zorunda kalacaktır. Bu kitlelerin değişimin salt objesi değil subjesi de olup olamayacakları bu değişimin başarısının en kritik faktörlerinden biri olacaktır. Türkiye’nin de yaşadığı bu coğrafyanın modernleşmesi ABD bu yönde bir söylemle ortaya çıkmasaydı bile Türkiye için arzu edilir bir şeydir. Bu projenin çıkış noktası, bazen ifade edildiği gibi bencil, dar görüşlü ve hatta saldırgan bir bakış açısıysa bile, başta Avrupa ve bölge devletleri ve ile yakın ve kapsamlı danışmalar vasıtasıyla bu enerji daha olumlu yollara kanalize edilebilir. Sorun bölgede arzulanılır olmanın ötesinde elzem hale gelen değişimin içeriği, zamanlaması, temposu, araçları ve bölge halklarının bu sürece nasıl dahil edileceğidir. Ankara Washington’u, Başkan Bush’un “artık diktatörleri destekleyerek eski hataları tekrarlamayacağını” söylediği anda dahi Azerbeycan ve Özbekistan gibi benzer rejimlere verilen destekte olduğu gibi devam eden söylemiyle uygulamaları arasındaki çelişkiler konusunda uyarmalıdır. Ankara Filistin sorununun çözümünün sadece adalet duygusunun tatmin edilmesi açısından değil bölgede müspet gelişmelerin yaşanma şansını arttıracağı için gerekli olduğunu vurgulamalıdır. Bölgede İran gibi ülkeleri –tamamen değilse bile ciddi ölçüde- rahatlatabilecek ve böylelikle nükleer silah edinmekten vazgeçirebilecek bir güvenlik mimarisi oluşturulması ve İsrail’in nükleer silahlarının da bu sisteme dahil edilmesi yönünde fikirler üretilmelidir.

Bush Yönetimi egemenliği Iraklılara devretmek için, her ne kadar haklı başka gerekçeleri olsa da, esas itibariyle iç politik nedenlerle 30 Haziran tarihinde ısrar etmektedir. Bu tarih yaklaşırken Irak’taki güvenlik, siyasi ve diplomatik süreçler giderek hızlanmakta ve karmaşıklaşmaktadır. Bu süreçler hızlanırken Ankara’nın değil karşılık vermek sadece olanları ayrıntılı takip etmek için bile şimdiye kadar olduğundan daha yüksek bir siyasi-bürokratik ilgi ve performans göstermesi gerekmektedir. Türkiye dış politikasında “hem yürüyüp hem sakız çiğneyebilmek,” “kondüsyonu güçlü olmak” ve “topa bakarken rakibi kaçırmamak” zorundadır. İşgal sonrası Irak için bazı fikirler ve opsiyonlar yavaş yavaş belirmeye başlasa da aşağıdaki soruların nasıl cevaplanacağı henüz belli değildir: Seçimin şekli ve zamanlaması, ve aradaki dönemde egemenliği hangi kurumun üstleneceği; yeni yönetimin ABD askeri varlığının devamına ne süre ve şekilde izin vereceği; yeni Irak’ta dinin siyasi hayattaki yeri; geçiş döneminde muhtemel bir federasyonun siyasi ve fiziki sınırlarının hangi netlikte çizileceği. BM raporunun da işaret ettiği gibi seçimin sadece teknik/lojistik değil hukuki ve kurumsal altyapısının da kurulması gerekmektedir. Rapor bu sağlandıktan sonra gerekli kaynaklarında kanalize edilmesi halinde bile seçim için en az sekiz ay gerektiği şeklindedir. Seçim sistemi, kanunu ve seçmen listelerinin tespiti, yeni bir nüfus sayımı mümkün olmadığına göre ambargo döneminden kalan karneler temel alınarak yapılabilecek mi? Güvenlik sağlanmadan seçimin yapılmasının zorluğu açık olsa da 30 Haziran’dan sonra güvenlik durumunun düzeleceğini düşünmek için tek neden bu safhada yapılacak saldırıların halktan daha az tasvip alması olacaktır. Bu arada seçimde, özellikle belli bölgelerde baskın olan gruplar kendi sayılarını abartmaya eğilimli olabilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Şubat 23, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 23 Şubat 2004
Barışgücü Kapasitesi

Nato’nun Irak’ta hemen değilse bile çok da uzun olmayan bir süre içinde rol alması ihtimalinin belirmesi üzerine Türkiye’nin bu örgütün şemsiyesi altında bu ülkeye asker göndermesinin tekrar gündeme gelmesi mümkün hale gelmiştir. Sivil ve asker devlet kurumları, özel kurumlar, sivil toplum kuruluşları arasında ilerde gerçekleşebilecek barış-koruma, barış kurma ve devlet inşası faaliyetlerinde daha hızlı, etkili ve kapsamlı bir hazırlık ve işbirliği sürecinin hukuki ve kurumsal altyapısı önceden/şimdiden hazırlanmalıdır. Bu süreçte askeri kurumlar merkezi bir rol oynayacak olsalar da tek aktör olmayacaklardır. Muhtemel bir operasyonda - en azından ilk safhadan sonra liderliği sivil ve siyasi bir kişiliğin yapması gerekebilecektir. Türkiye’de, gerek devlet mekanizmalarına aşina hem de dünyadaki olayları yakından takip eden tecrübeli devlet adamları bu tür görev için kendilerini hazırlamalıdır. Türkiye gelecekteki benzer durumlarda hem fiziki hem de zihinsel olarak yüksek bir hazırlık düzeyinde bulunmalı ve böylelikle uluslararası girişimlerde bulunma, liderlik etme, fikir ve plan ortaya sürme gibi yetenekler kazanmalıdır. İlerideki benzer durumlarda sivil, askeri ve siyasi kurumlar arasında -şimdiden kesin tahmin etmek zor olsa da kabaca bir fikir sahibi olunması gereken- işbölümünün ayrıntıları şimdiden hazırlanmalıdır. Ordu, Dışişleri, siyasi temsilciler, parlamenterler, Kızılay temsilcileri, akademisyenler ve medya kurumlarından oluşan ve periyodik olarak toplanan bir kurumlar-arası (interagency) yapı oluşturulmalıdır. Silahlı Kuvvetler bünyesinde sadece TSK’nın katıldıklarıyla sınırlı olmayacak şekilde dünyadaki bu tür operasyonlardaki gelişmeleri hem detaylı hem de kavramsal olarak sürekli takip edecek, Türkiye’nin bu tür operasyonlarda başarılı olabilmesi için gerekli kapasiteler konusunda siyasi ve askeri liderleri bilgilendirecek analitik bir birim kurulmalıdır. Bu birim gerek yurt içinde, gerekse yurtdışında bu konuda çalışan insanları bir araya getirmeli, nokta hedefli konferanslar düzenlenmeli, uluslararası yardım kuruluşları, NATO, BM, UNHCR vs gibi kurumlarla sürekli irtibat halinde olmalıdır. Barış koruma ve devlet inşası ile ilgili gereken özel eğitim, personel, teçhizat ve silah konusunda savunma liderlerini bilgilendirmelidir.
Önümüzdeki dönemde TSK’nın özellikle yakın çevremizde bu tür operasyonlara katılma ihtimali geleneksel bir savaşa katılmasından çok daha yüksektir. Başarılı barış gücü kuvvetlerinin sahip olması gereken meziyetler nelerdir? Bu tür görevlere gidecek askerlere belki de gerekebileceği gibi hızlı bir şekilde eğitim verecek birimlerin hazır olması ve kurumsal ve kurumlar-arası bir hafızaya sahip çok önemlidir. Türkiye’nin 2003 sonbaharında Irak’a asker gönderme tartışmaları ve hazırlıkları çerçevesinde yaşadığı tecrübe eleştirel bir gözden geçirmeye tabii tutulmalı, benzer bir durum yaşandığında o zamanki hata ve problemlerin yaşanmaması için gerekli önlemler şimdiden alınmalıdır. Bu tür operasyonlarda dil becerisi, sosyal iletişim becerisi, psikolojik hazırlıklar vs gibi konularda albay ve altı düzeydeki savunma liderlerin meziyetleri ve eğitimleri çok önemli olabilmektedir. Değişik yerel unsurlar arasında hakemlik, arabuluculuk, liderlik vs yapabilecek “diplomat askerler” yetiştirmek gerekmektedir. Yurtdışında, değişik coğrafi ve kültürel iklimlerde görev yapabilecek jandarma birimlerinin eğitimine verilen öncelik yükseltilmelidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Şubat 19, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 19 Şubat 2004
ABD-İran İlişkisi Üzerine Notlar

Aşağıdaki faktörler ABD’nin yakın dönemde İran’a fiziki bir baskı uygulamasını zorlaştırmakta ve hatta imkansız hale getirmektedir: 1) ABD’de yaklaşan seçimler ve Yönetim’in bu dönemde risk almaktan kaçınmak istemesi, 2) Irak’taki kısmi başarısızlık ve silahların bulunamaması nedeni ile Yeni muhafazakarların belki geçici ama net bir şekilde geri plana çekilmeleri, 3) Irak’taki durumun belirsizliğini koruması ve Washington’un burada İran’ın desteğine ihtiyaç duyması, 4) İran’ın nükleer programı çerçevesinde Avrupalılarla girdiği diyalog süreci, 5) Afganistan’da iki ülkenin resmi olarak olmasa bile pratikte uyumlu bir şekilde “çalışmaları” ve buradaki uyumun başka konular için bir örnek teşkil etmesi, 6) İran’da muhafazakarların ABD ile konuşmaya açık kapı bırakmaları. Ancak bu durum seçimden sonra şu şartlarda değişebilir: 1) Özellikle Bush kazanır ve sert politikalarının kamuoyu desteği aldığına inanırsa, 2) İsrail İran’ın nükleer programı hakkındaki şikayetlerini arttırarak sürdürürse ve şüphelenildiği gibi İran’ın denetime açtığının dışında gizli paralel programları olduğu ortaya çıkarsa, 3) ABD Irak’ta yetkiyi Iraklılara devrettikten ve Şiilerle belli bir anlayışa vardıktan sonra artık İran’ın desteğine ya da sessizliğine eskisi kadar ihtiyacı olmadığını hissetmeye başlarsa, 4) Irak’taki şiddet eylemlerinin kısmen de olsa bazılarının arkasında İran ve onunla ilişkili Bedr Tugayları gibi birimler olduğu ortaya çıkarsa, 5) İran’da sistem dışındaki şu anda henüz çok örgütlü olmayan geniş memnuniyetsizlik dalgası, sistemi ciddi ve yaygın bir şekilde zorlamaya başlar ve rejim bunu sertlikle bastırmaya kalkarsa, ABD dolaylı yoldan ve hatta nükleer konuda direk fiziki nokta saldırılarla İran’a baskıyı arttırabilir.

İran’ın Büyük Orta Doğu’daki merkezi konumu ve burayı kontrol etmenin ya da en azından burada düşman olmayan bir rejimin ortay çıkmasının ABD’ye sağlayacağı sayısız avantajlar vardır. İran’ın Avrupa, Rusya ve Çin ile geliştirdiği üst düzey ilişkiler. Burada bir rejim değişikliği bu ilişkileri tamamen sona erdirecek değilse de bu ülkelerin İran üzerinden bölgeye girmelerinin önünü alabilecektir. Yukarıda bahsedilen aktörler Irak’tan sonra İran’ı da kaybetmemek için Irak’ta olduğundan çok daha fazla ve muhtemelen çok daha organize bir şekilde ABD’ye direneceklerdir. İran’ın Amerikan sistemine entegresi bu ülkenin kendi enerji kaynaklarının yanında Orta Asya ve hatta Kafkas petrollerinin dünya piyasalarına taşınması için yeni imkanlar sunabilecektir. Belki biraz iddialı bir şekilde de olsa denebilir ki, aslında Irak’tan çok daha fazla İran, Orta Doğu’da başarılı demokratik bir deneyin laboratuarı olabilir(di). Bunun kültürel ve siyasi nedenleri olabilir (İran’ın parlamenter geleneği ve tecrübesi) Ayrıca, bir açıdan bakıldığında İran da Irak gibi çok etnili bir ülke olsa da, burada Irak’taki gibi bir çözülme yaşanması ve iç savaş ihtimalinin ortay çıkması daha zordur.
İran, mükemmel olmasa da Irak’la kıyaslanmayacak kadar daha entegre bir ülkedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)




Pazartesi, Şubat 16, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 16 Şubat 2004
Kıbrıs Üzerine Notlar

Son dönemde Türk dış politikası ile ilgili tartışmalar gerek konu çeşitliliği, gerekse iştirak eden kitlelerin büyüklüğü ve türü açısından bakıldığında genişleme içindeyse de, bu sürecin tartışmanın kalitesini ve derinliğini de aynı derecede geliştirdiğini söylemek için henüz erkendir. Ne yazık ki, Türkiye’de dış politika tartışmaları hala “içi doldurulmuş” ve sınırları özenle çizilmiş kavramlar, somut örnekler, fikirler, çürütülebilir önermelerle ve ayrıntılı politika seçenekleri ile değil, yuvarlak ifadeler, imajlar, sloganlar, klişeler ve kişiselleştirilmiş çatışmalar ve sözde entelektüel ambalajlara sarılmış önyargılar üzerinden yapılmaktadır. Annan Planı’nı eleştirmek ve değiştirmeye çalışmak için zamanın artık – en azından şimdi yaşanan süreç sonuçlanana kadar- biraz geç olduğu doğru ise de, şu ana kadar bunu yapmaya çalışanların çok etkili ve belki de yaratıcı olamadıkları; Annan Planı’nı destekleyen ya da en azından kabul edilmez bulmayanların da can sıkıcı soruları herkesin paylaşması gerekmeyen bir iyimserlik dışında çok ikna edici argümanlar öne sürmeden savuşturdukları iddia edilebilir. İlk grup büyük ölçüde Türkiye’nin haklılığının ve gördüğü muamelenin adaletsizliğinin arkasına gizlenmiş, ikinci grup ise Ankara’nın karşılığında bir şey almadan verdiği her ödünü neredeyse mazoşistçe diye nitelenebilecek şekilde alkışlayan bir görüntü çizmiştir. Annan Planı’nı madde madde tartışan, ayrıntılar, alternatifler, küçük taktik varyasyonlar gelişmesine katkıda bulunabilecek kollektif bir entellektüel bir iklim oluşturulamamıştır. Dış politikanın demokratikleşmesinin uzun vadede Türkiye’nin çıkarına olduğu doğru ise de kısa vadede bu sürecin Türkiye’ye bazı maliyetleri olabileceği görülmektedir. Kıbrıs sorunu bu yıl içinde “çözülse” bile bunun Türkiye için sadece ideal değil optimal da olmayan bir şekilde olacağı iddia edilebilir. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda niye bu kadar başarısız bir sonuca razı olmak zorunda kaldığı sorusunu sadece dış politikanın uygulayıcıları değil kamuoyunda bunu tartışan ve politikaya rehberlik yapması gereken kişi ve kurumların da cevaplaması gerekir. Türkiye dış politika tartışmalarında önce verileri, sonra opsiyonları, iddiaları, temennileri, planları ve alternatifleri sistematik bir şekilde birbiriyle çatıştıran bir entelektüel altyapıya; karmaşık konuları halkın anlayabileceği dilde ama içeriğini boşaltmadan anlatacak objektif gazetecilere; devlet kurumlarına olabildiğince objektif ve çok yönlü entellektüel hizmet verecek özel kurumlara ve Türkiye’nin “çıkarlarını” ülke içindeki “köşe kapma” mücadelesi için feda etmeyecek ve sadece siyasetçilerle sınırlı olmayan iç aktörlere ihtiyacı vardır.

Aşağıdaki satırlar yazarın sahip olmadığı bir birikim ve uzmanlıktan çok Kıbrıs konusunda son dönemde yapılan tartışmalara dışarıdan yapılan gözlemler olarak kabul edilmelidir: Kıbrıs’ta geçen hafta sağlanan ilerleme içerikle değil süreç ile ilgilidir ama kabul etmek gerekir ki bu sürecin de dayattığı ve sonuçta içeriği de belirleyecek bir mantığı vardır. Şu soru Annan Planı’nın savunucuları tarafından ikna edici şekilde savunulmuş değildir: Aslında büyük ölçüde beraber yaşamak istemeyen iki ayrı halkı buna zorlamak hem pratik hem de ahlaki açıdan ne kadar doğrudur? Türklere aslında çok fazla talep etmedikleri bir şeyi (yeni devletin dönüşümlü Başkanlığı gibi) şeyleri veren ama bunun yanında onlardan vermek istemedikleri şeyleri alan bu plan, adil olmayı bırakın teknik açıdan da acaba geliştirilemeyecek ve alternatifi olmamayı hak edecek bir çözüm müdür? Oluşan iyimser havaya rağmen Kıbrıs’ta anlaşmayı zorlaştıracak ve hatta engelleyecek faktörler şunlar olabilir: Türkiye’de ve Yunanistan’daki seçimler, Denktaş’ın ortaya çıkacak metni tatmin edici bulmayıp imzayı reddetmesi ve bu sorumluluğu AKP Hükümeti’ne bırakması, ortaya çıkacak sonucu Türkiye’de Hükümet desteklese bile Meclis’in farklı bir tutum takınması ve AKP’li milletvekillerinin ‘Kıbrıs’ı satmakla’ suçlanmaktan korkmaları, AB’den ve özellikle Almanya’dan Kıbrıs’ta bir çözüm olsa dahi bunun AB üyeliğini garanti etmeyeceği yönünde ve “fısıltı şeklinde” gelebilecek uyarılar ve nihayet referandumda en az bir ülkenin “hayır” demesi. Yaklaşık 30 yıldır dünya ile sınırlı ilişkisi tamamen Türkiye üzerinden kurulmuş, hep “yoğun bakımda tutulmuş,” “serumla beslenmiş” olan Kıbrıslı Türkler kendilerini birden dünyanın en büyük ve en entegre uluslararası yapısının içinde bulacaklardır.Kuzey Kıbrıslılar Avrupa Birliğine girmek için hemen hiç bir hazırlık yapmamışlardır ve açıkçacı bunu hak etmemişlerdir. Sayılarının azlığı nedeniyle bu durum aşılması imkansız bir engel yaratıyor değilse bile aslında çaba harcamadıkları, hak etmedikleri, bilmedikleri ve hazır olmadıkları halde AB’ye girmeleri ve bunu da sonuçta Rumlar sayesinde yapacak olmaları maddi değilse bile bazı psikolojik sorunlar yaratmaya müsaittir. Çözüm olması halinde Türk kesiminin AB’ye girmesinin kendilerinin yaptıkları teknik hazırlıklar sonucunda olduğunu haklı olarak düşünecek olan Rumlar Türk tarafının kendilerine borçlu olduğunu düşünmeye meyilli olabilecek ve belki de dolaylı yollardan bunun diyetini isteyeceklerdir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Şubat 13, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 12 Şubat 2004
ABD ve Büyük Ortadoğu

Orta Doğu, başka şeylerin yanında, genç, işsiz, eğitimsiz, tatminsiz, kızgın, ümitsiz, fakir ya da fakirleşen, giderek artan oranda şehirlerde yaşamaya başlayan ama “şehirli” de olamayan ve zapt edilmesi zor bir nüfusun yaşadığı bir bölge olduğu için; dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip olduğu için; kitle imha silahlarına yeni sahip olan ve buna özenen devletler yer aldığı için; uluslararası politikada nüfusu ve büyüklüğünden çok daha fazla rol oynayan İsrail gibi bir devleti içerdiği için; ticari ve ekonomik olarak gerek dünyanın geri kalanı ile gerekse kendi içinde çok düşük derecede entegre olduğu için; gerçek düzeyi tartışmalı olsa da Amerikan aleyhtarlığının önemli boyutlarda olması ama ABD’nin burayı kendi haline ya da başkalarına bırakamayacak olması nedeniyle görülebilir gelecekte dünyanın en ‘hareketli’ bölgesi olmaya adaydır. İddia edilebilir ki Orta Doğu transatlantik ilişkilerindeki sorunların en önemli kalemidir.

Bush Yönetimi’nin ‘Büyük Ortadoğu projesi’ henüz muğlak, gelişmeye açık ve muhtaç bir safhadadır. Türkiye’de tersini düşünen çok sayıda kişi olsa da, ABD bu bölgede dönüşüm gerçekleştirme amacıyla ortaya henüz kapsamlı, ahenkli, ayrıntılı, uygulanabilir, yaratıcı, heyecan verici ve ikna edici bir plan koymuş değildir. Zbigniew Brzezinski’nin de işaret ettiği gibi böyle bir plan, demokratikleşme ve modernleşme gibi genel hedeflerin yanında, Filistin sorununun çözümü konusunda şimdiye kadar olandan daha güçlü ve yaratıcı adımları, bölgesel bir güvenlik mimarisi yaratma yönünde çaba harcamayı, başta Avrupa olmak üzere diğer büyük güçler ile daha uyumlu çalışmayı, uluslararası kurumları sürece yoğun şekilde dahil etmeyi de içermelidir. ABD’nin 1975 Helsinki süreci ile Doğu Avrupa’da elde ettiği başarıların benzerinin burada da yaşanmasının önündeki engeller arasında bölge halkının ABD’ye olumsuz bakışı ve Washington’un bölgede en az kırk yıldır aktif rol almasına rağmen Orta Doğu’da –Avrupa’dan farklı olarak- tamamen yabancı bir kültürel topoğrafyada olması ve tüm analitik altyapısına rağmen burada çok sık ve ciddi başarısızlıklar yaşaması sayılabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Şubat 09, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsaniz lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yaziniz
G-ABD 9 Şubat 2004
İstihbarat Sorunu / 2004 Seçimleri

Irak’ta, iç savaş, kökten-dinci bir rejim, ülkenin barışçı olmayan bir şekilde ve komşu ülkeleri de içine çekerek şiddetli bir biçimde bölünmesi gibi senaryolar çok muhtemel değilse de giderek daha mümkün hale gelmektedir.Bush Yönetimi ciddi olarak Irak’ı bulduğundan da kötü durumda bırakma riskiyle karşı karşıyadır. Bu noktada savaşa neden olarak gösterilen kitle imha silahları, Saddam’ın terör örgütleri ile ilişkisi, insan hakları gibi konular daha yakından mercek altına alınmaktadır. Amerika’nın devletinin güvenilirliği ve Amerikan istihbaratının kapasitesi hakkında soru işaretleri yoğunlaşmaktadır ki bu durumun, Zbigniew Brzezinski’nin de ifade ettiği gibi, gelecekte doğruyu söylediği zaman bile inanılmamak gibi ciddi sonuçları olabilir. Wolfowitz’in Esquire röportajında belirttiği gibi kitle imha silahları zaten savaşın gerçek nedeni değildi de hem halkı en çok ikna edecek hem de Yönetimin içinde bir konsensüs oluşmasını en kolay sağlayacak konu olduğu için mi seçilmişti? Savaştan önce Fransız ve Alman istihbaratı dahil herkes Irak’ın sınırlı da olsa bir kitle imha silahları programı olduğuna inanıyordu. Ama şimdi bunun öyle olmadığı –henüz kesin olmamakla beraber- ortaya çıktı. Saddam silahlar yoksa niye denetçilere direndi? Halkına karşı prestij kaygısıyla mı böyle hareket etti? Yoksa bu silahlara sahip olduğu yönünde blöfü tutarsa kendisine saldırılamayacağını mı hesapladı? (Bkz. 28 Ocak 2003, “Irak’ın Silah Programları ile İlgili İhtimaller”) Bu konuda ayrıca Irak’lı bilim adamlarının Saddam’ı kandırdıkları ve bu program için ayrılan parayı kendi hesaplarına geçirdikleri teorisi üzerinde durulmaktadır.

ABD’de halk, muhalefet, Kongre, medyanın önemli bir kesimi ve dışarıda savaşa destek veren hükümetler Irak’ın olmayan silahları ile ilgili olarak şimdi bildiklerini o zaman da biliyor olsalar yine de savaşa girerler ve desteklerler miydi? Bush yönetiminin istihbaratı kendi çıkarları ve önyargıları paralelinde çarpıttığı, özellikle Cheney ve Rumsfeld’in “duymak istedikleri şey gelene kadar” bu kurumları zorladıkları gerçeği bugün açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bush ve Blair, aslında Irak’ta kitle imha silahlarının varolduğundan emin olmak için yeterince kanıtları olmadığı halde yine de bundan emin olmayı seçmişler ve ‘inanmak’ ile ‘bilmek’ arasındaki, ‘potansiyel’ tehdit ile ‘ivedi’ tehdit arasındaki çizgiyi zorlamışlardır. İkisinin de silahların bulunmasına samimi olarak şaşırmaları onları bu kusurlarından arındırmaya yetmeyecektir. Irak’taki güvenlik durumu Kasım ayında olduğu kadar manşetleri işgal etmiyor olsa da, savaşın ve sonrasının ekonomik ve insani maliyeti, Şiiler ile gerilen ilişkiler ve Kuzey’de durumun kontrolden çıkabileceği gerçeği yukarıdaki istihbarat başarısızlığı ile birleşince Bush için Irak’ı bir seçim sorunu haline getirmiştir. Yeni kurulan istihbarat komisyonun Yönetim’in istihbarat örgütlerine yaptığı baskıları araştırmak gibi bir görevi olmasa ve raporun tarihi seçimden sonraya bırakılsa bile seçimden önce Komisyon’dan Bush’a zarar verebilecek ayrıntılar basına sızabilir. İlk önseçimleri kazanarak kampanyasında büyük bir ivme yakalayan John Kerry, eğer adaylığı ve sonrasında seçimi kazanırsa Kennedy’den bu yana ilk Kuzeyli Başkan olacaktır. Kerry’nin adaylığı kazanması halinde yardımcısı olarak bir Güneyliyi ve muhtemelen John Edwards ya da Wesley Clark’tan birini seçeceği düşünülebilir. Soğuk Savaş sırasındaki tüm Başkanlar orduda hizmet vermiş ama bu gelenek Clinton ve Bush ile bozulmuştu. Ancak Amerika şimdi tekrar bir tür ‘savaş’ içindeyken Beyaz Saray’a talip olanlar için askeri tecrübenin yine önemli bir artı olması mümkündür. Şu an için Demokrat Parti’deki yarışın bittiğini söylemek için erkense de eğer Kerry Salı günü Güney’deki iki eyalette yapılacak yarışı da kazanırsa artık tutulmaz hale gelebilir. Ama buraları Edwards ya da Clark alırsa yarış tekrar başlayabilir. Kerry’nin bazı kamuoyu yoklamalarında Bush’u yener gözükmesi ona olan ilgiyi attırmıştır. (Bkz. 5 Ocak 2004, “2004 Seçimleri Üzerine Düşünceler”). (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Şubat 06, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 05 Şubat
Kürtler ve Federasyon

Erbil’deki bombalı saldırıların hem Kürtlerin Irak’ın geri kalanından ayrı olma isteklerini ve hatta kararlılıklarını perçinlemek, hem de Amerikalıların Kürtlerin taleplerine karşı gösterecekleri hoşgörüyü arttırmak gibi sonuçları olabilir. Amerikalıların Kürtleri bir daha açıkça ortada bırakmaları bu kez daha güçtür. Kürtler Kerkük, petrol, vergi ve ordu gibi konularda geri adım atmaya henüz yaklaşmış görünmemektedir. Son bombalanma ile beraber dünyada Kürtlerin taleplerine karşı duyulan sempati artabilir. Olayda ölenler arasında bağımsızlık talebine temkinli yaklaşan Kürt liderler olması bazı komplo teorilerine kaynaklık edebilecekse de şu aşamada bu konuda bir şey söylemek güçtür.

ABD’nin kendisi de bir federasyon olduğu için Irak’ta federal bir çözüme olumlu anlamda önyargılı baktığının altını çizenlerin, ABD’deki coğrafi federal yapı ile Kürtlerin istediği etnik temelli federasyon arasındaki farklılıkları gözden kaçırmamaları gerekir. ABD’deki federal birimler herhangi bir dini ya da etnik esasa göre değil, tam tersine bunu engelleyecek şekilde çizilmiştir. ABD’deki Başkanlık kurumu ülkenin birliğinin en önemli ve güçlü sembolüdür. ABD’den federal birimlerin ayrılması söz konusu olmadığı gibi İç Savaş da Kuzey tarafında başka bazı nedenlerin yanında ülkenin bütünlüğünün parçalanmasını engellemek amacıyla yapılmıştır. Irak’ın tarihi, etnik yapısı ve uluslaşma süreci ile ABD’ninkiler arasında ciddi bazı farklılıklar olsa da, sonuçta çok sık tekrarlandığı için daha az geçerli olmayan şu genellemeyi hatırlamakta fayda vardır: Etnik temelli federasyonlar, bazı istisnalar haricinde, merkezkaç kuvvetler yaratmaya en hafif deyişle meyilli olmakta ve hatta bunun da ötesinde adeta koşullanmaktadırlar. Irak’ın etnik temelli bir federasyon olması bir süre sonra bölünmesini nerede ise kesinleştirecektir. Bu temel gerçeği tekrarlayan herkesi değişimin yönünü, hızını ve doğasını kestiremeyen dünyayı takip etmekten aciz insanlar olarak görmek haksızlık olabilir. Ayrıca Kürtler bir yandan kısmen anlaşılır nedenlerle Irak’ın parçası olmaya isteksiz yaklaşırlarken, öte yandan da başta Türkmenler olmak üzere diğer etnik ve dini gruplara yaklaşımları ile güven vermekten uzak bir görüntü çizmektedirler. Eğer Irak’ta Kürtler ve Araplardan oluşan iki federal birim oluşursa, Kürtlerin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda 1867 sonrasında Macarların oynadığı türden kendi içlerindeki azınlıklara tahammülsüz bir rol oynamaları ihtimali bulunmaktadır. Başka bir tarihsel benzetme daha yapmak gerekirse Kürtler, uluslaşma sürecini geç yaşayan ve bu nedenle 19 . yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’daki diğer büyük devletleri tedirgin eden Almanların yarattığına benzer bir sıkıntı yaratmaktadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ocak 30, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 29 Ocak
Washington Gezisi -2

Başbakan’ın gezisi ile ilgili aşağıdaki türden eleştiriler yapılabilir: Gezide tarz ve pazarlama içeriğin önüne geçmiş görünmektedir. Başbakan Amerikalıların duymaktan memnun olacağını düşündüğü şeyleri sıralamaya diğer önemli bazı konuların iletilmesinden daha fazla önem vermiş gibidir. Başbakan bu gezide “kendi sesinin tınısına aşık olmaya” meyilli bir lider görüntüsü vermiştir. Atak olmak, çözüm ister görünmek, insiyatifi ele geçirmek, “alkışlanmak”, “şirin görünmek” politikanın kendisi değil ancak aracı olabilir. Başbakan’ın Beyaz Saray’da Kerkük ve Türkmenler’den bahsetmemesi ve Irak konusunun yeterince vurgulanmaması bir eksiklik olmuştur. Başkan Bush’un Kürt devleti ile ilgili sözlerini kameralar önünde değil de içeride telaffuz etmeyi tercih etmesine bazı anlamlar yükleyenler olacaktır. Oval Ofis’te Başbakan’dan bir gün önce misafir olan Polonya liderinin yaptığı gibi Erdoğan’ın da ABD’den şikayetlerini direk ve kameralar önünde ifade edebilmesi gerekirdi. Ayrıca PKK konusunda da ABD’nin samimiyetinden şüphe etmeye devam etmek gerekir. Washington’un kendini pek de bağlamadan operasyon için telaffuz ettiği Haziran tarihi de sorunludur. Bilindiği gibi ABD Haziran ayında yetkiyi Iraklılara ve mevcut durum devam ederse Irak geçici Yönetim Konseyi’ne devretmeye kararlıdır. Bu tarihten sonra ABD PKK’ya karşı operasyon yapmak için Iraklı Kürtlerin oldukça etkili olduğu Konsey’den izin almak zorunda olabilir. ABD PKK konusunda ciddi bir adım atmamışken Başbakan Beyaz Saray’da terörle mücadele konusunda ortak olduğumuz şeklinde olaylarla desteklenmeyen bir ifadede bulunmak yerine, uygun bir dille, bu konudaki rahatsızlığı Amerikan tarafına ciddi bir şekilde ifade etmeyi seçmeliydi. Türk tarafının ziyaret öncesinde ABD tarafından gelen fazla şikayetçi ve talepkar bir görüntü çizilmemesi gerektiği konusundaki uyarısını fazla ciddiye aldığı görülmektedir. Ev sahibinin canını sıkacak ifadelerden özelikle kaçınılması bir hata olarak görülebilir.

Kıbrıs’ta ‘hep bir adım önde olmak’ gibi ifadeler kulağa hoş gelse de ileride can sıkıcı
durumlar yaratabilir. ‘Rumları sıkıştırmak’ adına geri dönülmez ya da geri dönülmesi maliyetli adımlar atmamaya dikkat atmak gerekir. Camp David ve Daytonvari formatlar kabul edilmez sonuçlar doğurabilir. Buralarda Türkiye lehine olmayabilecek sonuçlar çıktığında bunlardan kaçmak, buralara hiç gitmemeye göre daha zor olabilir. Türkiye’nin “attığı adımlar” daha önce kabul etmeye yanaşmadığı konuları kabul etmek şeklinde olurken, Rumlar sadece masaya gelmeyi “bir adım” olarak sunabilirler. ABD’deki seçimin Bush’ın Kıbrıs için devreye girmesinde ve sonrasında önemli bir faktör olabileceği düşüncesi çok erken ve kolay göz ardı edilmemelidir. Bu arada Rumlar ilk başta isteksiz gözüküp, sanki anlaşmak istemiyor gibi gözükerek, Türk tarafını blöf yapmaya zorlamayı ve sonra da masaya gelerek Türkiye’ye geri adım atma fırsatı bırakmamayı planlıyor olabilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ocak 27, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 26 Ocak
Washington Gezisi / Kıbrıs / Kürtler / Sistani

Washington Gezisi

Irak’tan Kıbrıs’a, Afganistan’dan kredilere, Türkiye’deki Amerikan şirketlerinin sorunlarından helikopter ihalesine ve PKK’ya kadar bir çok konunun görüşüleceği Başbakan’ın ABD gezisinden, bu ülke ile ilişkilerde yaşanan krizin geride kaldığı ve “artık eskisi gibi olmasa da” fırtınalı sulardan çıkıldığı şeklinde önemli ama sonuçta genel ve muğlak bir düşüncenin yaygınlaşması dışında somut bir sonuç çıkmaması mümkündür. Washington, örneğin Irak konusunda yatıştırıcı bir tavır alacak ama muhtemelen Türkiye’nin istediği türden garantiler vermeyecek, PKK konusunda da Ankara’nın umduğu türden net tarihler telaffuz etmekten kaçınacaktır.

Kıbrıs

Bir müzakerede anlaşmayı istemeyen taraf olarak görünmemek en basit kurallardan biridir. Fakat, aslında istemediğiniz bir anlaşmaya açık görünmek, bazen olayların gelişimi ile sizi istemediğiniz ve hatta kabullenemeyeceğiniz bir noktada bulmanıza da neden olabilir. Kıbrıs konusunda yeni bir arabulucu istemek, eğer bu oyalama ya da zaman kazanma için yapılan bir adım değilse, yanlış olmuş olabilir. Türkiye Kıbrıs konusunda zaten sınırlı olan siyasi sermayesinin önemli bir kısmını sonuç vereceği şüpheli böyle bir adım için harcamamalıydı. Eğer bu hamlenin arkasında Kıbrıs konusunda ABD’yi AB’ye karşı bir denge unsuru olarak kullanmak gibi bir düşünce varsa buradan bir şey çıkacağını düşünmek de zordur. Bush yönetiminin seçim yılında Kıbrıs’ta Rumları üzecek adımlar atması çok güçtür. Kaldı ki, olur da yeni bir Amerikalı arabulucu devreye girerse bu kez ondan da gelmesi beklenebilecek baskılara direnmek daha da zor olacaktır. Ama eğer Ankara bu isteğinin kabul görmeyeceğini hesaplayarak böyle bir adım attıysa o zaman bu hareketin belki sınırlı da olsa bir getirisi olabilir. Bu hareketle Türkiye Batı’nın Kıbrıs konusunda kendisine adil davranmadığını ama başka nedenlerden dolayı bu durumu kabullendiğini bir şekilde kayda geçirmiş olmaktadır. Örneğin Türk tarafına yapılan baskılar spesifik noktalarda iken Rum-Yunan tarafı sadece görüntüyü kurtarmak ve acele ve inandırıcı olmayan bir adillik duygusu yaratmak için belli konular işaret edilmeden ve bir müeyyide ile tehdit edilmeden ‘sıkıştırılmaktadır.’ Türkiye’de ‘çözümü’ savunan bazı kişilerin başta ambargo olmak üzere yapılan çifte standart ve haksızlıkları dile getirmemeleri inandırıcılıklarını zedelemektedir. Türkiye Annan Planı’nı kabul ederse çok önemli ödünler vermiş ve riskler almış olacaktır. Zamanın aleyhimize işlediğini ve her şeye rağmen bu risklerin alınması gerektiğini iddia etmek mümkün olabilir. Ama bu risklerin varolmadığını söylemek ya da varlığından bahsetmemek doğru değildir. Kıbrıs’ta Türkiye’nin önünde aslında çok açık, kolay ve olumlu seçenekler varmış gibi düşünenler anlaşılması kolay olmayan ve son tahlilde aldatıcı olabilecek bir iyimserlik içindedirler.

Kürtler

Acaba Türkiye’nin Iraklı Kürtlerin bir tür koruyucusu ve garantörü olması, bunun karşılığında da Kürtlerin bağımsızlıktan vazgeçmesi mümkün olabilir mi? Iraklı Kürtler, uzun vadede bir koruyucuya ihtiyaç duyacaklarsa aslında bunun sadece Türkiye olabileceğini anlamalıdırlar. Iraklı Kürtler Ankara’yı rahatlatırlarsa, Türkiye’nin Irak’ın içinde daha uzun yıllar devam edebilecek anlaşmazlık ve çatışmalarda Kürtlerin yanında olabileceğini görmelidirler. Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin Iraklı Kürtlere, her zaman kendi özgür iradesi ile olmasa da çok önemli destekler verdiğinin unutulmaması gerekir. Türkiye’nin Kürtler konusunda belli bir sertliği olması lazımdır. Ama, Türkiye’de başka bir çok konuda olduğu gibi, bu sertliğin ideal ölçüsünün ne olması gerektiği üzerinde yeterince sağlıklı ve derin bir tartışma yapılmamıştır. Genelde, iyice düşünülmeden ve ayrıntılandırılmadan ortaya atılan tavır, klişe ve refleksler analiz diye sunulmuştur. “Sopa”, fiilen kullanılmadığında bile uluslararası ilişkilerde her zaman önemli enstrüman olmaya devam edecektir. Bunun getirisini ve gerekliliğini reddedenler yanılgı içindedirler. Türkiye’nin yayılmacı, saldırgan ya da bencil değil, sadece, mevcut durumu geliştirerek korumak istemesi; hızlı, şiddetli, kontrolsüz ve ucu açık değişimlere karşı itidal ve muhafazakarlıkla yaklaşması anlaşılması zor olmaması gereken bir durumdur. Iraklı Kürtler son dönemde uluslararası arenada gösterdikleri diplomatik başarıyı Türkiye ile kaçınılmaz olmayan bir çatışmaya girerek ortadan kaldırabilirler. Kürtler, haklı dahi olsalar, “benden sonra tufan” anlayışı ile hayallerinin başkaları için yaratacağı olumsuz sonuçları yok saymamalıdırlar. Türkiye de Kürtlerin makul ölçülere çekilmiş, zamana yayılmış ve diyalog sonucunda ulaşılmış amaçlarına otomatik olarak karşı durmaktan kaçınmalıdır. Bu iki aktörün her konuda anlaşmaları mümkün değilse de şimdi olduğu boyutta bir çatışma yaşamaları kaçınılmaz ya da geri çevrilmez değildir.

Sistani

ABD ne olursa olsun Haziran sonunda yetkiyi Iraklılara devretmekte kararlı görünmektedir. Bunun için gerekirse Sistani’nin istediği direk seçimleri dahi kabul etmeye hazır olduğu düşünülmektedir. Anlaşılan Karl Rove, Amerikan seçimlerine Irak’ta görünüşte de olsa başarı olarak sunulabilecek bir yetki devri ile girmekte ısrar etmektedir. ABD’nin belki bir süre daha Sistani’nin taleplerine direneceği ama Şii lider ısrarını sürdürürse önce kısmi ödünler vereceği ve onlar da yetmezse direk seçimlere razı olacağı görülmektedir. Belki bir parça yanılma ihtimali göze alınarak denilebilir ki, Sistani Başkan Bush’un yeniden seçilme şansını en çok etkileme şansı olan kişilerden biri, belki de birincisidir. Bir işareti ile milyonlarca insanı sokağa dökebileceği ve Bush’un Irak macerasını içinden çıkılmaz bir hale getirebileceği düşünülen Sistani, muhtemelen yaklaşan Amerikan seçimlerinin kendisine çok büyük siyasi imkanlar sağladığının farkındadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 26 Ocak
Washington Gezisi / Kıbrıs / Kürtler / Sistani

Washington Gezisi

Irak’tan Kıbrıs’a, Afganistan’dan kredilere, Türkiye’deki Amerikan şirketlerinin sorunlarından helikopter ihalesine ve PKK’ya kadar bir çok konunun görüşüleceği Başbakan’ın ABD gezisinden, bu ülke ile ilişkilerde yaşanan krizin geride kaldığı ve “artık eskisi gibi olmasa da” fırtınalı sulardan çıkıldığı şeklinde önemli ama sonuçta genel ve muğlak bir düşüncenin yaygınlaşması dışında somut bir sonuç çıkmaması mümkündür. Washington, örneğin Irak konusunda yatıştırıcı bir tavır alacak ama muhtemelen Türkiye’nin istediği türden garantiler vermeyecek, PKK konusunda da Ankara’nın umduğu türden net tarihler telaffuz etmekten kaçınacaktır.

Kıbrıs

Bir müzakerede anlaşmayı istemeyen taraf olarak görünmemek en basit kurallardan biridir. Fakat, aslında istemediğiniz bir anlaşmaya açık görünmek, bazen olayların gelişimi ile sizi istemediğiniz ve hatta kabullenemeyeceğiniz bir noktada bulmanıza da neden olabilir. Kıbrıs konusunda yeni bir arabulucu istemek, eğer bu oyalama ya da zaman kazanma için yapılan bir adım değilse, yanlış olmuş olabilir. Türkiye Kıbrıs konusunda zaten sınırlı olan siyasi sermayesinin önemli bir kısmını sonuç vereceği şüpheli böyle bir adım için harcamamalıydı. Eğer bu hamlenin arkasında Kıbrıs konusunda ABD’yi AB’ye karşı bir denge unsuru olarak kullanmak gibi bir düşünce varsa buradan bir şey çıkacağını düşünmek de zordur. Bush yönetiminin seçim yılında Kıbrıs’ta Rumları üzecek adımlar atması çok güçtür. Kaldı ki, olur da yeni bir Amerikalı arabulucu devreye girerse bu kez ondan da gelmesi beklenebilecek baskılara direnmek daha da zor olacaktır. Ama eğer Ankara bu isteğinin kabul görmeyeceğini hesaplayarak böyle bir adım attıysa o zaman bu hareketin belki sınırlı da olsa bir getirisi olabilir. Bu hareketle Türkiye Batı’nın Kıbrıs konusunda kendisine adil davranmadığını ama başka nedenlerden dolayı bu durumu kabullendiğini bir şekilde kayda geçirmiş olmaktadır. Örneğin Türk tarafına yapılan baskılar spesifik noktalarda iken Rum-Yunan tarafı sadece görüntüyü kurtarmak ve acele ve inandırıcı olmayan bir adillik duygusu yaratmak için belli konular işaret edilmeden ve bir müeyyide ile tehdit edilmeden ‘sıkıştırılmaktadır.’ Türkiye’de ‘çözümü’ savunan bazı kişilerin başta ambargo olmak üzere yapılan çifte standart ve haksızlıkları dile getirmemeleri inandırıcılıklarını zedelemektedir. Türkiye Annan Planı’nı kabul ederse çok önemli ödünler vermiş ve riskler almış olacaktır. Zamanın aleyhimize işlediğini ve her şeye rağmen bu risklerin alınması gerektiğini iddia etmek mümkün olabilir. Ama bu risklerin varolmadığını söylemek ya da varlığından bahsetmemek doğru değildir. Kıbrıs’ta Türkiye’nin önünde aslında çok açık, kolay ve olumlu seçenekler varmış gibi düşünenler anlaşılması kolay olmayan ve son tahlilde aldatıcı olabilecek bir iyimserlik içindedirler.

Kürtler

Acaba Türkiye’nin Iraklı Kürtlerin bir tür koruyucusu ve garantörü olması, bunun karşılığında da Kürtlerin bağımsızlıktan vazgeçmesi mümkün olabilir mi? Iraklı Kürtler, uzun vadede bir koruyucuya ihtiyaç duyacaklarsa aslında bunun sadece Türkiye olabileceğini anlamalıdırlar. Iraklı Kürtler Ankara’yı rahatlatırlarsa, Türkiye’nin Irak’ın içinde daha uzun yıllar devam edebilecek anlaşmazlık ve çatışmalarda Kürtlerin yanında olabileceğini görmelidirler. Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin Iraklı Kürtlere, her zaman kendi özgür iradesi ile olmasa da çok önemli destekler verdiğinin unutulmaması gerekir. Türkiye’nin Kürtler konusunda belli bir sertliği olması lazımdır. Ama, Türkiye’de başka bir çok konuda olduğu gibi, bu sertliğin ideal ölçüsünün ne olması gerektiği üzerinde yeterince sağlıklı ve derin bir tartışma yapılmamıştır. Genelde, iyice düşünülmeden ve ayrıntılandırılmadan ortaya atılan tavır, klişe ve refleksler analiz diye sunulmuştur. “Sopa”, fiilen kullanılmadığında bile uluslararası ilişkilerde her zaman önemli enstrüman olmaya devam edecektir. Bunun getirisini ve gerekliliğini reddedenler yanılgı içindedirler. Türkiye’nin yayılmacı, saldırgan ya da bencil değil, sadece, mevcut durumu geliştirerek korumak istemesi; hızlı, şiddetli, kontrolsüz ve ucu açık değişimlere karşı itidal ve muhafazakarlıkla yaklaşması anlaşılması zor olmaması gereken bir durumdur. Iraklı Kürtler son dönemde uluslararası arenada gösterdikleri diplomatik başarıyı Türkiye ile kaçınılmaz olmayan bir çatışmaya girerek ortadan kaldırabilirler. Kürtler, haklı dahi olsalar, “benden sonra tufan” anlayışı ile hayallerinin başkaları için yaratacağı olumsuz sonuçları yok saymamalıdırlar. Türkiye de Kürtlerin makul ölçülere çekilmiş, zamana yayılmış ve diyalog sonucunda ulaşılmış amaçlarına otomatik olarak karşı durmaktan kaçınmalıdır. Bu iki aktörün her konuda anlaşmaları mümkün değilse de şimdi olduğu boyutta bir çatışma yaşamaları kaçınılmaz ya da geri çevrilmez değildir.

Sistani

ABD ne olursa olsun Haziran sonunda yetkiyi Iraklılara devretmekte kararlı görünmektedir. Bunun için gerekirse Sistani’nin istediği direk seçimleri dahi kabul etmeye hazır olduğu düşünülmektedir. Anlaşılan Karl Rove, Amerikan seçimlerine Irak’ta görünüşte de olsa başarı olarak sunulabilecek bir yetki devri ile girmekte ısrar etmektedir. ABD’nin belki bir süre daha Sistani’nin taleplerine direneceği ama Şii lider ısrarını sürdürürse önce kısmi ödünler vereceği ve onlar da yetmezse direk seçimlere razı olacağı görülmektedir. Belki bir parça yanılma ihtimali göze alınarak denilebilir ki, Sistani Başkan Bush’un yeniden seçilme şansını en çok etkileme şansı olan kişilerden biri, belki de birincisidir. Bir işareti ile milyonlarca insanı sokağa dökebileceği ve Bush’un Irak macerasını içinden çıkılmaz bir hale getirebileceği düşünülen Sistani, muhtemelen yaklaşan Amerikan seçimlerinin kendisine çok büyük siyasi imkanlar sağladığının farkındadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ocak 20, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

Unilateralism corrupts, absolute unilateralism corrupts absolutely
Turkish News, May 21, 2002. Şanlı Bahadır Koç – e-mail - ajp1914@yahoo.com

‘Among precautions against ambition, it may not be amiss to take precaution against our own. I must fairly say, I dread our own power and our own ambition: I dread our being too much dreaded . . . We may say that we shall not abuse this astonishing and hitherto unheard of power. But every other nation will think we shall abuse it. It is impossible but that, sooner or later, this state of things must produce a combination against us which may end in our ruin’. Edmund Burke, 18th century British thinker and politician.
-------
The US is increasingly disinclined to use diplomacy, economic aid, international law and multilateral agreements and institutions in its international dealings. And it is also increasingly prone to use military force and economic manipulation. Can aggressive pursuit of hegemony by America be attributed to the international outlook of this administration, or is it an inevitable corollary of Washington’s disproportionate power vis-à-vis other great and middle powers? Americans spend on defense more than the total sum of the next eight great spenders. Eighty percent of global the research and development expenditure on defense is done by the United States. Another thing, more than ten of the fifteen greatest spenders on defense are either American allies or countries on the verge of becoming one. American ‘unipolar moment’ is bound to pass but hegemonists are determined to make it longer. What does America want to do with this immense and unparalleled power? Will America use its power for the interests of ‘the mankind’, or for the general interest of ‘the West’, capitalist system, or some interest groups inside America? Will it establish order and distribute justice, and champion liberty? Alternatively they may want to have their hegemonic cake and eat it, or just to be left alone? According to Harvard’s Kennedy School Dean Joseph Nye, America is unrivalled in military terms, economically on a par with Europe, but bound to be helpless in many transnational issues if it tries to or when it is forced to act alone. Problems like international terrorism, Aids, proliferation of weapons of mass destruction, immigration, failed states and the management and the reform of international financial architecture cannot be handled effectively by America alone.

Bush administration is increasingly seen as rejectionist which declines to be part of institutions or agreements which she does not dominate. To misquote what Bob Dylan said about money, ’hegemony doesn’t talk, it curses’. Beginning of the century president Theodore Roosevelt, who is said to be George W. Bush’s role model, once said that in foreign affairs America should ‘speak softly and carry a big stick’. Today American government is perceived to ‘shout and wave its stick around’. There is huge gap yawning between the rhetoric and practice of American foreign policy. America violates the very principles which itself preaches, such as democracy (Venezuella), free-trade (steel-tariffs, sanctions), human rights and rule of law (detention of hundreds of foreign citizens without a court decision), transparency (the whole Enron mess, which is only the tip of the iceberg according to informed observers like Paul Krugman). All these combine to weaken the moral leg of the US hegemony. But there is more than one America. As Jack Straw recently pointed out America is not only a country but a continent. ‘It contains multitudes’. George W. Bush’s America is not the only and inevitable America. It may produce a more benign and considerate foreign policy.

There are different and not necessarily mutually exclusive explanations of American unilateralism: a) it is powerful and it can afford to disregard criticism, b) it merely uses its right to defend itself and its interests, if the others disagree, sorry for them. c) its values and interests are no longer similar or even parallel with others’, even with Europe, d) its foreign policy hijacked by a radical conservative group, e) any state which accumulates so much power would be inclined to act unilaterally and it is inevitable that power corrupts and breeds arrogance f) it is not only America that is unilateralist, every state does it in its own capacity, and unilateralism should not be used pejoratively. For instance, France might easily be a much more notorious hegemon than America. American unilateralist policies and decisions are criticized because they are a) selfish, b) employed without much consultation with or even notification to others, c) contradict some of America’s own ideals, d) they are seen as ‘the shape of things to come’: an uncontrolled giant which refuses to account for its actions.

Balancing America

If the hegemon begins to act only on its self-interest rather than the ‘common good’ what should and will the ‘vassals’ do? Power, it is generally held, is an aphrodisiac. Everybody wants to be with the powerful, it is said, or, at least not, against it. But this view needs to be qualified. Although band-wagoning is rather a more general tendency among the middle and lesser powers, great powers tend to balance the hegemon in fear of not being swallowed. It is not inevitable but increasingly likely that a collective effort to ‘contain America’ is in the offing. What can the outside world do in a meaningful way to make America more accountable? American power can be balanced in different ways. It can be done one by one, on ad hoc, issue-base. Balancing can be a coordinated effort, or it may be reflexive and intuitional. It may be without a definite shape till probably in the mid-to long term. It will probably be a limited process and almost certainly be a diplomatic one. What is the possible range of American response? America may ‘pretend not to hear’ and try to ‘divide and lead’. Will it try to punish and deter attempts at balancing of its power? What will be price of balancing America for individual countries?

Are American and European interests diverging or is it just misunderstandings and clumsiness of politicians and diplomats that cause such a furor? During the Cold War the distinction between American and European interests, so far it existed, was blurred. No more. Europeans are increasingly unsure about whether American hegemony will look after their interests as well. They are increasingly conscious of their different world outlook, values and interests. Some people even began to talk about a ‘clash of civilizations’ between Europe and the United States. British diplomat David Clark writes that relations ‘between Europe and America increasingly do involve zero sum calculations.’ Europeans are ever alert to the caprices of excessive power. They claim that American power should be checked, balanced, regulated, constrained and even contained diplomatically. They want it to be more predictable and accountable. Europe is an ideal candidate to balance America but it lacks some very tangible assets to do it alone. It can lead and motivate others against the American hegemony in international forums. Europe is the only plausible candidate for the leadership of the balancing of the American power. It has the history, intellectual capability and the relative ability to act on a global scale to be the intellectual leader and the spokesman of those who are not entirely happy with the workings of the American power. But one question is not yet clear: Is it because of a global sense of responsibility or a more selfish instinct and fear of being left out of the fruits of American hegemony that the Europe opposes American unilateralism?

Is the world against America’s excessive power or America itself? Is it America that makes other uneasy, or the power itself? European friends of Washington may still prefer American hegemony to the uncertainties of multi-polarity, provided it is benign, polite and considerate. In a multi-polar world Europe has to look after its own defense, which seems the Old Continent is not yet prepared to shoulder. In terms of defense, Europeans still seem to want to have their ‘free-rider’ cake and eat it. The fact that unilateralism has become a reflex and a habit alarms the Europeans. European Union, being a supra-national organization, is more inclined and better equipped to compromise than the United States. Also, Europeans, having ‘ruled the waves for centuries’, cannot stand American immaturity, simplicity, arrogance and the lack of sophistication, nuance and finesse required in a great power. Like many stereotypes perhaps they are not entirely wrong. However, American conservatives claim that it is easy to criticize America in comfortable European welfare states which refuse to pay for their defenses when it is America who does the dirty work of managing the global economy, securing the Middle Eastern oil, containing China and fighting terrorism. They continue to claim that foreign policy is not social work which, according to them, is the only thing Europeans indulge themselves to clean their conscience of their colonial guilt. They held that America bashing has become, and perhaps it always has been, a favorite hobby of the European intellectuals who do not have any sensible subject to ‘discourse about’ since the collapse of communism, thanks mainly to American efforts.

Even in those cases Americans think they act for the common Western interests, as in the case regime of change in Iraq, or for humanitarian purposes, as in the case of Bosnia and Kosovo, they still feel constrained and obstructed by the Europeans through legalisms. Hence a la carte multilateralism, which basically means 1) specific coalitions for specific tasks only to be dissolved by America when it deems them no longer necessary for its own purposes. But corollary of this is that institutions like Nato may suffer from such an approach. Long-time allies may feel themselves as second fiddles and fig-leaves in the American drive for dominance. They may feel themselves to be called and remembered only when they are needed. 2) Adhering to international treaties and institutions when it suits American interests, but going alone when its price exceeds the benefits (Kyoto), or urgent action is needed, with the faithful (Turkey?), or those who are ready to attend the posse (Afghanistan and Gulf War). Americans seems to think that they can handle the war on terrorism without much help and interference from the Europeans. They think they can assemble and then dissemble coalitions to fight for specific causes. They want to dominate those coalitions. They cannot stand European self-righteousness, or being contained in ‘claustrophobic’ alliances. They want the American Gulliver to be freed from the binding entanglements. But through all this NATO may to lose a great deal of its raison d’etre. It dangerously courts being irrelevant in the future. It may die through non-usage, and an overdose of American unilateralism. As Washington Post columnist Stephen Mallaby reminds, ‘alliances cannot withstand endless mutual acrimony, however deep their roots are’.

It is understandable and even perhaps inevitable that states who accumulated so much power as the United States are unilateralist in some form or another. It is in the nature of power that it makes people want more of it. But it is claimed that American unilateralism is problem because it is arbitrary, capricious and shapeless. Europeans desire to domesticate American hegemony through binding treaties, international institutions and the norms of international law. Hegemons, as part of an unspoken deal, are expected to provide ‘public goods’ and provide some sort of order, continuity, predictability and solvency in the international system, both economically and politically. When they refrain from shouldering their responsibilities, it is inevitable that their authority will be questioned. Lawrence Summers’ claim that America is the ‘first non-imperialist superpower’ sounds less true by every passing day. Some of the obvious but not much talked about advantages of being a hegemon in the international system, such as the role of the dollar as an hitherto unchallenged reserve currency, controlling the Middle east oil, defining the rules and boundaries of legitimacy and sovereignty may be called into question.

Conclusion

There are at least two reasons for objecting American unilateralism, especially when it becomes a habit. First, because America is so big and powerful, the negative consequences of its unilateral actions felt by others is incomparably greater than, say, French unilateralism. America is likened to a fat lady in a crowded elevator, even tough she is not rude or inconsiderate, her mere movements can cause a lot of discomfort in the others who happened to share the elevator. Because it is so powerful, some of its actions inevitably cause problem for other states even when they are not intended to do so. It is not easy let alone possible for such a great power to act evenhandedly all the time. Second, by making unilateralism the norm of its foreign policy the United States risks forfeiting the legitimacy of its hegemony. The gap between the American interests and values on the one hand, and the interests and sensibilities of the rest of the world on the other, are increasingly widening. Does American statesman willing to make their interests more in line with global concerns? Unilateralist conservatives seems to disagree. Unlike Clinton liberals, they concede that American national interests and the global or even collective Western interests are not necessarily the same, similar and in some cases even compatible. They sometimes ask: If we will not able to have our way, what is the point of being the hegemon?

Even if America convinces others that its hegemony is benign, there is always the danger that so much power can easily be hijacked by some offensive minded hegemonists who want power for its own sake or to promote their own sectarian interests. To misquote Lord Acton, ‘unilateralism corrupts, absolute unilateralism corrupts absolutely’ Does American hegemony threaten European interests? If American power continues to be unchallenged it could be inclined to disregard its European cousins. Perhaps what we are witnessing is merely the birth pain of a European common identity and a less asymmetric transatlantic relationship. There are many respected students of transatlantic relations which claim that it is just a family quarrel and a normal disagreement among countries who have similar interests. All those ‘name-calling’, ‘finger-pointing’ and ‘trash-talking’ suits more to spoilt NBA players than responsible great and superpower allies. It is not clear how the transition from the ‘unipolar moment’ to multipolarity may come about. It can happen not with a bang, but a whimper. It can be done in such a silent and subtle way that we may not even notice it.


Pazartesi, Ocak 19, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 19 Ocak
Kerkük / PKK / Türk-Amerikan İlişkileri / Sistani

Kerkük’ün statüsün 2006’ya bırakılması burada askeri anlamda üstün olan Kürtlerin şehri adım adım Kürtleştirmek için zaman kazanmaları anlamına gelebilir. Bu süre zarfında yavaş yavaş şehre – ya da çevresine- getirecekleri Kürtlerle beraber sayım ya da seçim zamanı geldiğinde sayısal olarak dengeleri değiştirebilecek bir nüfus yapısına ulaşabilirler. Olaya bir de Kürtler açısından bakmak gerekirse, acaba onlar da Saddam döneminde bölgeden göç etmeye zorlanan Kürtlerin haklarının nasıl geri iade edileceği konusunun ancak oldu-bittilerle halledilebileceğini, aksi halde hukuki yolların geç, etkisiz ve yetersiz olacağını düşünüyor olabilirler mi? Türkiye’nin Saddam döneminde yerlerinden edilmiş Türkmenlerle beraber Kürtlerin haklarını da savunması, bu problemin çözümü için hızlı ve etkin şekilde sonuç verecek mekanizmaların kurulmasına yardımcı olması düşünülebilir. Ancak öte yandan da şehir ve çevresindeki nüfus hareketlerinin uluslararası gözlemciler tarafından izlenmesi gerekir.

PKK

PKK konusunda ABD harekete geçmek için Mayıs-Haziran’ı beklemeye – hem o zamanın da nihai olacağına dair bir yükümlülük altına girmeden ve hatta işaret vermeden - karar vermiş görünmektedir. Türkiye Washington’a askeri harekata girişmiyorsa bile PKK’ya yönelik uyarıların dozu ve sıklığını arttırması, bunu PKK kamplarının yakınlarına sınırlı ve sembolik hava bombardımanları gibi eylemlerle desteklemesi, bu konuda Türkiye ile istihbarat işbirliğini ve Kürt liderlere yönelik polisiye operasyonları arttırması, örgütün askeri kamplar dışındaki faaliyetlerini zorlaştırması ve hatta engellemesi, değişik propaganda yolları ile örgüt mensuplarını Türkiye’deki yasadan istifade etmeye yönlendirmesi gibi konularda baskı yapması gerekir. Bunlar olmazsa ne PKK üyelerinin teslim olması, ne de gündemin yetkilerin Iraklılara devri tartışmasıyla yüklü olacağı Haziran geldiğinde ABD’nin PKK’ya bir harekata girişmesi beklenebilir. Ancak bu arada şu ihtimal üzerine de düşünülmelidir: PKK’nın Irak’tan sürülmesi ama silahlı militanlarının Türkiye’ye teslim olmak için değil eylem yapmak ya da en azından kırsal alanlarda, belki terör eylemlerine başvurmadan ama kapasitelerini koruyarak “dolaşmaları” durumunda bu Türkiye açısından yeni problemler yaratabilir. Türkiye açısından arzulanırlılık olarak bir sıralama yapmak gerekirse örgüt üyelerinin teslim olmaları, yok edilmeleri, bölgede silahsızlandırılmaları, yerlerinde aynen kalmaları, Türkiye’ye gelip teröre başlamadan ama teslim de olmadan potansiyel bir tehdit olarak kalmaları ve Türkiye’ye gelip teröre başlamaları gibi ihtimallerden bahsedilebilir. Şu an uzak bir ihtimal olsa da, Türkiye tek başına ya da başkaları ile beraber Irak’a askeri olarak müdahale etme ihtimali gündeme gelirse, PKK askeri bir faktör olarak ortaya çıkabilir.

Türk-Amerikan İlişkileri

ABD’nin Türkiye’den global ölçekte kıyaslanmaz, ikili ilişkilerde de ciddi derecede güçlü olduğu doğrudur. Ancak yukarıdaki asimetrilerden ikincisini yüksek sesle kabul etmekte çok hazır ve aceleci olmak, karşı taraftan talep edebileceklerimizin azalmasına neden olabilir. Aradaki asimetriyi ilişkinin merkezine oturtmamak gerekir. ABD’nin Türkiye’den kat kat güçlü olması aradaki pazarlıkların da aynı oranda ve sıklıkta ABD lehine çözülmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir çok konuda pazarlığın sonucunu belirleyen faktörler aradaki güç dengesi ile sınırlı değildir. Durumsal güç (situational power), diplomatik kabiliyet, kamuoyu desteği, konuların zayıf taraf için daha hayati olması ve dolayısıyla sorunun kendi istediğine yakın bir şekilde çözümlenmesi için daha fazla çaba, zaman ve siyasi sermaye harcamaya istekli olması gibi faktörler ittifak içindeki pazarlıklarda zayıf aktörlere somut güçlerinin ötesinde sonuç alma imkanı verebilir. Burada daha önce de ifade edildiği gibi, görülebilir gelecekte Türkiye dahil bütün devletlerin en önemli dış politika meselelerinden biri, belki de başlıcası, ABD ile en optimal nasıl “iş yapılacağı” olacaktır. Burada gösterilecek maharet devletlerin dış politika başarı ve başarısızlıklarının en önemli belirleyicilerinden bir olacaktır. Çıkarları birbiriyle en uyumlu aktörler arasında bile bir pazarlık sürecinin işlediğini ve Türk-Amerikan çıkarları arasındaki uyumun artık yakın zamana değin genelde kabul gören kadar olmayabileceğini unutmamak gerekir.

Sistani uluslararası gözlemcilerin yapılması

ABD, oy listelerinin, nüfus sayımının, seçimlerin yapılması için gerekli olan güvenliğin sağlanması önündeki engel ve problemlerin Haziran’a kadar ortadan kalkmasının mümkün olmadığını iddia ederken, Şiiler’in yapılacak direk seçimleri kazanacak olmasının Washington’un asıl korkusu olduğu düşünülmektedir. Acaba seçimler şimdi değil de 2006’da yapılırsa durumun farklı olması düşünülebilir mi? Aradaki dönemde Şiiler arasındaki çelişkiler arttırılarak bu yönde çaba harcanabilir mi? Yoksa sadece bu “kabusun” olabildiğince geriye ve tabii 2004 ABD seçimleri sonrasına atılması mı istenmektedir? Başkan Bush Amerikan seçimlerinden önce Irak’ta yönetimi Iraklılara devrederek seçmenlere bu ülkede “elde edilen başarıyı” iftiharla sunmak istemektedir. Irak’ta seçimlerin direk yapılmasının önünde özellikle Sünni bölgelerinde ciddi güvenlik problemleri olsa da, diğer bölgelerde bunun belki birkaç ay gecikmeyle mümkün olduğu düşünülebilir. Sistani gibi Şiiler, Irak’ta yönetimin ABD’nin kendi eliyle seçtiği – ya da en azından sıkı bir veto mekanizması işleteceği- süreçten sonra ortaya çıkacak kişilere devriyle beraber, bu yeni grubun iktidarın nimetlerini ve zorlama mekanizmalarını kullanarak Şiilerin etkinliğini azaltacağından korkmaktadır. Ara bir yol bulunması henüz imkansız değildir. BM liderliği ikna edilerek bu kurumun şimdiye kadar çok önem verilmeyen meşruiyeti ve personeli vasıtası ile dolaylı seçim mekanizmasını daha açık ve Sistani tarafından kabul edilir hale getirme çabası sonuç verebilir. Ayrıca Sistani’nin diğer tüm şıkları tüketmeden koalisyonla sonucu tahmin edilemeyecek direk bir çatışma sürecine girmek istemeyebileceği düşünülebilir. Ancak Sistani’nin Sadr gibi diğer Şii liderlerin baskısı altında olduğu ve Şiiler arasında popülaritesini korumaya çalışacağı için Amerikalılar’a sonsuz bir kredi veremeyeceği de ortaya çıkmaktadır. Irak’ta değişik gruplara arasında şimdiye kadar bir parça ertelenmiş güç mücadelesi ve “köşe kapma” sürecinin artık başladığı söylenebilir. Bu süreçte bir ölçüde Kürtler dışındaki gruplar merkezi bir liderlik sahibi olmadıkları gibi, bu grupların siyaset yapma tecrübe ve becerileri ve gerekli uzlaşmaları yapabilecek kültürel altyapıya sahip olup olmadıkları belli değildir. El Hekim’e yapılana benzer sahipsiz suikastlerin gerçekleşmesi bu süreci daha da zorlaştırabilir. Irak’ta ne olacağını anlamak için 20-30 yıl öncesinin Lübnan’ı ile ilgili kitapları karıştırmanın gerekeceği bir döneme giriyor olabiliriz. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ocak 16, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 16 Ocak
Şiiler, Kürtler / İncirlik

Türkiye’nin Irak’ın alacağı şekille ilgili tercihleri şöyle özetlenebilir: Üniter Irak, o olmazsa 18 vilayet üzerinden bir federasyon, o da olmuyorsa Kerkük Kürt bölgesi dışında bırakan bir federasyon ve petrol gelirleri ile ordunun Bağdat’a bağlı olması, yerel paramiliter güçlerin dağıtılması ya da çok az rakamlarla sınırlandırılması, bölgelerin Irak’tan ayrılmasına karşı anayasada ciddi engeller konması. “Eğer sonunda federasyona razı olacaksak bunu neden hemen yapmıyor ve Kürtlerle gerekli olmayan bir gerginlik yaşıyoruz?” sorusunun cevabı bunun bir pazarlık olduğudur. Türkiye sonunda federasyona razı olacaksa bile bunu çok önceden belli etmemelidir. Şu an gündemde çok önde yer almamakla beraber yeni Irak’ta dinin siyasi hayatta oynayacağı rol konusunda Ankara’nın bu rolün sınırlı olması yönünde bir tercih olduğu düşünülebilir. Türkiye sınırlarında yeni bir İslam devleti görmek istemeyeceği gibi, bu yönde gelişmelerin bir Kürt devleti kurulma ihtimalini arttıracağından da çekinmektedir. ‘Şii tehdidi’ ya da ‘Şii korkusu’ Türkiye açısından paradoksal anlamlar taşımaktadır. Bu endişe bir yandan ABD – ve belki İsrail’e- Irak’ı bölmemek- ya da bölünmesini engellemek- için yeni bir neden verirken, öte yandan da Kürtlerin ayrılma konusundaki motivasyonlarını ve belki de haklılıklarını arttırabilecek bir faktör olabilir.

Kürtler “Şii fundamentalizmini” bahane göstererek Irak’ın entegre bir parçası olmaya zorlanamayacaklarını öne sürebilirler. ABD, Kürtler ayrıldığında kendi açısından Irak’ın geri kalanını kontrol etme kapasitesi iyice azalacağı için bir yandan Kürt devletine karşı dururken, öte yandan da, kendi içinde, Kürt davasına sempati duyanlar, Kürt devletini Amerikan ve İsrail çıkarları açısından münasip görenler ve buna öncelik verenlerin yönlendirilmesi ile bu konuda olması gereken kadar net durmayabilir. Bu arada Ankara’nın, El Hekim gibi Konsey içinde yer alarak Amerikan işgalinin meşruiyetini bir anlamda kabul etmiş olan Şii liderlerin yanında, giderek rolü daha da merkezileşen Sistani ile de diyalog yolunu denemesi gerekebilir. Gerçi Sistani, Amerikalı temsilcilerle bile direk görüşmeyi reddederek kendini bir çeşit gizem perdesinin arkasına gizlemektedir ama bu yönde denemelerde bulunmak ve en azından dolaylı olarak temas kurmaya çalışmak –eğer bu daha önce yapılmadıysa- yanlış olmayacaktır. Sistani ile diyalog, Kürtlerin taleplerine karşı Şii kitlelerin tepkisini, ABD’nin dikkatini çekecek kadar net ama aynı zamanda kontrolsüz olmayacak bir düzen içinde dışa vurmaları konusunda önemli olabilir. Ayrıca böyle bir diyalogla Sistani’ye İslam’ın Irak’ta oynayacağı rol konusunda abartılı ve aceleci taleplerde bulunmanın Kürtlerle ilgili probleme neden olabileceği mesajı da iletilebilir. Türkiye, Iraklı Kürtlerin talepleri ile ilgili endişelerini sadece kendi ağzından ifade etmenin ötesinde, benzer endişeleri paylaşan, ya da paylaşması gerektiği halde ilgisi bu noktanın dışına takılmış grupları da bilgi ve argümanlarla beslemek yoluna gitmelidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)

İncirlik

İncirlik konusuna birkaç açıdan bakılabilir. i) Milli egemenlik: İdeal olan, kendisine yönelik direk, ivedi ya da potansiyel bir tehdit olmadığı zaman Türkiye’de yabancı üs ve silahlı kuvvetlerin bulunmaması, bulunduğunda da bunların hareketlerinin tamamen kontrol altında, şeffaf, parlamentonun bilgisi ve onayı dahilinde olmasıdır. ii) ABD ile ilişkiler: Irak savaşından sonra Irak’ta Amerika’nın istediği türden bir düzen kurulması durumunda, İncirlik’in rolünün değişeceği ve azalacağı tahmini yanlış değildir. Ancak Irak’taki durum belirsizliğini koruduğu için bu hemen gerçekleşmeyebilir. Başbakan’ın Irak’la ilgili endişe ve şikayetlerini dile getireceği Washington gezisi öncesinde ABD’yi fazla “kızdırmamak” istemesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak rotasyon için verilen iznin gizliliğini anlamak zordur. Söz konusu olan yüz binlerce asker olduğu için bu iznin hep gizli kalmaya devam edeceğini düşünmüş olmaları da güçtür. iii) Hukuki boyut: İncirlik söz konusu rotasyon gibi faaliyetler için açık ve kontrollü olmak, bir açık çeki içermemek şartıyla kullandırılabilir. Ancak bu izin kontrollü ve sınırlı olmalı, buradan fiili olarak güç kullanılması ihtimalini içermemelidir.

ABD’nin Irak savaşında kullanamadığı Avrupa’daki üs ve kuvvet yapısında değişiklikler planladığı sır değildir. ABD buradaki gücü, 1) kendisine “sorun yaratan” ülkelerden kolaylık gösterenlere, 2) önümüzdeki dönemde temel meşgalesi olacak olan Orta Doğu’ya uzak ülkelerden yakın olanlara, ve belki de 3) ilerideki benzer durumlarda, büyüklüğü ve gücü ile, ABD’ye direnebilecek ve üslerin kullanımı konusunda zorluk çıkarabilecek ülkelerden, bunu yapması daha güç olacak küçük, zayıf ve ABD’ye bağımlılığı daha fazla olan ülkelere kaydırmayı düşünmektedir. Ayrıca ABD bir bölgede tek bir ülkeye bağımlı olmaktansa alternatiflerini çoğaltmayı ve kriz zamanlarında güç konuşlandırmak için “tek bir ata oynamamayı” istemektedir. İncirlik yukarıdaki kriterlere bakıldığında ortalarda bir yerdedir. Ankara Almanya ve Fransa kadar güçlü değilse de 1 Mart’ta ABD’ye direnebileceğini göstermiştir. Ayrıca Ankara’nın bu üssü İran ve Suriye’ye karşı kullandırması ihtimali de düşüktür. Ancak ABD, S. Arabistan’dan askeri olarak çekildikten sonra İncirlik’i de hemen kaybetmek istemeyecektir. Pentagon, İncirlik’i fiili olarak güç projekte etme anlamında değilse bile sadece buradaki varlığı ile kazanacağı bölgesel bir caydırıcılık amacıyla “saklı tutmak” isteyecektir. ABD için İncirlik sadece Güney’e değil, daha sınırlı olmak şartıyla Kafkaslar’a yönelik olarak da düşünülebilecek bir üstür.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ocak 14, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 13 Ocak
Iraklı Kürtleri Çevrelemek

Ankara’nın İran ve Suriye ile diyaloğu, ABD ile diyaloğun alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. “Dış politikanın yüzde doksanı süreçtir” ve Richard Haass’ın dediği gibi “satrançtan daha çok bir tema üzerine doğaçlama yapılan caza benzer.” Türkiye’nin İran ve Suriye ile beraber Irak konusunda belli hareket etme çabası Washington’un Irak politikası ve bu ülkedeki gelişmelere nasıl bir etki yapabilir? ABD, Türkiye’nin bu iki ülke ile beraber “safları sıklaştırması” ABD’nin hiddetini çekerek onu belki normalde olacağından da umursamaz veya sert bir tutuma mı iter, yoksa Irak’ta Kürtler’e tanıdığı “yarı-açık çeki” geri almasına mı neden olur? Bir görüşe göre “Türkiye'nin ABD siyasetine nüfuz etmek yerine ebedi bir ‘şikayetçiler cephesi’ kurması, Türk dış politikası açısından çok şey ifade etmez.” ABD ve İsrail Türkiye’nin Suriye ile yakınlaşmasının kendileri açısından bazı mahzurlar ve riskler de içermesine rağmen, aslında net etkisinin olumlu olduğu sonucuna varmış olabilirler. Türkiye ile yaklaşan bir Suriye’nin İsrail’in teröre destek olarak tanımladığı faaliyetlere devam etmesi güçleşecektir. Ancak öte yandan Türkiye ile ilişkileri gelişen bir Suriye İsrail ile anlaşma konusunda kendini daha az baskı altında hissedecektir. Esad’ın İsrail’e yönelik son diyalog önerisi ise muhtemelen daha çok Amerika’nın diplomatik ve İsrail’in geçtiğimiz aylarda artan askeri baskısından kaynaklanmıştır. “Pozisyon almanın tek başına dış politika olmaya yetmediği” doğrudur. Ama Iraklı Kürtlerin talepleri konusunda kesin bir pozisyon almak; bu pozisyonu komşu ülkeler ve Irak içinde potansiyel “müttefiklerle” güçlendirmek; bu pozisyonu moral, siyasi ve teknik gerekçelerle güçlendirmek gerekir. Eğer Kürtler pazarlığı çok yukarılardan açtıysa o halde Türkiye’nin de başlangıcı makul bir noktadan yapması kendi açısından en optimal “açılış” olmayabilir.

Yakında Kürtler tarafından Kerkük’e Kürt bölgesi içinde, Musul’a da Arap bölgesi içinde özel statü veren formüller ortaya atılabilir. Talabani ve Barzani bölgesindeki Kürtler, eğer istiyorlarsa ve becerebilirlerse, Irak’ın içinde tek bir blok olarak yer alabilirler. Ancak Irak’ta kurulacağı düşünülen federasyonun parçalarının her birinin eşit büyüklükte olması gerekmemektedir. Örneğin Amerika’da California, New York ve Teksas eyaletleri diğer eyaletlerden nüfus olarak belirgin ölçüde büyükler. Irak’ın aslında olabildiğince küçük birimlerden oluşması, kendini rahat hissetmediği bölgelerde yaşayan Iraklıların sayısını azalması için imkan sağlayabilir. Irak sadece iki ya da üç bölgeye bölünürse, milyonlarca Iraklı kendini azınlık olarak, güvensiz ve tedirgin hissedecektir. Sadece bu bile federasyonun sadece iki birimden değil, daha fazla sayıda ve daha küçük ebatta parçadan oluşması ve Kerkük’ün Kürt bölgesi dışında kalması için yeterli bir neden olarak görülebilir. Önümüzdeki dönemde Kerkük, Bağdat, Basra merkezli bölgelere ek olarak, Kürt bölgesi, Necef-Kerbala bölgesi, Sünni bölgesinden oluşan altı parçalı formüller gündeme gelebilir. Irak’ın bir çeşit federasyon olacağı büyük ihtimal olmakla beraber bu federasyonunun kaç parça olacağı, bu parçaların sınırları ve merkezle ilişkilerinin şekli bir tür pazarlık sürecinin sonunda ortaya çıkacaktır. “Mevcut trendler devam ederse” Kürtlerin amaçlarına yakın bir sonuca ulaşmaları yüksek bir ihtimal gibi görünmektedir. Bu nedenle Ankara’nın Washington’un dikkatini çekecek yeni bir şeyler bulması gerekmektedir. ABD seçimleri yaklaştıkça Başkan Bush’un Irak’taki duruma ve bunun ABD kamuoyundaki yansımalarına olan hassasiyeti artacaktır. Kürt pozisyonuna fazla yakın ya da müsamahakar olmanın “problem çıkaracağı”, seçim yaklaştıkça bundan kaçınmak isteyecek Başkan Bush’a hissettirilmelidir. Aksi takdirde, Washington, gönlü hoş tutulması gerekenlerin sadece Kürtler olduğu sonucuna vararak onların taleplerini kabul etmeye – zaten baştan öyle değilse bile- daha açık olacaktır. Kürtlere mukayet olunmaması halinde, Türklerin Irak’a askeri dahil müdahalelerde bulunabileceği düşüncesi Bush’un olayın ciddiyetini anlamasını sağlayabilir. Her ne kadar böyle bir şeyin gerçekleşmesi ve buna inanılması güçse de, Türkiye’nin müdahalesi Washington’un seçim yaklaşırken Irak’ta kurduğuna Amerikan halkını inandırmak isteyeceği istikrarın gerçek olmadığı düşüncesinin yaygınlaşması Bush’un Demokrat rakibinin hoşuna gidecektir. Başka konular bir yana, Türkiye savaştan bu yana ABD’nin Irak’la ilgili taleplerine oldukça – bazılarına göre fazlaca- açık olmuştur. “Kırmızı çizgilerin aşılması” ve Süleymaniye olayının Türkiye’nin Irak ile ilgili “hamle yapma” konusunda tüm iradesini tüketmediğini düşündürtecek ama Türkiye’yi kontrolsüz bir tırmanma spiraline de sokmayacak adımlar bulunmalıdır. Kürtlerin taleplerini frenleyecek bölgesel bir diplomatik mimari kurma çabası doğrudur ancak bunun içine somut olarak ne konabileceği sorusu cevabını aramaya devam etmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ocak 08, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 8 Ocak
Amerikan Ekonomisi

Amerika’nın dünya ekonomisinin sağlığını da tehdit eden ‘ikiz’ (bütçe ve ticaret)
açıkları IMF’yi de tedirgin etmektedir. Başkan Bush, Clinton’dan fazla verir şekilde devraldığı bütçeyi üç sene içinde 450 milyar dolara yaklaşan açık verir hale getirmiştir. 1) Üst üste giriştiği, bir çok uzman tarafından abartılı, eşitsiz ve sorumsuz olarak kabul edilen ve on yıllık bir dönem için toplam 1.3 trilyon dolara tekabül eden vergi indirimleri; 2) dünya toplamının neredeyse yarısına tekabül savunma harcamalarındaki artışlar ve 3) buna ek olarak Irak harekatının 2004 sonu itibariyle 200 milyar doları aşacak maliyeti ve 4) 11 Eylül sonrasında havacılık ve sigortacılık gibi sektörlere yapılan transferler bu açığın en önemli nedenleri olarak görülmektedir. Bush’un gevşek mali politikaları bazı Cumhuriyetçiler tarafından da eleştirilmekte ve Başkan “sarhoş bir denizci gibi para harcamakla” suçlanmaktadır. Amerika’nın bütçe ve ödemeler dengesi açıklarının toplamı geçen yıl için bir trilyon dolar olmuştur. Amerikan ekonomisinin dünyaya borcu bir kaç yıl içinde ekonomisinin yüzde 40’ına ulaşacaktır ki, yeni IMF raporunun da işaret ettiği gibi bu gelişmiş ekonomiler için daha önce rastlanılmış bir durum değildir.

Amerikan ekonomisi yaratıcılık, esneklik ve dinamiklik açısından Avrupa ve Japon ekonomilerinden üstün olsa ve bu ekonomilerin yapısal problemleri de göz ardı edilemeyecek boyut ve şekilde olsa da, dünyanın en büyük ekonomisinin ürettiğinden fazla tüketmeye, sattığından fazla almaya daha ne kadar devam edebileceği sorusu sorulmaktadır. Savaş sonrasındaki doğan Amerikalıların emekli olma menziline girmeleriyle Amerikan sosyal güvenlik ve sağlık sisteminde toplamı trilyonlarca dolara tekabül eden dar boğazlar yaşanması ihtimali de buna eklenince, bazı ekonomistlerin, Amerika’nın global gücünün en önemli kaynaklarından biri olan doların bu ülkenin ekonomisine ve politikalarına duyulan güvensizlik sonucunda “serbest bir düşüşe” geçmesi halinde bunun önceden tahmin edilmesi kolay olamayan olumsuz sonuçları olabileceğini düşünmeleri daha bir anlaşılır olmaktadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ocak 07, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 7 Ocak 2004
Irak’ın Komşuları, Türkiye ve ABD

ABD’nin Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyareti öncesinde Türk kamuoyuna ilettiği talep ve beklentileri rahatsız edicidir ama kabul edilemez de değildir. Washington’un, Türkiye’nin Irak’la ilgili endişelerini, Amerikan şirketlerinin durumu da dahil bazı konular için kullanmaya hazır olduğu görülmektedir. Burada daha önce de ifade edildiği gibi, eğer Washington’a gidildiğinde adil ve dürüst bir danışma mekanizmasının işletilmesi değil de, sadece ABD’nin talep ve dayatmalarıyla karşılaşılacaksa bu tür gezilerin net getirisinin olumlu olacağından emin olmak zorlaşmaktadır. K. Irak’la ilgili rahatsızlığın hem kısmen nedeni hem de çözümü Washington’dadır. K. Irak konusunda Washington’a şikayetlerde bulunmak ve bunların arkasına –içerik, doz ve tonunun nasıl belirleneceği çok hassas olmakla beraber- bazı tehditler de koymak gerekebilir. Washington’a K. Iraklı Kürtlerin taleplerine sonsuz bir sempati ile yaklaşmanın bazı maliyetleri olacağını hissettirmek gerekir. Aksi takdirde Kürtlerin talepleri, adım adım, Washington’un da pozisyonu olmaya başlayabilir. Washington, “Ankara K. Irak’ta olanlardan rahatsız, ama ne bunu engelleyecek bir gücü ya da ABD’ye verebileceği bir zarar var” diye düşünmemelidir. Erdoğan Washington gezisinde bu durumu kibar ama Bush’un anlayabileceği kadar net bir şekilde ifade etmelidir. Sürekli olarak makul, mülayim, akl-ı selim görülmenin diplomatik anlamda maliyeti olabilmektedir.

Türkiye’nin K. Irak konusunda Irak’ın komşuları ile işbirliği, koordinasyon, işbölümü ve istihbarat paylaşımı gibi birbirine yakın ama aslında farklı ortak hareketleri en optimal nasıl yapacağı konusunda düşünmesi gerekmektedir. Bu süreçte sembolik dayanışma jestleri kadar koreografisi özenle çizilmiş kombine diplomatik adımlara da yer olabilir. Mısır-İran, Libya-İsrail, Pakistan-Hindistan ikilileri arasında yaşananlarla aynı dönem denk gelen ama bunlardan çok daha önce başlayan Türkiye-Suriye yakınlaşması şüphesiz önemlidir ama bunun mesela Irak konusunda somut olarak ortak ya da koordineli hangi adımları beraberinde getireceği çok belli değildir. Bu işbirliğinin askeri boyutu olabilir mi / olmalı mı? K. Irak’la ilgili olarak İran ve Suriye’nin askeri anlamda bir katkı yapmaları çok zordur. Türkiye, K. Irak konusunda rahatsızlık ve hassasiyetlerin kayda geçirmenin ötesinde bu iki ülkenin ve Mısır’ın “ortak kasaya” somut olarak ne koyabileceğini tespit etmeye ve bu katkıları olabildiğince arttırmaya çalışmalıdır. Arap kamuoyu K. Irak’ın statüsü konusunda “galeyana getirilmelidir”. Bu olayı Türkiye’nin sahiplenmesi görüntü olarak mahzurlu olduğu gibi diğer ülkeleri “bedavacılığa” (free-rider) alıştırabilir. Ama öte yandan kabul etmek gerekir ki yukarıdaki ülkeler, “bu esas olarak Ankara’nın sorunu. Kürt konusundan hem en muzdarip olan, hem de askeri ve diplomatik kapasitesi en yüksek olan Türkiye. Biz kenara çekilip beklemekten ve belki bir iki mırıldanmadan fazla bir şey yapamayız” diye düşünmektedir. Ankara bu ülkeleri olabildiğince seferber etmeye çalışırken, onların kendi başka problemleri ve hesapları nedeniyle insiyatifi alacak başka bir ülkenin olmadığını esas yükün kendi omuzlarında olduğunu da unutmamalıdır. Ankara bu geçici, gevşek ve belki de sonuçta beyhude koalisyonun “eşitler arasında birinci” olmaktan çok öte esas üyesidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)

---
Arşivden
G- ABD 20 Ocak 2003
Ankara’nın Orta Doğu diplomasisi

Türk dış politikasının sınırları Washington’un istekleri, onay verdikleri ve destekledikleri ile sınırlanmamalıdır. Hükümetin zorlu Irak konusunda sorumluluğu ve insiyatifi alması diğer konularda da kendine güvenini arttırabilir ve onu sesini daha gür çıkarmaya teşvik edebilir. Hükümetin ABD’nin taleplerine direnmenin muhtemel olumsuz sonuçlarını halka anlatması gerekir. Hükümet doğru şeyi yanlış nedenlerle yapmış duruma düşmemelidir. Araplar büyük ölçüde Türkiye’nin girişimlerinin arkasına saklanmaktadır. Irak konusundaki girişimlerin genelde Türkiye’den gelmesi Arapların ‘iktidarsızlığı’nın somut bir ifadesi haline gelmiştir. Türkiye son dönemde bölgedeki Arap devletlerinden farklı olarak, ‘bir şeyler yapmaya çalışan’ bir görüntü çizerek belli bir sempati toplamıştır. Ancak öte yandan Ankara’nın Orta Doğu diplomasisindeki hareketlilik aktiflik ile karıştırılmalıdır. Bütün bu ziyaretlerin sonucunda ortaya somut bir şey çıkmaz, geriye bir şey kalmaz ve olayların gidişatı üzerinde etki edilemezse istenenin aksine bu hareketlilik en sonda geriye bir güçsüzlük, etkisizlik ve ‘kandırılmışlık’ hissi bırakabilir. Bu nedenle Ankara’nın bir iki çırpınıştan sonra ‘ne yapalım, ben elimden geleni yaptım, ama başarılı olamadım’ diyerek kendini rahatlatmak yerine daha somut, amacı, metotları ve sınırları belirlenmiş girişimlerde bulunması doğru olacaktır.

Bölge liderleri ile görüş alışverişleri ve tanışıklık yaratmak kendi başına da bir değer taşısa da, şu ortamda Ankara’nın başarılı olması için, 1) Somut, hayata geçirilebilir diplomatik bir mimari yaratılmalı, 2) Bunun içinde bölge ülkelerinin tek tek oynayacakları rol konusunda belli bir berraklık oluşturulmalıdır. Bu mimarinin içinde şu öğeler olabilir: 1) Saddam’ın çekilmesini sağlama yönünde girişimler, 2) Olursa Irak’ta savaş sonrası dönemle ilgili ortak fikir ve modeller, 3) Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik, çok net ve bağlayıcı kollektif taahhütler, 4) Bunun tersi girişim ve gelişmeler olursa atılabilecek askeri dahil ortak adımlar, 5) ABD dışındaki önde gelen Batı ülkelerine ‘atılabilecek paslar,’ onları Irak krizinde daha ciddi ve direk rol oynamaya davet edilmesi, ve son olarak gerçekleşme şansı düşük olsa da 6) Girişime dahil bölge ülkelerinin sonradan gruptan ayrılmasını engelleme amacıyla kendi kamuoyları önünde bağlayacak net ifadeler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ocak 06, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 5 Ocak
2004 Seçimleri Üzerine Düşünceler

Başkan Bush son dönemde -nispeten- “mülayim” olma yönünde bilinçli ve ciddi bir çizgi izlemektedir. Ekonomide görülen iyileşme belirtileri bütçe ve ticaret açığı gibi yapısal problemleri çözmese de bu konunun seçim geldiğinde Bush için ciddi bir problem alanı olmayacağını düşünenlerin sayısını arttırmaktadır. Bush’un son dönemde dış politikada izlediği nispi yumuşamanın seçim dönemine kadar yeni riskler almamak ve imajını düzelterek merkezdeki seçmene sempatik görünmek -ya da en azından antipatik görünmemek- gibi nedenleri olabilir. Burada önemli olan soru Bush’un bu yeni çizgisinin tekrar seçilmesi halinde de devam edip etmeyeceğidir. Yeni muhafazakarlar da bir yandan ipleri ve “Bush’un kulağını” Baker gibi realistlere kaptırmaktan korksalar da, öte yandan Bush’un kazanmasını sağlayacaksa, önümüzdeki on bir ayı bir tür “stratejik soluklanma” için kullanmayı kabullenebilirler. Bu dönemde, askeri güç vasıtası ile kazandıkları mevzileri sağlamlaştırmak ve Libya’da görülene benzer diplomatik başarılar kazanmaya ağırlık verebilirler. Seçime kadar öncelikli gündemi Irak’ta düzeni tesis etme ve Irak örneğinin yarattığı korkunun kıvama getirdiği İran, Suriye ve K. Kore gibi ülkeleri diplomatik enstrümanları da kullanarak “hizaya getirmek” ve askeri gücün getirilerini diplomatik sonuçlara tahvil etmek olabilir.

Ancak Bush Yönetimi’nde yeni muhafazakarların ağırlığının ve empoze etmek istedikleri gündemin merkeziliğinin kalıcı olarak azaldığını iddia etmek için henüz daha çok erkendir. Bush’un tekrar seçilmesi halinde Powell’ın da ayrılması ile beraber dış politikanın şekillendirilmesi konusunda Cumhuriyetçi Parti’nin realist ve yeni muhafazakar kanatları arasında yeni tur bir mücadele başlayabilir. Bu mücadelenin galibi – ya da daha doğru bir ifade ile sonucu- Irak’ın geleceği ve Kürt sorununun çözümü konusunda belirleyici faktörlerden biri olabilir. Ciddi olarak yanılma ihtimali göze alınarak iddia edilebilir ki, bir Kürt devletinin kurulması realistlerin hakim olduğu bir yönetimde yeni muhafazakarların üstün geldiği bir duruma göre daha az muhtemeldir. Ancak Bush’un tekrar seçileceği konusu bile aslında ortadadır. Seçimlere bir yıl kala durumu rahat gözüktüğü halde hem de ciddi farkla seçim kaybeden bir çok başkan olduğu hiç unutulmamalıdır. Bu satırların yazarı, genelde kabul gören klişenin aksine seçimlerin mevcut Başkan üzerine yapılan bir referandum değil Demokrat adayın çekiciliğinin sınanacağı bir yarış olacağını düşünmektedir. Demokratların çıkaracağı “makul” bir adayın Bush’a karşı çok ciddi bir şansı olacaktır. Ama Demokrat Parti’nin seçimleri kazanma şansı adayının Dean olması halinde daha merkez bir aday çıkarmasına oranla daha az olacaktır. Dean’in Demokrat adaylık yarışını kazanması halinde nasıl olsa adım adım merkeze yanaşacağı bilindiğine göre, Demokrat Parti’nin bunu direk Wesley Clark gibi bir adayı seçmekle yapması daha doğru olabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ocak 02, 2004
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 2 Ocak
Irak’ın Geleceği – Erdoğan’ın Washington Gezisi

Irak’lı Kürtler, Şiilerin İslam’ın yeni Irak’ta merkezi bir rolü olmasında ısrar etmesi, kendi federasyon planlarının reddedilmesi, Irak’ın merkezinde yaşanan –ama artık sadece orası ile sınırlı olmayan- şiddetin devam etmesi gibi durumlarda bağımsızlık yolunda mevzi kazanmayı amaçlamaktadır. Kürtler sürpriz bir referandum ve/veya Meclis kararı ile bağımsızlığa adım atabilirler. Kerkük’ün 1) Kürt bölgesi, 2) ayrı bir bölge veya 3) direk Bağdat’a bağlı olması ihtimalleri vardır. Şu anki durumda çok muhtemel görülmemekle beraber Türkmenlerin Araplar ile ittifak yapıp Kerkük’te Kürtlere karşı ortak hareket etme ihtimalleri de yok değildir. Önümüzdeki dönemde bu bölgede silahlı çatışmaların yaşanması sürpriz olmayacaktır. Irak’ın nasıl bir şekil alacağı ile ilgili henüz netleşmeyen ve 2004 bittiğinde de tam olarak sonuçlanmayabilecek bir dizi tartışmalı konu, soru ve süreç bulunmaktadır. Petrolün güvenliği, kontrolü ve paylaşılması; Kürt peşmergelerin statüsü; Kerkük’ün geleceği; Kürtlerin geri dönüşünün düzenli bir hukuk sürecine bağlanması; Türkmenler’in dışlanması ve temsiliyet sorunu; PKK konusundaki belirsizlikler, Irak’ın geleceğinde dinin rolü; Şii ve Sünni Araplar arasındaki ilişkiler; Saddam’ın yargılanması süreci; Sünnilerin askeri direnişin dışında siyasi sürece de ucundan dahil olup olmayacakları; ülkedeki Amerikan askeri varlığının geleceği; koalisyonun yetki ve sorumluluğu devretmesinden sonra geçici yönetimin ne derece uyumlu ve becerikli şekilde çalışabileceği; direnişin ne yaygınlıkta ve şiddette devam edeceği; işgale yönelik Irak halkının genel olumsuz bakışının değişip değişmeyeceği; Irak’ın borçları ve tazminatlarının affedilmesi veya yeni bir takvime bağlanması; Irak’a yapılacak ekonomik yardımın 2005’te devam edip etmeyeceği; petrol ve temel hizmetler konusundaki yatırımların devamı ve sonuç vermesi, yeni güvenlik güçlerinin ve Irak ordusunun ne etkinlikte ve sürede oluşacağı; nüfus sayımı, seçmenlerin belirlenmesi, seçimlerin yapılması ve anayasanın yazılması süreçlerinin yürütülmesi. Bütün bunlar dışında, Amerikan seçimlerinin gidişatı ve sonucu, Suudi Arabistan’ın içinde yaşanabilecek sürpriz ve radikal olaylar; Filistin sorununda ve İsrail-Suriye ilişkilerindeki tıkanıklık veya gelişmeler ve Tahran-Washington arasında muhtemel bir yumuşama da değişen derecelerde Irak’taki süreçleri etkileyebilecektir.

Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisi ile Ankara Washington’dan Amerikan ve IMF kredilerinde kolaylık, K. Irak konusunda Kürtlerin taleplerinin ve beklentilerinin yumuşatılması gibi konularda destek ararken, ABD de Erdoğan’dan İran ve Suriye’ye yönelik politikalarına destek, Kıbrıs’ta Annan planı çerçevesinde çözüm, Ermenistan ile ilişkilerin seviyesinin yükseltilmesi, Irak’ta Kürtler konusunda sorun yaratmaktan kaçınılması, İsrail ile AKP iktidarı döneminde belli bir sınırda tutulan ilişkilerin geliştirilmesi gibi konularda “çaba harcamasını” isteyecek ve teröre karşı mücadelede işbirliğini attırma önerisinde bulunacaktır. Gezi hakkında kısmen erken ve taraflı olsa da tamamen de temelsiz olmayan olumsuz değerlendirmeler artmaktadır. Son dönemde bu ülkeye yapılan üst düzey ziyaretler büyük ölçüde ABD taleplerine karşılık verme zorunluluğunun öne çıktığı gezilere dönüşme eğilimi göstermektedir. “Böyle gezileri hiç yapmayalım mı?” sorusuna cevap vermek zorsa da, sadece “dostlar Beyaz Saray’da görsün” diye Washington’a gidilmediğinden emin olmak zorundayız. Washington ile diyalog ve danışmaların sürekli ve yoğun şekilde sürmesi elbette doğru olan şeydir ama bazen Washington’un üst düzey gezileri bu amaçlardan çok büyük ölçüde Türkiye’ye taleplerini iletmek için kullandığı görüntüsü oluşmaktadır. Gezinin başarısı büyük ölçüde Türkiye’nin göstereceği çaba, atacağı adımlar ve vereceği ödünlerle ölçülür hale gelmekte, piyasanın ABD ile ilişkiler konusundaki hassasiyeti ile “başarısız” bir gezinin faturasını büyük ölçüde Ankara’nın ödeyeceği endişesi gibi nedenler gezinin içeriğine damgasını vurmaktadır. Başta ABD olmak zere Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin sağlığının temel göstergesi “aramızın iyi olması” değil, ilişkilerin çıkarlarımızı koruma ve ilerletmeye ne ölçüde katkıda bulunduğu olmalıdır. ABD ile “yakın dövüşe” veya İsmet İnönü’nün deyişi ile “aynı yatağa” girmenin açık riskleri vardır. Ancak burada daha önce de belirtildiği gibi, “AKP’yi Türkiye’yi yönetmek için dış destek aramaya mecbur etmekten çıkarmak gerekmektedir.” (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazar, Aralık 28, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 28 Aralık
Iraklı Kürtler - 3

Bazı politikalar sadece eski olduğu için eleştirilmektedir. Politikalar sürekli bir gözden geçirmeye tabii tutulmalıdır ama bu sık sık değiştirilmeleri anlamına gelmemelidir. Bazen politikada sebat göstermek, ısrar etmek gerekir. Türkiye Irak’ta federasyona “razı olacaksa” bile bunu hemen mi yapmalı, yoksa aylar hatta yıllar sürecek bu sürecin ilerleyen dönemlerinde “pazarlık marjı” olarak saklamalı mı? Eğer Türkiye şimdiden ya da çok erken federasyonu kabullenebileceği şeklinde sinyaller verirse bu Kürtleri daha ileri taleplerde bulunmaya –daha doğrusu mevcut maksimalist taleplerinde ısrarcı olmaya- teşvik edebilir. Türkiye bu sürecin esas aktörlerinden biridir. Dışarıdan böyle değilmiş gibi davrananlar, Türkiye’nin buna hakkı ve gücü olmadığını iddia edenler çıkacaktır. “Size ne, niye karışıyorsunuz” denecektir. Bu tür ifadeler Türkiye’yi Irak’taki çıkarları konusunda bir komplekse sokmamalıdır. Türkiye’nin nasıl bir Irak ortaya çıkacağı ile ilgili önemli, meşru ve kalıcı çıkarları vardır. Türkiye emperyal bir güdü ile değil, savunmacı bir güdü ile baktığında Irak’ın geleceğinin – hadi bir klişe ile ifade edelim – sadece Iraklılara bırakılamayacak kadar önemli olduğunu görmektedir.

“Kırmızı çizgilerin aşılması” ve Süleymaniye olaylarının, başka şeylerin yanında, Türkiye’nin gerektiğinde bağımsız hareket etme iradesi, kendine duyduğu güven ve çıkarlarını sınırlarının ötesinde çizme isteğine yapılmış hareketler olması muhtemeldir. Ankara “kırmızı çizgilerinin” aşılmasına ve Süleymaniye olayına yeterince güçlü ve hızlı bir tepki verememiş olmanın ezikliği içindedir ki, aslında diğerleri için en tehlikeli aktörler de bunlardır. Bu iki olayda kendi performansından yeterince memnun olmayan Türkiye takip edecek benzer bir krizde bu sefer sert, ani, orantısız ve kontrolsüz bir tepki verebilir. Robert Jervis de, bir önceki krizde geri adım atan aktörlerin, eğer bu durum yapısal bir sınırlılıktan ya da güçsüzlükten kaynaklanmıyorsa, takip eden krizde bir önceki zayıf tepkisinin bir trend değil anomali olduğunu kanıtlamak için – genelde karşı tarafın beklentisinin aksine- geri adım atamayacağı, ön almaya çalışacağı ve orantısız bir tepki verebileceğine işaret etmiştir. Diğer aktörler Ankara’nın belki önceden “gözlerinde büyüttükleri” kadar ciddi ve önemli bir oyuncu olmadığını, oldu bittiler, salam taktikleri, gizli ve açık tehditler ve “kol bükmelerle” “yola getirilebileceğini” düşünebilirler. Türkiye, böyle düşünmenin yanlış olabileceğini ve olayları iki tarafa da zarar verebilecek noktalara taşıyabileceğini, güçlü ve inandırıcı bir sesle, en üst düzeyde, tekrar tekrar, değişik kanallardan ve arkası somut jestlerle desteklenmiş bir şekilde ifade etmelidir.

Türkiye kısa vadeyi de kapsayan bir dönemde Irak’a askeri olarak müdahale etme durumu ile kalabileceğini hesap etmeli ve bu yönde hazırlıklı olmalıdır. Hangi durumlarda, nereye, hangi büyüklükte güç projekte edilmesi gerekebileceği, bunun için gerekli askeri kapasite, diplomatik hazırlık, organizasyonel altyapı gibi konularda senaryo, simülasyon, tatbikat, trend analizi ve istihbarat çalışmaları yapılmalıdır. “O gün” geldiğinde/gelirse Türkiye bu konuda hazır ve otomatik olarak uygulanacak olmasa da üzerinde düşünülmeye başlanacak askeri planları olmadan yakalanmamalıdır. Güç kullanma konusunda böyle bir gereklilik belki hiç ortaya çıkmayabilir ya da Türkiye’nin karşı aktörlere ileteceği kararlılık, yeterlilik ve hazırlıklılık (readiness) sinyalleri diğer aktörler tarafından doğru algılanarak bu gerekliliği ortadan kaldırabilir ya da erteleyebilir. Türk istihbarat ve askeri planlamacıları bu yönde planlara öncelik vermeli ve kaynaklarını bu amaca hasretmelidir. Şu iddia edilebilir ki, Kürtlerin bir devlet kurması ile aralarındaki en büyük ve belki de tek ciddi engel Türkiye’dir. Bu hiç de gurur duyulacak, imrenilecek ve hoşlanılacak bir durum değildir ama uluslararası politika bazen devletleri böyle zor ve gerekli görevlerle baş başa bırakabilmektedir. Amerika’nın Irak’taki varlığının Türkiye’nin tek taraflı bir adım atmasını çok fazla zorlaştıracağı doğrudur ama bunu tamamen imkansız hale getirdiğini düşünmek bizi bir tür gevşekliğe ve tevekküle sürükleyebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Aralık 26, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 26 Aralık
Iraklı Kürtler - 2

Iraklı Kürtlerin anayasa tasarısı nihai ya da ona yakın bir pozisyonu mu yansıtıyor, yoksa Bağdat’taki yönetim üzerindeki güçlerinin bir kısmından vazgeçmeyi bir pazarlık marjı olarak mı saklamaktadır? Mevcut tasarı hem kendi işlerine diğer Iraklıları sokmaya yanaşmazken, bir yandan Bağdat’ta ciddi bir rol sahibi olmayı amaçlamakta, hem de coğrafi olarak maksimalist bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kürtler ne bunun ne de buna yakın bir şeyin hemen hiç kimse tarafından kabul edilmeyeceğini biliyor olmalıdırlar. Acaba bu noktada doğacak bir tıkanıklığı “o zaman bize eyvallah” diyebilmek için kullanmayı umuyor olabilirler mi? Kürtlerin attıkları bu anayasa hamlesi, uluslararası diplomatik arenada en becerikli Irak’lı etnik grup oldukları yönünde zaten var olan imajı daha da güçlendirecek türdendir. Iraklı Kürtler “ön alarak,” tartışmanın parametreleri belirlenirken esas ya da önde gelen referans noktasının kendi taslakları olmasını sağlayabilirler. Iraklı Kürtler, bazı “Türk büyüklerinin” sık sık –ve sonuçta Türkiye’yi zihinsel anlamda uyuşturan şekilde- garip bir zevkle tekrarladıkları gibi hala büyük ölçüde aşiret toplumu olsalar bile, yurtdışındaki geliştirdikleri ilişkiler ve kurdukları şebekeler, en azından son dönemde diplomatik zamanlama konusundaki performansları, “üstyapı” ve elitler itibariyle önemli bir aşama içinde olduklarını düşündürtmektedir. Artık karşımızdakileri küçümsemek yerine gösterdikleri performansa saygı duymak ve bunun gerektirdiği ciddiyet ve konsantrasyonu göstermek zorundayız. Bu da sadece “Kerkük Türk’tür Türk kalacaktır” gibi sloganların arkasına gizlenmenin yerine, diplomatik alanda, anayasanın şekillenmesi konusunda, ekonomik konularda, argüman üretme ve geliştirme konusunda, istihbarat açısından daha yaratıcı olmayı gerektirir.

Iraklı Kürtlerle Türkiye arasında bir irade mücadelesi zaten var olduğu gibi zaten olması da gerekir. Türkiye açısından Iraklı Kürtler düşman değildir ama rakiptir ve başka bir coğrafya da yaşıyor olsalar sempati duyulabilecek bağımsızlık istekleri Ankara için potansiyel bir problem kaynağıdır. Bu iki aktörün Irak tasavvurları arasında ciddi farklar vardır. Bu farkı küçümsemek, yok saymak, gereksiz ya da yanlış bulmak, ancak bunun nedenleri, şimdiye kadar olandan faklı olarak, ayrıntılı ve inandırıcı bir şekilde ortaya konabilirse mümkün olabilir. Türkiye’nin Irak’ta Kürtlerinki ile uyuşmayan ama diyalog, mütevazilik ve rasyonellik yolu ile uyuşabilecek çıkarları vardır. Statükonun kendinden menkul –ama sınırsız da olmayan- bir meşruiyeti vardır ve Kürtler kendi taleplerine karşı koyan Türkiye’nin bakışının tamamen temelsiz olmadığını görmelidir. Bölgenin ama özellikle Türkiye’nin hızlı ve radikal bir değişime tahammülü yoktur. Burada daha önce de belirtildiği gibi Türkiye’ye “kendi evini düzene koyma” fırsatı vermeyecek kadar hızlı gelecek bir değişim isteği Türkiye açısından direnç görecektir. Kürtler sabırsızlıklarına ket vurmalı, aşırı taleplerden kaçınmalı, bugünkü durumu son on yılda kazandıkları kazanımları arttırmak için kaçırılmaması gereken bir “fırsat penceresi” olarak değil, o kazanımların bir kısmından ödün vererek meşrulaştırmak gerektiğini görmelidirler. Olayların istenmeyen ve önceden tahmin edilemeyecek mecralara savrulmaması için herkese bir rol düştüğü doğru ise de, öyle olmadığı halde son düzlüğe girdiklerini düşünerek erken ve aşırı hamleler yapmaktan kaçınması gereken Kürt liderlerin göstermesi gereken sorumluluğun önemi her şeyden fazladır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Aralık 25, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 25 Aralık
Korku ve Dış Politika

Endişe, kötümserlik, “her şeyden nem kapmak,” bazen gösterilmek istenenin aksine, Türkiye’ye özgü bir dış politika bakışı değildir ve -bir ölçüde ama tamamen değil- AB üyeleri hariç, dış ve güvenlik politikalarının evrensel temelini oluşturan “sabitlerindendir.” Bu, başkalarının sürekli Türkiye’nin “kuyusunu kazdıkları” anlamına gelmez ama bunu yapıp yapmadıklarını kesin olarak bilemeyeceğimiz ve bu nedenle de kötümser ihtimalleri hep hesaplarımızın baş köşesinde tutmamız gerektiği anlamına gelir. Kötümserlik dış politikanın belki ilkel ama hala geçerli, meşru ve gerekli bir unsurudur. Türkiye’de kötümserliğe hak ettiği entelektüel saygınlığı tekrar kazandırmak gerektirmektedir.

Çok sık tekrarlanan ama bu nedenle daha az da doğru olmayan bir klişe ile belirtmek gerekirse, Türkiye’nin yaşadığı bölge kötümser ve ihtiyatlı olmanın gerekli olduğu bir bölgedir. Buna Türkiye’nin Batı ile yüzyıllardır yaşadığı inişli çıkışlı ilişki, Batı ile kültürel farklılıkları, Türkiye’nin milli devlet olma evrimini henüz tamamlayamamış olması, Türkiye’nin yaşadığı bölgenin Batı tarafından yoğun ve sorunlu bir şekilde penetre edilmiş olması, Türkiye’nin Batılı ülkelerle arasındaki asimetrik bağımlılık ve ekonomik güç farklılığı, Batı’nın son elli yıldan farklı olarak artık Türkiye’ye tolerans ve muafiyet göstermeyebileceği gibi faktörler de eklenince başkalarının niyetlerinin göründüğünden, göstermek istediklerinden farklı olabileceğinden şüphelenmek ya da ille öyle değilse dikkatsizce atabilecekleri bazı adımların Türkiye için çok ciddi ve geri çevrilemez olumsuz sonuçları yaratmasından çekinmek yanlış bir şey olmayabilir.Yanlış olan ise korkunun etrafı ayrıntılı takip etmek, olanları analiz etmek, gerekli adımları atmak için organize olmak ve inisiyatif almak için gerekli olan algı ve zihni melekelerin felç olmasıdır.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Aralık 24, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanızz lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 24 Aralık
Irak’lı Kürtler

Iraklı Kürtler bu ülkedeki diğer gruplara güvenmemek için anlaşılır bazı nedenlere sahip olabilirler. Ama Kürtlerin son bir yıl içindeki tavır ve politikaları da Türkmenler ve Araplara güven telkin etmemektedir. Kürtlerin mevcut tutumu,Yugoslavya’da hep başat konumda olmuş Sırplar’dan ciddi bazı farklılıklar taşısa da, “nerede Sırp varsa orası Sırbistan’dır” söylemine yakın bir çizgiyi kendilerine uyarladıkları endişesi yaratmaktadır. Kürtler’e Kürt oldukları için ya da Türk olmadıkları için değil, mükemmel olmasa da on yıllardır alışılmış bir düzeni – haklı ya da haksız nedenlerle, doğru ya da yanlış şekilde- değiştirmeyi arzuladıkları için frenlemeye çalışmak Ankara için meşru ve sanılanın aksine imkansız olmayan bir politika seçeneğidir. Sert, “şahin” ama altı ve arkası doldurulmayan politikaların alternatifi teslimiyet, yılgınlık, suçluluk duygusu veya “paralize olmak” değil; istihbarat, diplomasi, askeri güç, ekonomik güç, “bilgi operasyonları,” kurumlar arasında koordinasyon gibi unsurlardan oluşan bir strateji üretmektir. Türkiye’nin K. Irak’taki kendi adına olumsuz ve riskli gelişmeleri artık engelleme ve etkileme gücü olmadığı ve hatta bu yönde bir fırsatın hiç olmadığı, artık yapılacak tek şeyin Iraklı Kürtlerin taleplerini kabullenmek ve hatta desteklemek olduğu iddiası doğru değildir. Türkiye, önlemek için artık/şu an yeterince destek olmadığı düşünülebilecek federasyon yönündeki gelişmeleri engelleyemeyecekse ya da engellemek istemiyorsa, tamama yakını Kürtlerden oluşan bölgelerin Kürt bölgesi olması, ama Türkmen ve Arapların önemli sayıda oldukları ya da çoğunluğu oluşturdukları bölgelerin Bağdat’a bağlı olması şeklinde bir formülü –belki direk değil ama dolaylı olarak- gündeme getirebilir:

Türkiye’nin K. Irak’taki istihbarat altyapısının çok zayıf olduğu, Kürt grupların attıkları –aslında her zaman çok gizli de olmayan- adımlarının önceden haber alınamadığı ve buna karşı hazırlıkların yapılamadığı, Türk istihbaratının bu yönde daha aktif olma konusunda siyasi irade tarafından yeterince güçlü bir şekilde yönlendirilmediği görülmektedir. Türkiye bölgeye yönelik haber alma, insani ve elektronik istihbarat altyapısı oluşturma, psikolojik operasyonlar düzenleme, propaganda ve tanıtım faaliyetleri yapma, gerek Kürtler gerekse diğer Iraklılarla diyalog ve işbirliği içine girme, Irak’ın geleceği ile ilgili vizyonuna yerel ve uluslararası taraftarlar bulma gibi konularda şimdiye kadar olduğundan daha yüksek bir performans göstermek zorundadır. Türk medyası da sürekli dört-beş Kürt lideri ekranlara taşımanın yanında, “sokaktaki Kürt’ün” hayatını; son dönemde bu hayatta ne gibi değişiklikler olduğunu; Kürtlerin dünyaya bakışında neyin nasıl değiştiğini; okullarda ne öğretildiğini, kahvelerde ne konuşulduğunu; Kürt grupların ABD, AB, İsrail, İran ve Araplarla ilişkilerinin şekil ve düzeyini; mülteci kamplarında hayatın nasıl olduğunu; Iraklı Kürtlerin televizyonda ne seyredip gazetede ne okuduğunu; Türkiye’ye nasıl baktığını; Iraklı Kürtlerin ekonomik durumunu ve gelir kaynaklarını; Barzani-Talabani ikilisinin gücünün kaynaklarını ve bunu kullanma biçimlerini; bu iki aşiret liderinin diğer aşiretlerle ve Kürt milliyetçiliği ile ilişkilerini; Türkiye bağımlılıklarının düzeyi ve geleceğini; hangi devlet aygıtlarını nasıl kurduklarını, bu konudaki başarıları ve eksiklerini; içlerindeki azınlıklara nasıl davrandıklarını; askeri güçlerini; Türkiye’deki Kürtlerle ilişkilerini; PKK’ya genel bakışlarını ve bu örgütle işbirliği ve çelişkilerini; Iraklı Kürt aydınların kimler olduğunu, hangi konularda ne düşünüp ne yazdıklarını; Kürt liderlerin karar alma yöntem ve mekanizmalarını ve Türkiye ile bir uzlaşmaya açık olup olmadıklarını Türk kamuoyuna yansıtması gerekir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)



Salı, Aralık 23, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

Askerî Alanda Devrim - Askerî Bir Senfoni
Şanlı Bahadır Koç·


ABD’nin dış politikasının militarizasyonu ile askerî güç, ABD dış politikasının giderek daha önemli bir unsuru olmaktadır. Buna ABD’nin tehdit algılamalarındaki değişiklik kadar rakipsiz askerî gücü kullanmasının kolaylaşması ve ucuzlamasının, buna alışmasının, bunun sonuç verdiğini görmesinin neden olduğu söylenebilir. Bu gücün büyüklüğü kadar kalitesi, hızla konuşlandırılabilmesi, fazla kayıp vermeden başarıya ulaşılması -en azından geleneksel savaşta- Amerikan askerî gücü karşısında durulamayacağı şeklinde genel bir izlenim oluşturmaktadır. Bu yazıda geniş fırça darbeleri ile Amerikan askerî üstünlüğünün kaynakları, bu üstünlüğün geleceği ve genelde ABD'nin öncülüğünde ve hatta tekelinde gerçekleşen ve Donald Rumsfeld tarafından savunma politikasının merkezine oturtulan Askerî Alanda Devrim[1] (Revolution in Military Affairs - RMA) kavramının unsurları, mevcut ve muhtemel sonuçları ve özellikle Irak harekatındaki uygulaması analiz edilmeye çalışılacak ve bazılarınca Amerikan güvenlik politikalarını ve hatta genel olarak savaşın ve uluslararası ilişkilerin doğasını etkileyebilecek ve hatta değiştirebilecek olan ve Türkiye’de ne yazık ki yeterince konuşulmayan bu gelişmelerin kavramsal boyutta tartışılmaya başlamasına katkıda bulunmaya çalışılacaktır[2].



Washington’un askerî alandaki bu üstünlüğü sadece sayısal değil aynı zamanda nitelikseldir. ABD askerî alanda dünyada yapılan harcamaların yarısını yaptığı gibi, bu konuda yapılan araştırma geliştirme harcamalarının yüzde seksenini de tek başına gerçekleştirmektir. Amerikan askerî gücünün kaynakları sahip olduğu ileri silah sistemlerinde olduğu kadar bu sistemleri doktrinlere, eğitime, planlamaya ve düşünüş biçimine başarılı bir şekilde entegre etmesinde yatmaktadır. Yeni ve muhtemel tehditler, yeni angajman alanları, yeni silah sistemlerinin geliştirilmesi, ABD’nin üstün yönlerinin savaş alanına yansıtılarak askerî doktrine hızla entegre edilmektedir. Pentagon bu teknolojileri uygulama, geliştirme, kullanma, ve askerî doktrin ile yeni teknolojiler arasında oldukça başarılı bir ilişki kurmayı amaçlamaktadır. Etkileyiciliği bizi kullanılma amaçlarına karşı eleştirel olmayan bir hayranlığa götürmemesi gereken bu üstün askerî gücün Irak’ta yaşadığı problemler onun sınırları, eksiklikleri ve yumuşak karnı olduğunu gösterse de, bu durum bizi askerî alanda ABD ile dünyanın geri kalanı ile arasında açılan farkı yadsımamıza neden olmamalıdır.


RMA kavramı teknolojik alanda değişimden çok daha fazlasını içermektedir. Devrimin üç boyutu olduğu iddia edilebilir: 1) Teknolojik, 2) Bürokratik-örgütsel, 3) Stratejik-doktrinel. Teknolojiyi üretmek kadar, bu teknolojiyi en iyi kullanabilecek bireyleri eğitmek ve organizasyonu kurmak ve stratejiyi buna göre yenilemek de önemlidir. 1996 yılında yayınlanan Joint Vision 2010 Amerikan ordusu için dört temel kavramsal hedef ortaya koymuştur. Bunlar: 1) Hakim Manevra (Dominant Meneauver), 2) Kesin Angajman (Precision Engagement), 3) Kuvvetlerin korunmasına ve güvenliğine üst düzeyde önem vermek (Tam Boyutlarda Koruma - Full-dimensional Protection), 4) Talep ve kullanıcı (“müşteri”) temelli bir lojistik sistemi (Odaklanmış Lojistik - Focused Logistics). Joint Vision 2020 bunlara “Tüm Boyutlarda Hakimiyet” - Full-spectrum Dominance[3] kavramını etkilemiştir.

RMA’nın Unsurları – Bu yeni düşüncede artık tek bir cephe hattı yoktur. Hatt-ı hücum yoktur, sath-ı hücum vardır, o satıh da tüm dünyayı, enformasyon, algı ve psikolojik boyutlarını ve hatta uzayı içermektedir. Amerikan silahlı kuvvetlerinin yaşadığı mevcut devrimin bilgi üstünüğü, hız, manevra, kesinlik, öldürücülük, “müşterek savaşma” (Jointness),”şok ve dehşet” ya da “etki temelli operasyonlar”, esneklik, özel kuvvetlerin yoğun kullanımı, ileri konuşlandırma (forward deployment), “inter-operability”, sivil-asker işbirliği gibi unsurları olduğu söylenebilir.


Bilgi Üstünlüğü - RMA’nın en temel ve diğer unsurları mümkün kılan öğesi bilgi üstünlüğüdür. ABD bilgisayar, uydu ve iletişim teknolojisindeki ilerlemelerle gelen C4ISR (command, control, communications, computers, intelligence, surveillance and reconassaince) kavramı ile bir enformasyon üstünlüğü ve hatta hakimiyeti kazanmayı amaçlamaktadır. Bu üstünlük “savaş uzayı” üzerinde düşmanın silahları, askerleri, hareketleri, niyeti, kapasitesi, ihtiyaçları, eksikleri, coğrafî özellikleri, kendi kuvvetlerinin yerleşimi, hareketleri ve ihtiyaçlarını çok iyi takip edebilmeyi amaçlayan bir bilgi-iletişim ”sistemler sistemi” ile mümkün olacaktır. Yeni teknolojiler bu datayı çok hızlı ve bazen eş zamanlı ve etkili bir şekilde anlamlandırma ve işleme konusunda ABD’ye büyük avantajlar vermektedir. Çok sayıda, farklı ve değişik yerlerdeki sensör, vurma gücü ve karar alıcıların bir şebeke halinde birbiri ile bağlanmalarından kaynaklanan bilginin ve bunu cephede savaşan en ileri ve küçük birliklerle paylaşıma açabilmek yolu ile bilgi üstünlüğünü askerî üstünlüğe çevirilmektedir. Bu bilgi üstünlüğü ile beraber her zaman her yerde olmak artık gerekmeyebileceği için düşman komutanlarına göre cephede neler olduğunu daha iyi görmek ve ondan daha doğru ve hızlı kararlar almak mümkün olabilmektedir (Enhanced Situational Awareness). Komutanlar savaş alanını, kendi kuvvetlerini ve düşmanın hareketlerini çok kısa zamanda ve hatta bazen anında takip edebilmekte, kendi kuvvetlerine anında iletebildikleri emirlerle hakim olabilmekte ve bu emirlerin nasıl uygulandığını anında takip edebilmektedir. Bu süreçle beraber savaş sanatı ya da biliminin binlerce yıldır değişmeyen ve doğruluğu tekrar tekrar kanıtlanmış “sabitlerinin” yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, bunların gelecekte aynı derece ve şekilde doğru olmaya devam etmeyebileceği ve hatta şimdiden değiştiği iddia edilmektedir. Devrimin savaşın doğasında olan sisi kaldırarak onu bilgi hakimiyetini sağlayan taraf için daha “şeffaf” yapmak gibi bir sonucu olacağı, savaşın artık kimin nerde ne yaptığı tespit edilmesi zor bir kaos değil, “yukarıdan izlenebilen” bir spor haline geleceği iddia edilmektedir.


Hız – Amerikan ordusunun bilgi ve komünikasyon alanında sağlanan gelişmelerin sunduğu avantajları hakkı ile değerlendirebilen, düşmanın savaş alanı ve savaşan kuvvetler hakkında bildiğinden çok daha fazlası bilindiği için nerede cephe hattının gerisine sarkılabileceğini “gören” ve buraya hızla manevra yapabilen bir ordu olmasını isteyen Donald Rumsfeld, özellikle karacı generallerin direnişine rağmen Amerikan ordusunu “hafifletmek” ve çevik hareket edebilmesini engelleyeceğini düşündüğü Crusader top sistemi gibi programları eski moda olduğu gerekçesiyle sona erdirmek istemiştir[4]. Düşmandan daha hızlı hareket etmenin getirdiği inanılmaz avantajlar bulunmaktadır. Tommy Franks’in dediği gibi “hız öldürür – düşmanı öldürür.” Hızın önemi sadece ve öncelikle silahların, örneğin tankların ve taktik helikopterlerin hızlanmasından değil, savaşın gidişatı ile ilgili önceden hayal bile edilemeyecek kadar hızlı ve kesin bir bilgiye ulaşmanın verdiği avantajla da kendini göstermektedir. Hızla taktik değiştirebilme ve bilgi üstünlüğünün sunduğu fırsatları vakit kaybetmeden kullanabilme yeteneği, Irak savaşında en belirleyici faktörlerden biri olmuştur[5].



Sürpriz, savaşın yeni değil eskimeyen bir unsurudur. Irak ordusu Amerikan kuvvetlerinin bu kadar hızlı ilerlemesini beklememişti. Amerikalıların doktrinde yerini “Hakim Manevra” olarak alan hızı Iraklıları demoralize etmiş, onlara geleneksel anlamda cevap verme fırsatı bile bırakmamıştır. Köprüleri dahi yıkmadan geri çekilmelerinin esas nedeninin hızın ve sürprizin yarattığı “afallama” olduğu iddia edilmektedir. Hayalet (Stealth) teknolojileri de düşmana kendini göstermeden vuruş imkanı sağladığı için sürpriz unsurunu güçlendirmektedir. İnsansız uçaklar, iyi eğitimli özel kuvvetler, ileri bilgisayarlar ve uydu sistemlerine sahip olınabilir. Ama bunlar bir araya uyumlu bir şekilde getirilmezse -ki bu söylemesi gerçekleştirmekten çok daha zor bir şeydir- bunların etkisi sınırlı olacaktır. Sensörler, kara alıcılar ve silahlar arasında eş zamanlı ve üç yönlü bir bilgi akımı sağlayan şebeke merkezli savaşla baraber (Network Centric Warfare)[6] eskiden sırayla atılan karmaşık adımlar artık aynı anda koordineli, bir şekilde atılabilmektedir.



Doktrinde yerini “hakim manevra” olarak alan hız faktörü ortaya yeni fırsatlar çıkarmaktadır. ABD hızlı hareket ederek tek bir cephe hattı yerine, kendi belirlediği birbirinden fiziksel olarak ayrı bir çok cephede (non-contiguous battlefield) savaşma imkanı kazanmaktadır. Derin operasyonlarla veya düşmanın zayıf olduğu ve hatta belki de boş bıraktığı noktalara onun oraya destek sağlmasına fırsat vermeden saldırma imkanı kazanmaktadır. Irak savaşında bunun etkileyici bir örneğine tanık olunmuştur. Hız, kesinlik ve yüksek ateş gücü ile birleşince düşmanın “gözlerini kör etme” potansiyeli taşımaktadır. Hız faktörü, kendisini konuşlanmada, manevrada ve savaşın temposunda göstermektedir. 1990-91’de 7 ay süren konuşlanma, 2003’te üç ayda gerçekleşmiştir. ABD Irak’ta yapılan son savaşta birincisindekinin yaklaşık dörtte biri kadar asker kullanarak, yarısı kadar zamanda, 7’de bir kadar cephane ile birinciden çok daha büyük bir amaç (Kuveyt’ten Irak askerlerini çekmek/Irak’ı işgal etmek) gerçekleştirmiştir[7]. Hız, kesinlik ve enformasyon üstünlüğünün kütlenin (mass) yerini tutacağı düşünülmektedir. Kütlenin hızı azalttığı ve ona olan ihtiyaç azalırsa kayıpların daha az olacağı ve sivillerin de daha az zarar göreceği düşünülmektedir.

Jointness - Askerî gücün değişik unsurları ve birimleri bir şebeke haline getirildiğinde şebeke halinde savaşmayan hasımlara karşı daha başarılı olmaktadır. Jointness, askerî gücün değişik kuvvet ve birimlerinin aynı anda, koordine, senkronize ve simültane bir şekilde ve hatta iç içe ve istihbaratlarını entegre ederek savaşmasına tekabül etmektedir. Irak harekatında Amerikan silahlı kuvvetleri teknoloji, eğitim, taktik, kumanda ve kontrol sistemlerinde yaşadığı gelişmeyi sergileme imkanı bulmuştur. Harlan Ullman bu savaşı “müşterek savaşın” (Joint Warfare) ilk gerçek örneği olduğunu belirtmiştir. Bu kavram 1991 yılında hava, kara ve deniz operasyonlarının, birbirlerini engellemeden ve zarar vermeden yapılması iken son savaşta bunlar sadece uyumlu değil aynı zamanda birbirlerini besleyen bir sinerji ile gerçekleşmiştir. Şebeke haline gelmiş sistemler, ateş gücünü tam istenen zaman ve yere odaklama imkanı vermektedir.

Kesinlik – Uzaktan, kendini tehlikeye atmadan ve sivillere zarar vermeden ya da geçmiştekine oranla çok daha az “yan zayiat” (Collateral Damage) ile istediği hedefi kesin olarak vurabilen silahların askerî sonuçları devrim niteliğinde olabilir. 1991’deki savaşta hedefi kesin olarak vuran bombaların oranı yüzde 8 iken 2003’te bu oran yüzde 66’e ulaşmıştır.Yerdeki özel kuvvetlerin koordinatlarını kesin olarak saptadığı ve lazerlerle uçaklara işaret ettikleri hedeflere yapılan kesin vuruşlar Afganistan ve Irak’ta çok etkili olmuştur. Ancak bu silahların kendilerinden ya da kullanıcılarından kaynaklanan nedenlerle istenen başarıyı sağlayamadığı zamanlar olabilmektedir[8].


Özel Kuvvetlerin Yoğun Kullanımı – Özel Kuvvetler düşmana gizlice sokulabildikleri, onun içine ve cephenin çok gerisine sızabildikleri, yerel bilgi (dil, kültür, psikoloji vs.) donanmış oldukları ve küçük birimlerden oluştuklarından çevik oldukları için Amerikan ordusuna geniş imkanlar sunmaktadır[9]. İleri istihbarat, keşif ve hedef gösterme gibi görevler de üstlenen küçük, kendi başının çaresine bakabilen, öldürücü birimlerden oluşan özel kuvvetler Irak ve Afganistan’da çok yoğun ve başarılı bir şekilde kullanılmıştır[10]. Donald Rumsfeld Özel Kuvvetlerin daha yaratıcı şekillerde kullanılması gerektiğini düşünmektedir. 2004 askerî bütçesinde Rezervlerle beraber sayısı 47 bine ulaşan Özel Kuvvetler’e 6.5 milyar dolar ayrılacaktır ki bu, 2003 rakamlarına göre yaklaşık üçte birlik bir artışı ifade etmektedir. Ancak bu elit kuvvetin sayısını artırmanın belli bir noktadan sonra ancak kaliteden feragat edilerek gerçekleşebileceğine dikkat çekilmektedir[11].



“Şok ve Dehşet” kavramı bazen yanlış şekilde anlaşıldığının aksine, düşmanı sınırsız yıkım ile değil, onda en çok etki yaratma amacıyla özel olarak seçilmiş hedefleri çok hızlı şekilde vurmayı ifade eden bir kavramdır. Olabildiğince çok insan öldürerek geride kalanları korkutmak değil ama olabildiğince hızlı, şaşırtıcı, koordineli bir ateş gücü ile saldırmayı amaçlanmaktadır. Savaşın ikinci günü Bağdat’ta gerçekleşen, ama savaşın planlanandan bir gün önce Saddam’a yönelik bir son dakika operasyonu düzenlenmesi nedeni ile yarattığı etki kısmen azalan hava saldırısı buna bir örnek olarak gösterebilir. Irak’ta savaşın ilk safhasında olduğu gibi düşmanın Amerikan askerî üstünlüğüne ikna olması ile belki de gerçek anlamda savaşmayı gerektirmeden amaçlara ulaşmak mümkün olabilecektir.


İleri Konuşlandırma - Her yere en kısa zamanda güç projekte edebilme yeteneğine (global reach) ve 48-72 saat içinde dünyanın hemen her yerine başka ülkelerin hayal bile edemeyeceği büyüklük ve kapasitede askerî güç projekte edebilme kapasitesine sahip olmak ABD için çok önemli bir avantajdır. Normal zamanlarda bakımını sınırlı sayıda askerin yürüttüğü ama kriz anlarında hızla çok daha büyük sayıda Amerikan askerî gücünü kabul edebilecek, silah, cephane ve diğer lojistik ihtiyaçların depo edildiği, Charles Krauthammer’in deyişiyle, “San Diego gibi okyanustaki o güzel küçük noktalar” Amerikan ileri üs, tesis ve ara istasyonları Amerikan askerî gücünün önemli başka bir unsurudur. Pentagon’da dönüşümden sorumlu birimin başındaki Amiral Crebowski Amerikan ordusunun giderek daha “seferî” (expeditioanary), deniz aşırı ve geçici olacağını belirtmektedir[12]. ABD’nin yeni dönemde küçük, hafif, ve “kolay taşınabilir” üslere ağırlık vermesi beklenebilir. Böylelikle ABD siyasî bağımlılık yaratmayan, birinden diğerine kolayca geçilebilen, böylece hiç bir ülkeye bağımlı kalınmayan yeni bir üs yapısına geçerek siyasî anlamda seçeneklerini artırmayı amaçlamaktadır[13].


Güç Planlaması (Force Planning) – Savunma alanında yapılan ArGe çalışmaları ile doktrinel çalışmalar birbiriyle uyumlu ve hatta entegre ilerlemektedir. “İleride bize ne tür tehditler olabilir ve bu tehditleri ne tür kuvvet yapıları, silah sistemleri ve personelle bertaraf edebiliriz?” sorusu sorulmaktadır[14]. ABD’nin nerede, ne zaman, hangi büyüklükte, hangi yapı ve kabiliyette güç bulundurması gerektiği sorusu cevaplanırken yapılan planlamalarda belirsizlik ve sürpriz faktörü giderek daha fazla yer tutmaktadır. Bu durum geleceğin belirsiz olduğu ve mutlaka önceden tahmin edilemeyecek tehditler ortaya çıkacağı düşüncesinden hareketle sadece spesifik tehditlere karşı değil, ortaya çıkabilecek her türlü tehdide karşı tüm boyutlarda üstünlük sağlamayı amaçlayan çok ihtiraslı ve bir anlamda yayılmacı bir stratejiye geçişi temsil etmektedir.


Globalleşme ile beraber başka bir çok konuda olduğu gibi savunma konularında da verimliliği artırmak, maliyetleri düşürmek, performansı yükseltmek ve sivil-askerî işbirliğini geliştirmek bir zorunluluk haline gelmektedir. Açık tartışma ortamının, sadece üst düzeyde değil orta ve hatta alt düzeylerde yenilikçi düşünürlerin varlığının RMA’yı gerçekleştirmek için elzem olduğu iddia edilebilir[15]. Bu dönüşümle beraber, orta düzey komutanlara daha fazla inisiyatif tanıma, profesyonelleşme ve uzmanlaşma, daha küçük birimlerin oluşması gibi gelişmeler yaşanmaktadır. Askerî konularda teknolojinin, bilginin, analizin, eleştirel düşüncenin ve hızın önemi artmaktadır. Askerî kurumlarda yatay örgütlenme ve iletişimi teşvik eden ve hatta zorlayan RMA, hemen her yerde olması beklenebileceği gibi ABD’de de yerleşik askerî kültürü zorlamakta, hiyerarşiye ve ritüellere dayalı eski askerî kültür yerine, bireyselliğe, bilgiye ve “sonuç almaya dayalı” yeni bir askerî kültürün doğumuna neden olmaktadır.[16]



Eleştiriler - Irak’ta savaşın bitmesinden sonra ve özellikle son bir kaç ayda yaşanan askerî direniş ABD’nin savaş sonrası dönemde, düşük yoğunluklu savaş konusunda ciddi problemler yaşayabileceğini göstermektedir. RMA ile gelen teknolojiye fazlasıyla dayalı bu askerî yapıyla ilgili olarak çekince, eleştiri ve endişesi olanlar da yok değildir.[17] Özellikle uzay temelli teknolojilerin hep ABD’nin tekelinde kalmayacağı ve diğer devletlerin de -belki ABD kadar ileri olmasa bile- söz konusu teknolojilerin bazı versiyonlarına sahip olabileceği dile getirilmektedir. Ayrıca bu olmadan da devletler ve diğer aktörler Amerikan gücüne karşı asimetrik stratejiler gerçekleştirebilirler. Ayrıca yüksek teknolojiye odaklanan Amerikan ordusunun savaşı kazanırken –bazılarına göre neredeyse mükemmel denilebilecek- üstün bir performans sergilemiş olmasına rağmen, aynı başarıyı savaş sonrası dönemde de gösterdiğini söylemek zordur. Savaşlar pahalı ve üstün teknoloji ile kazanılsa da savaş sonrası dönemin de kazanılması için insan merkezli ve emek-yoğun yeteneklerin gerektiği açıktır. Savaş için yapılan planlama, yatırım ve eğitimin, savaş sonrası istikrar ve yeniden inşa dönemi için gerçekleşmediği görülmektedir. Bu noktada bir öngörü, planlama, hayal gücü, yatırım ve ciddiyet eksikliğinden bahsedilebilir. Amerika’nın ülkeleri yenme, onlara boyun eğdirme konusunda gösterdiği başarıyı bu ülkeleri işgal etme ve rehabilite etme konusunda gösterememesi, Irak’tan sonra aynı türden bir operasyonun kısa vadede gerçekleşme ihtimalini azaltmaktadır. Teknolojiye aşırı bağımlılık bazı asimetrik stratejilere karşı “aşil topuğu” olabilir. Uydulara aşırı bağımlılığın potansiyel bazı riskleri vardır. GPS gibi sistemler çok da zor ve pahalı olmayan şekillerdeki karşı önlemlerle, çalışmaz ya da idealden uzak performans gösterir hale getirilirse Amerikan ordusu bundan ciddi derecede olumsuz etkilenebilir. Ayrıca uydular değişik saldırılara açık olabilir. Çin ordusunun bu konuda çalışmalar yaptığı iddia edilmektedir[18]. Füze savunma sisteminin de, asıl olarak uyduları korumaya yönelik sistemler için gündeme getirildiği düşünülmektedir.



Teknolojinin savaşın doğasındaki belirsizlikleri tamamen değilse de kısmen azalttığını düşünen Amerikalılar, başka bir çok konuda olduğu gibi savaş konusunda da teknolojinin zorlu konuları çözmek için büyük ölçüde yeterli olabileceği şeklinde Avrupalılar’ın çocukça olduğunu düşündükleri bir iyimserliğe sahiptirler. Teknoloji bu sürecin en önemli unsuru olabilir ama kesinlikle her şeyi değildir. Teknoloji, insan, düşünce ve organizasyonu birbiriyle uyumlu hale getirmek bu devrimin özünü oluşturmaktır. RMA ile savaş ABD için koreografisi özenle yapılmış bir senfoniye dönüşmektedir. Devrimin,Clausewitz’in savaşın sisi (fog of war) kavramının önemli ölçüde aralanmasını sağlayabileceğine ve savaşın artık kimin nerede ne yaptığı tam olarak bilinemeyen bir kaostan çıkıp üzerindeki kontrolümüzün ciddi biçimde arttığı bir “spora” dönüşebileceğine inanmaktadırlar. Bu görüşe ciddi bir şüpheyle yaklaşanlarsa söz konusu gelişmelerin abartılmaması gerektiğine, savaşın karmaşık ve bilinmezlerle dolu bir olgu olmaya devam edeceğine inanmaktadırlar. Edward Luttwak gibi düşünürler de “acaba fazla teknoloji-merkezli olarak savaşmayı unutuyor muyuz” sorusunu sormaktadır[19]. Bu gruba göre savaşın bilgisayarlara yansımayan çok önemli boyutları olmaya devam edecektir. Başkaları ise esas devrimin asimetrik kapasite ve stratejilerde yaşandığını iddia etmektedirler.



Sonuç

Teknolojik alanda yaşanan hızlı değişim kavramsal yeniliklerle birleşerek askerlik alanında ciddi dönüşümlere yol açmaktadır. Türkiye’nin bir yerden bu sürece dahil olması gerektiği açıktır. Bu noktada, söz konusu süreci sadece ya da öncelikle Türkiye için hayal edilemez ileri teknolojik gelişmelerle özdeşleştirmek bu sürece eklemlenmenin imkansız olduğu yolunda yanlış ve son tahlilde tehlikeli bir düşünceye neden olabilir. Bu sürecin düşünce, doktrin, eğitim, silah alımı ve personel politikası, sivil-asker ilişkileri ile ilgili boyutları ıskalanmamalıdır. Diğer bir çok bürokratik yapı gibi gelenek itibariyle entelektüel anlamda muhafazakar olan Türk askerî kültürünün kendisiyle hesaplaşması gerekmektedir. Türkiye’de ne yazık ki özellikle kavramsal olarak yeterince tartışılmayan ve bazı stratejistlere göre Amerikan güvenlik politikalarını ve hatta genel olarak savaşın, uluslararası ilişkilerin doğasını etkileyebilecek ve hatta değiştirebilecek bir gelişme olan RMA’nın Türkiye için çok pahalı bir lüks olduğu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin bunu gerektirmediği ve RMA’nın Türkiye’ye dışarıdan empoze edilmesinin yeni bir silahlanma pazarı yaratma amaçlı olduğu yönünde düşünceler bulunmaktadır. Eğer Türkiye pahalı ya da meşakkatli olduğu için, geç kaldığı için, bu yönde bir siyasi irade olmadığı için, bu devrimi yakalayamıyorsa hiç değilse RMA’yı kavramsal açıdan daha yakından takip etmeli, bu konu üzerine kafa yormalı ve bunu bir şekilde kendine uyarlamaya çalışmalı, RMA’yı yakalayan ordularla savaşmak zorunda kalması ihtimaline karşı taktik ve stratejiler geliştirmelidir. Türkiye askerî alanda deneyler yapmaktan ve mevcut temel kavramları sürekli bir gözden geçirmeye tâbi tutmaktan vazgeçmemelidir. Türkiye gibi ülkeler devrimin teknolojik ayağını geriden takip etmek zorunda olabilir. Ancak önemli olan “öncülerle” aradaki mesafenin çok açılmaması, devrimin teknolojik olmayan doktrin ve eğitim gibi boyutlarında atak olunması, devrimi yaşayan ülkelere karşı asimetrik dahil stratejiler geliştirilmesi ve kapasiteler kazanılmasıdır. Donald Rumsfeld’in de dediği gibi “düşünme, eğitim, talim (exercise) ve savaşma alışkanlıklarımızı değiştiremezsek dünyanın bütün ileri teknoloji silahları bile askerî gücümüzün dönüşmesine yetmez.”[20] Bu sürece, değil uyum sağlamak belki de sadece takip etmek için bile organizasyon yapısı, doktrin, askerî kültür, bütçe, silah ve eğitim programlarında değişim ihtiyacı bulunmaktadır.Adına devrim, evrim ya da dönüşüm de dense bu, tamamen kontrolsüz ya da “kendi başının çaresine bakan bir süreç” değildir. Siyasi ve bürokratik irade tarafından yönlendirilmekte, şekillendirilmekte ve hızlandırılmaktadır. Dönüşüm konusunda Türkiye’de de savunma liderlerine büyük bir sorumluluk düştüğü açıktır. Bu sürece bir yerinden dahil olmak gerektiğinin idrakine varan savunma liderleri karşılaşabilecekleri kurumsal aktif ve pasif direnişe, ekonomik sınırlara, siyasi iradenin konunun değil hayatiyeti varlığından bile haberdar olmayan ilgisizliğine rağmen bu konuda inisiyatifi ele almalıdır.


RMA eldeki silah ve sistemleri daha etkin kullanmayı sağlayan bir platform sunmaktadır. Yukarıda bahsedilen yenilik, kavram ve uygulamaların bir kısmı geçmişte de kullanılmış olabilir. Ancak burada etkileyici olan, bunların hepsinin – ya da çoğunun- aynı anda, yoğun ve başarılı olarak uygulanmasında ve –belki de daha da önemlisi- kurumsallaşmasındadır. ABD için konvansiyonel savaşta düşmandan daha fazla bilgiye sahip olmak ve bu bilgiyi operasyonel üstünlüğe çevirmek, daha hızlı hareket etmek, düşmana yaklaşmadan, ona kendini göstermeden onu vurabilmek, giderek daha yüksek oranda mümkün olmaktadır.

Ancak örneğin gerilla savaşında gerekli olan istihbaratın uydular vasıtası ile elde edilmesi çok zordur. Teknolojiye aşırı bağımlı hale gelmek diğer gerekli bazı yeteneklerin törpülenmesine, göz ardı edilmesine, yeterince ilgi görmemesine neden olabilir. RMA’nın sadece konvansiyonel savaşta değil, barış tesis etme ve koruma, anti-terör[21] ve anti-gerilla mücadelelerde de başarıyla uygulanıp uygulanamayacağı önümüzdeki dönemde Amerikalı askerî düşünürlerin üzerinde düşünecekleri ve “kavram üretecekleri” bir konu olacaktır.


Irak savaşında Amerikan ordusunun kazandığı başarı “askerî alanda devrim” yanlılarının elini güçlendirecek ve özellikle kara kuvvetlerindeki muhafazakar generalleri zayıflatacaktır[22]. Bir süre sonra savaşın ve “savaşçının” artık eskisi gibi olmak zorunda olmadığını ve bunun askerle sivil arasındaki farkı da azaltacağı sonucuna varmak için henüz bir parça erken olsa da, en azından ABD için gidişatın bu yönde olduğu iddia edilebilir. Askerler eğer birer mühendis, yönetici ve operatör olacaklarsa, o zaman “asker” olmanın doğası ve bunun için gereken eğitim de değişecektir denebilir.


Konu İle İlgili İnternet Siteleri


Pentagon’un ‘Dönüşüm’ politika, program ve proje sayfası - http://www.dod.mil/transformation



Pentagon Şebeke Merkezli Savaş sayfası- http://www.defenselink.mil/nii/NCW


The RMA Debate - http://www.comw.org/rma/ -





--------------------------------------------------------------------------------

· ASAM ABD Masası, Araştırmacı



[1] Askerî alandaki değişimin devrimsel mi yoksa evrimsel mi olduğu tartışılmaktadır ama belki de bu sadece semantik bir tartışmadır. ‘Devrim’ kelimesinin kullanılması, değişimin sadece ya da ille hızlı olacağı anlamına gelmeyebilir. Bu ifadenin kullanılması değişimin köklü olacağı, yeni savaş metotlarının eskilere oranla çok daha etkili olacakları, eski ile yeni arasındaki farkın büyük ve çarpıcı olacağı şeklinde yorumlanmalıdır. Geçmişteki askerî gelişmelere bakıldığında iki tür RMA’dan bahsedilebilir: 1) Operasyonel seviyede gerçekleşen ve geçmiş örnekler arasında uçak gemileri, radar, denizaltı, tank, stratejik bombardıman, nükleer silahlar, balistik füzeler, blitzkrieg gibi silah ve kavramların geti,rdiği değişimler. Diğer ve daha büyük boyutlu olanı ise 2) devlet, toplum ve bu ikisi arasındaki ilişkileri sarsan ve hatta değiştiren boyutta olanlar (örn. 17. yüzyılda yaşanan, Fransız Devrimi ve Napoleon’la beraber büyük milli ordularla gelen, Endüstri devrimi ile gelen yüksek ateş gücü). Bugün yaşadığımızın ikincisi türden siyasi değişimlere yol açıp açamayacağı şu an için tartışma konusudur.

[2] Bu konuda sınırlı sayıda istisnalar arasında aşağıdakiler sayılabilir: Ergin Yıldızoğlu, “Sürekli Savaş”, Stratejik Analiz, Ağustos, 2003, ss. 53-56; Şadi Ergüvenç, “Yeni Güvenlik Anlayışı Çerçevesinde Türkiye’nin Askerî İhtiyaçları Nasıl Karşılanabilir?” 13-14 Mart 2003 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumda yapılan konuşma metni; Serdar Turgut, “Savaş üzerine düşünceler,” Akşam, 17-18-19-20-21 Şubat 2003.

[3] Joint Vision 2020. s. 1

[4] Özellikle kara ordusunda üst düzey görevlere gelmiş generallerin çoğu, kariyerlerinin tamamını ağır zırhlı ve topçu birliklerinde geçirdikten sonra kendilerine artık bu silahlara eskisi kadar ihtiyaç olmadığı söylendiğinde anlaşılır bir hayal kırıklığı ve direnç göstermektedirler. Irak Savaşının planlanması safhasında Rumsfeld, Tommy Franks ve diğer karacı generallerle arasındaki ilişkilerin canlı bir anlatımı için bkz. Peter Boyer, “The New War Machine: How General Tommy Franks joined Rumsfeld, in the Fight to Transform the Military,” The New Yorker, 30 Haziran 2003.

[5] Michael Boyce, “Speed was the Secret of Coalition's Success”, Daily Telegraph, 10 Nisan 2003. Bu savaşta RMA’nın etkisini ilk irdeleyen çalışmalardan biri için bkz. Anthony Cordesman, The Instant Lessons of the Iraq War, CSIS, 14 Nisan 2003, özellikle ss. 1-20.

[6] http://www.defenselink.mil/nii/NCW

[7] Max Boot, “The New American Way of War,” Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 2003, s. 45.

[8] Brad Knickerbocker, “In Era of High-tech Warfare, 'Friendly Fire' Risk Grows”, The Christian Science Monitor, 14 Ocak 2003.

[9] Arthur Cebrowski, “Planning a Revolution: Mapping the Pentagon’s Transformation”, Heritage Foundation, 13 Mayıs 2003.

[10] Özel kuvvetler, son savaşta başka şeylerin yanında Irak komuta kontrol sistemlerini işlemez hale getirdiler, petrol tesislerini, barajları, hava alanlarını, Scud füzelerini ele geçirdiler. Ayrıca Iraklı liderlerin yerlerini – kısmen tespit ettiler, Irak ordusundaki bazı generallerin savaşmadan kışlalarda beklemelerine katkıda bulundular.

[11] Seymour Hersh, “Moving Targets,” The New Yorker, 15 Aralık 2003.

[12] Arthur Cebrowski, “Planning a Revolution”, Heritage Foundation, 13 Mayıs 2003.

[13] Quadrennial Defense Review, 30 Eylül 2001, ss. 25-27.

[14] Quadrennial Defense Review, 30 Eylül 2001, ss. 13-14.

[15] Michael Evans, “Fabrizio’s Choice: Organizational Change and the Revolution in Military Affairs”, National Security Studies Quarterly, Kış 2001, ss. 1-25.

[16] Andrew Bacevich, American Empire, Mass.: Harvard University Press, 2002. ss. 136-40.

[17] John A. Gentry, “Doomed to Fail: America’s Blind Faith in Military Technology”, Parameters, Kış 2002-3, ss. 88-103.

[18] Gentry, “Doomed to Fail,” ss. 93.

[19] Edward Luttwak, “Toward Post-heroic Warfare,” Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 1995, ss.109-133.

[20] DonaldRumsfeld, ‘Transforming the Military,’ Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 2003, s. 29.

[21] Önümüzdeki dönemde devletlerden çok, devlet dışı asimetrik tehditlerle mücadele edecek olan ABD bu tehditlere karşı da yeni teknikler denemektedir. Yemen’de otomobil içinde hareket halinde olan El Kaide üyelerine karşı insansız uçaklarla gerçekleştirilen saldırı bunun ilk örneklerinden biridir.

[22] Bu arada Türkiye’nin 1 Mart Tezkeresi ile ABD silahlı kuvvetlerinin kara operasyonları için Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermemesi, savaşın daha az askerle savaşılmasına neden olduğu için Pentagon içinde dönüşümü savunanlar için bir tür fırsat yaratmıştır. Peter Spiegel, “A Setback that may Shape America's Military,” Financial Times, 7 Mart 2003.


Pazartesi, Aralık 22, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 22 Aralık
Albay Kaddafi’nin Süprizi – Kürtler

Libya’nın son açılımında ve İran’ın nükleer programını sürpriz olanlar dahil dış denetime açmasında belirleyici olanın, “yumuşak konuşan” ve diplomasiye öncelik veren Avrupa yaklaşımı mı, yoksa ABD’nin Irak’ta gösterdiğine inandığı kararlılık mı olduğu tartışılır olsa da, bu gelişmelerde ikincisinin önemli etkisi olduğu açıktır. 18. yüzyılda yaşayan Samuel Johnson “hiçbir şeyin asılma ihtimalinin belirmesi kadar zihnin konsantre olmasına neden olmayacağını” söylemişti. Libya ile yapılan gizli görüşmeler bir yıla yakın bir süredir sürüyor olsa ve Kaddafi’nin “haşarı” davranışları belki on yıldır ciddi bir yumuşama trendi içinde olsa da, Irak’ta rejim değişikliği ve Saddam’a “yapılanların” Albay’a bu yönde ilerlemek için ilave bir neden sağladığı söylenebilir. Ayrıca Fransa, Almanya, Rusya ve İngiltere’nin kitle imha silahlarının yayılmasını engelleme konusunda Irak harekatından önceki döneme oranla daha aktif bir tutum almaları önemli ölçüde ABD’nin başta Irak’ta olmak üzere bu rejimlere karşı güç kullanmaktan kaçınmayacağını göstermesi ile ilişkilidir. Ancak diplomasi yanlılarının, savaştan önce zaten Saddam’ın da bir tür “Kaddafileşme” süreci içinde olduğu, ABD ve Batı için gerçek ve ivedi tehdit olmadığı, savaş öncesinde diplomasiye daha fazla şans verilseydi, hemen değilse bile bir süre sonra, Irak ile de şimdi Libya ile yaşanana benzer bir sürecin yaşanabileceği iddialarında da haklılık payı bulunmaktadır. Terörle mücadele ve kitle imha silahlarının yayılmasını engellemenin yöntemi konusunda ABD ile diğer ülkeler arasındaki farklılık hala ciddi düzeyde olsa da, bundan bir sene öncesine oranla kısmi bir yakınlaşma olduğu iddia edilebilir.

Arada bazı önemli farklar olsa da, Kürtler’in, Türkiye’nin 1925’te yaptığını yaparak –doğru veya yanlış bir şekilde- kendi hakları olduğunu düşündükleri Kerkük’ten vazgeçip buradaki Türkmen ve Arapları da kucaklayacak kolektif çözümü kabul mu edecekleri, yoksa işin kontrolden çıkmasına neden olabilecek yayılmacı bir anlayış mı benimseyecekleri sorusu cevabını beklemeye devam etmektedir. Kürtler, gerek K. Irak’ta gerek Bağdat’ta elde edebilecekleri bazı kazanımlarla Kerkük konusunda yatıştırılabilirler mi, yoksa tamamen bağımsızlık konusuna “kitlenerek” “gözleri başka bir şey görmeyecek” durumdalar mı? Türkiye, K. Irak’ta Kürtlerin yaşadığı süreç konusunu bunun gerektirdiği düzeyde tartışmamakta ve bu konuda derinlikli bir tartışma yerine “konserve edilmiş” birkaç klişe ile yetinilmektedir. Serdar Turgut’un da işaret ettiği gibi, bu kadar önemli, coğrafi olarak yakın ve ivedi bu konudaki gelişmeleri Batı basınından takip etmek zorunda kalmak Türk kamuoyunun olayın gidişini tam olarak ve zamanında kavramasını güçleştiren faktörlerdendir. Bir çok kişinin Türkiye’yi ciddi şekilde etkileyebileceğini düşündüğü bu süreci yerinden, anında, ayrıntılı ve bağımsız bir şekilde takip etmek için en büyük medya organlarının bile bölgede sürekli muhabir bulundurmamalarını anlamak çok güçtür. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)




Cumartesi, Aralık 20, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 19 Aralık
Ahmet Çelebi - Kıbrıs

Paul Wolfowitz gibi yeni muhafazakarların Ahmet Çelebi ile aralarındaki özel ilişkinin devam etmesi ve onu hala Irak’ın geleceğinde önemli rol oynayacak biri olarak görmeye devam etmeleri, bu kişilerin gerek Irak’ın demokratikleşmesi konusunda samimi oldukları, gerekse gerçekçi ve sağduyulu oldukları iddiasına şüphe ile bakmaya devam etmeyi gerektirmektedir. Savaş öncesinde Washington’u, Irak’ın silah programları, El Kaide ile ilişkisi, Amerikan işgalinin nasıl karşılanacağı gibi bir çok önemli konuda ciddi şekilde ve muhtemelen bilerek yanıltan, Irak’ta hemen hemen hiç bir halk desteği olmayan, Ürdün’de hakkında ciddi sahtekarlık iddiaları olan, en son da, Irak Geçici Konseyi’nden bazı üyelerle beraber Saddam’ın yakalanmasından hemen sonra devrik liderle yaptıkları görüşmenin fotoğraflarını gazetelerde yayınlatan Ahmet Çelebi’yi bir tür “şarlatan” olarak tanımlamak abartılı bir değerlendirme olmayacaktır. Irak’lı Şiilerin hepsi dinin siyasette önemli bir rol oynamasını istemiyor olabilirler. Ama laik Şii lider kontenjanının temsil gücü kendinden menkul Çelebi gibi biri ile kullanılması, Washington’un demokratik Irak konusunda ne kadar samimi, gerçekçi ve becerikli olduğu konusunda ümit vermeyen bir göstergedir.

Yunanistan’ın AB üyeliği ve ABD’deki Rum lobisinin azımsanmayacak etkisi şüphesiz ABD ve AB’nin Kıbrıs konusunda objektif olmaktan uzak bir şekilde yaklaşmalarında etkilidir. Ama bunların da ötesinde Kıbrıs konusunda ABD ile AB’nin, aralarındaki anlaşmazlıkları kolayca aşıp Türkiye’ye karşı kolaylıkla birleşmelerinin nedenleri arasında, dini ve kültürel faktörlerin olmadığı iddia edilebilir mi? Kendileri bile farkında olmasa da, Avrupa ve ABD’nin, Türkiye’nin Kıbrıs’taki “kazanımlarını” geri çevirmek istemelerinin nedenlerinden biri olarak, bu ikisinin bilinçaltında, Türkiye’nin çok uzun zamandır Hıristiyanlar’dan toprak alan belki de tek Müslüman ülke olduğu gerçeği yatıyor olabilir. Ama acaba, Batı bu konuda Türkiye’ye taraflı bir şekilde yaklaşsa ve Ankara’ya sunulan “çözüm” adil olmasa da, yine de anlaşmamanın Türkiye’ye maliyeti daha fazla olabilir mi? Bu arada, Kıbrıs ve Filistin birbirinden bir çok yönden farklı iki sorun olsa da, spekülatif bir not olarak belki iddia edilebilir ki, Kıbrıs’ta on yıllarca önce evlerini terk eden insanların buralara geri dönmesini sağlayacak türden bir çözüm, İsrail tarafından, Filistinli mülteciler için bir emsal yaratabileceği endişesiyle olumlu karşılanmayabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Aralık 19, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?

G-ABD 18 Aralık
Bush’a Eleştiriler

Bush yönetiminin dış politikası değişik gruplar tarafından 1) ‘kötü niyetli’ olduğu için, 2) ‘hayalperest’ olduğu için, 3) ‘miyop’ olduğu için ve 4) ‘beceriksiz’ olduğu için eleştirilmektedir. Amerikan Yönetimi’ni, ilki dünya hakimiyeti peşinde olduğunu düşündüğü için, ikincisi Wilsoncu bir idealizmle Orta Doğu’ya demokrasi getirmek gibi beyhude ve riskli bir işe giriştiğini düşündüğü için, üçüncüsü elli yıldır Amerikan dış politikasının Atlantik ittifakı, kural-merkezli dünya düzeni ve serbest ticaret gibi temel ayaklarını zedelediği iddiasıyla, sonuncusu da, Bush dış politikasının belki amaçlarını değil ama uygulamadaki başarısızlığını ve ‘şöhretli yıldızlardan’ oluşsa da ‘bir ekip olunamamasını’ ve kurumlar arası geleneksel rekabetin normal sınırlarının aşılarak ‘sağ elin ne yaptığını bilmeyen, bildiğinde de onu engellemeye çalışan, sol eller’ haline gelinmesini eleştirmektedir.

Yeni muhafazakarlar realist mi yoksa idealist mi? Amerika’nın çok güçlü ve rakipsiz olduğu bu dönemde bir ‘fırsat penceresi’ görerek, ABD lehine sonra belki de yapılması mümkün olmayacak bir yeniden düzenleme mi yapmak istiyorlar, yoksa ABD için bile zor ve hatta belki de imkansız bir işe girişerek ABD için bile sınırsız olmayan ‘siyasi sermayeyi’ boşa mı harcıyorlar? ‘İyi’ olanla (Orta Doğu’ya demokrasi getirmek) akıllıca ve ‘gerçekçi’ olanın (Amerikan gücünü arttırmak ve etki alanını genişletmek) birbiriyle çelişmediğini, bilakis bunların birbirini desteklediğini iddia ederken samimi olduklarına inanarak Bush Yönetimi’ne sempati ile yaklaşanların, başta telaffuz edilen amaçlardan sapma olup olmadığını çok yakından takip edip rapor etmek gibi ahlaki bir sorumlulukları vardır. Gazetecinin, entellektüelin ve ‘aydının’ görevi güçlü olanın niyetlerinden şüphe etmek, ona onun duymak istemeyeceği sorular sormaktır. Dış politika analisti de insan doğasının bencil yönünün baskın olmadığını varsayarak analiz yapmamalıdır. Başkalarının, en çok da güçlülerin iyi niyetinden şüphe etmeden yapılan yorumların yanlış çıkma ihtimali çok daha fazladır. Bir süre sonra işler sarpa sarmaya başlarsa/başladığında, ‘etrafı kırıp dağıtıp’ Orta Doğu’da ancak sabırlı bir çabayla mümkün olabilecek demokratikleşmeyi daha da imkansız hale getirdiklerinde yüksek ideallerden bahsederek bu işe girenlerin, kendilerine yeterince destek olunmadığı ve engel olunduğu gibi bahanelerle bu işten sıyrılmaya çalışmaları mümkündür. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Aralık 18, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajlar? e-mail ile almak istiyorsan?z l?tfen ajp1914@yahoo.com adresine yaz?
G-ABD 17 Aralık
Irak’ın Borçları – Bush’un Şansı

En kaba şekilde belirtmek gerekirse Irak’ın borçlarının iptali, yeni bir takvime bağlanması, şartlarının iyileştirilmesi ve tazminatlardan vazgeçilmesi, hem siyasi, hem de ekonomik nedenlerle, Türkiye açısından olumlu gelişmeler olarak kabul edilebilir. Tabii bu konuda daha net konuşmak için Türkiye’nin Irak’tan alacaklarının ne kadar olduğu bilinmelidir. Eğer Türkiye’nin yüklü bir alacağı yoksa ve savaştan hemen önce alınan ihaleler geçerliliğini koruyacaksa, borçların iptali ve şartlarının iyileştirilmesi Irak’ın kendini yeniden inşa etme şansına sahip olması, gelirlerini borç servisine değil tüketime ve imar faaliyetlerine yönlendirmesi ve bu pastadan Türkiye’nin payına düşen miktarın artması anlamına gelebilir. Ekonomik olarak toparlanamayan bir Irak istikrarsızlık kaynağı olmaya devam edecek ve bu istikrarsızlık da başka şeylerin yanında Iraklı Kürtlerin bağımsızlık arzularına uygun bir imkan yaratabilecektir.

Ekonomik büyüme rakamlarının beklenenin de üstünde gelmesi, Saddam’ın yakalanması, Demokratlar aday adaylarından Bush için nispeten kolay bir rakip olacak Howard Dean’in öne çıkışı, birkaç ay öncesinden farklı olarak Bush’un yeniden seçilme şansının arttığını gösteren faktörlerdir. Bunlara ABD’de mevcut başkanın çok büyük bir başarısızlık göstermezse genelde yeniden seçilmesi geleneği, Howard Dean’in son üç demokrat Başkandan (Clinton, Carter ve Johnson) farklı olarak Güneyli değil Kuzeyli olması ve küçük bir eyaletten gelmesi, bazı konularda radikal olan ya da Bush’un becerikli siyasi danışmanı Karl Rove tarafından kolaylıkla öyle karikatürize edilebilecek pozisyonları da buna eklenince şu an itibariyle inisiyatif tekrar Bush’a geçmiş gibi görünmektedir. Demokrat seçicilerin Bush’a duydukları nefreti en iyi ve dramatik şekilde dile getirdiğine inandıkları ama Bush’u yenme şansı düşük olan Dean’in yerine Wesley Clark gibi daha merkez ve kariyeri ve memleketi itibariyle daha şanslı bir adayı seçmeleri bu durumu değiştirebilir. (Gerçi bu noktada başka bir çok yönden aklı-selim pozisyonları olan Clark’ın ‘Ermeni soykırımını’ kabul ettiğini açıklaması Türkiye için bazı komplikasyonlar doğurabileceğini de bir yere kaydetmek gerekmektedir). Politikada on ay çok uzun bir zamandır ve köprülerin altından daha çok krizler ve ekonomik rakamlar geçecektir ama hele bir de bazen iddia edildiği gibi Bin Laden’in yakalanmasının da bir şekilde seçime yakın bir zamana ‘denk getirilebileceği’ doğruysa Amerikan halkı, dünya ve Türkiye Başkan Bush’la bir dört yıl daha yaşama ihtimaline kendini hazırlamak zorunda kalabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Aralık 16, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 15 Aralık
Saddam’ın yakalanması – Baker’ın Yeni Görevi

Saddam’ın yakalanmasından sonra askeri direnişin en azından kısa vadede şiddetleneceği ama belki bir süre sonra da zayıflayacağı iddia edilebilir. Direnişçiler Saddam’ın yakalanmasına rağmen ‘hala ayakta olduklarını’ kanıtlamak, ‘dosta düşmana’ ‘yıkılmadıklarını’ ve hatta zaten Saddam ile bir ilişkileri olmadığını kanıtlamak için büyük eylemler düzenlemek zorunda hissedebilirler. Time dergisinin -belki bir parça şüpheyle karşılanması gereken- Saddam’la birlikte Bağdat’taki direnişçilerin liderinden eylemlerini anlattığı bir mektup ele geçirildiğini yazan haberi, Saddam’ın direnişin içinde sınırlı da olsa bir rolü olduğu ve en azından direnişin bazı askeri liderleri ile kontak halinde olduğunu düşündürtmektedir. Bu haberin bir medya manipulasyonu olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ancak doğruysa Amerikalılar Saddam’ın yakalanmasıyla beraber askeri direnişle ilgili bilgilerini arttırabilir ve şimdiye kadar olandan farklı olarak nasıl bir düşmanla savaştıkları konusunda bir fikir sahibi olabilirler. Iraklı yeni güvenlik birimleri mensuplarına yapılan saldırılar burada ciddi bir moral sorunu yaratmış olsa da, Saddam’ın yakalanması ile beraber koalisyon için muhbirlik yapmak isteyeceklerin sayısının artması ciddi bir olasılıktır. Direnişçiler kendilerini bir yandan hızla büyük bir karşılık vermek zorunda hissederken, özellikle Sünni Iraklı olanları bir yandan da belli bir demoralizasyon yaşayabilirler. Saddam’ı bir yakınının ele verdiği şeklindeki haberin doğru olduğunu ve Saddam ile beraber koalisyonun direnişin yapısı ile ilgili sınırlı da olsa önemli bazı bilgilere ulaşmış olabileceğini düşünmeleri halinde, kendi aralarında birbirlerine karşı duydukları şüpheler artabilir. Bunun sonucunda onlarca kişinin katılıp organize ettiği büyük çaplı eylemlerden çok daha küçük hücrelerin gerçekleştireceği ve her zaman değilse de genelde daha küçük çaplı olacak eylemlerin beklenmesi doğru olabilir. Eğer direnişçiler önümüzdeki birkaç ay içinde ciddi bir karşılık veremezse bu durum ‘davanın’ kaybedilmeye başladığı şeklinde genel bir kanı oluşturarak direnişçilere potansiyel katılımların önünü kesebilir.

Bu arada Irak ve dünya kamuoyu bir süre Saddam’ın yargılanmasının şekli (Irak mahkemesi, Amerikan mahkemesi, bu ikisinin bir çeşit karışımı ya da şu an düşük bir ihtimal olan uluslararası mahkeme) üzerine yoğunlaşırken, Saddam’ın direniş, büyük devletlerle ilişkileri ve kitle imha silahları ile ilgili verebileceği bilgiler de ilgiyle takip edilecektir. Eğer Saddam uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmazsa çok büyük ihtimalle ölüm cezasına çarptırılacaktır. Saddam’ın yakalanması – kısa vadede değilse de orta ve uzun vadede- ABD’nin Irak’ta askeri olarak başarısız olacağı konusunda oluşmakta olan yaygın kanıyı gözden geçirmeye neden olabilir. Bu arada Şiiler Saddam’ın yakalanması ile Washington’un kendilerine olan ihtiyacının azalacağından endişelenebilir ve ABD’nin taleplerine artık çok fazla direnemeyecekleri sonucuna varabilirler. Devrik liderin yakalanmasına en çok sevinenlerden Kürtler bu gelişmeyle beraber istikrarsızlığın sürmesi üzerine Irak’tan ayrılma konusunda potansiyel bahanelerini kaybedecek olabilirler. Saddam’ın yakalanması ile beraber, eğer koalisyon bu fırsatı yumuşak mesajlar ve güvenceler vererek kullanabilirse, Sünnilerin işgal ile bir tür modus vivendiye varmaları, tamamen değilse de kısmen, mümkün hale gelmiş olabilir. Ancak bu konuda Saddam’ın akıbeti, yargılanma süreci ve bu arada geçmiş dönemle ilgili olarak tüm Sünnileri hedef alan genel bir suçlama kampanyasından ziyade sınırlı sayıda suçlunun hedef alınması etkili olabilir. Eğer ABD’nin Şiilerin hakim olduğu bir Irak’la ilgili ciddi endişeleri varsa, bu grubu dengelemek için – hemen değilse de orta vadede- ‘ıslah edilmiş’ Sünnilere ihtiyacı olduğu açıktır. Saddam’ın yakalanması ile bu ihtimal şimdiye kadar olmadığı kadar yükselmiştir. Ancak Washington’un bir zafer sarhoşluğuna girerek, gerek Irak içinde ve çevresinde, gerekse uluslararası kamuoyunda destek sağlayacak uzlaşmacı adımları atmaması halinde yakalanan iyimserlik havası kısa sürecektir.

Baba Bush’un en yakını, Birinci Körfez Savaşı koalisyonunun mimarı, Florida seçimlerindeki karmaşanın Bush’un lehine sonuçlanmasında büyük rolü olan, İsrail’e karşı sınırsız müsamaha gösterilmesine karşı sadece sözle değil Dışişleri Bakanlığı döneminde de karşı durmuş ‘realist’ James Baker’ın Irak’ın borçları ile ilgili olarak özel bir göreve atanması bazı beklentiler yaratmıştır. James Baker’ın 1) Irak’ın borçlarının çok ötesinde bir rolü ve sorumluluğu olacağı, 2) Avrupa ülkeleri ile bir yumuşama yaratmak gibi adı konmamış bir görevi olacağı, 3) Irak’la ilgili kararlarda belli bir ağırlık sahibi olabileceği ve 4) kısmen onların ‘sahasında at oynatsa’ da Colin Powell, Robert Blacwill, Paul Bremer ve hatta Condi Rice ile beraber yeni muhafazakarlar, Rumsfeld ve Cheney’nin güç ve etkisini sınırlayabilecek koalisyonun önemli bir üyesi olabileceği düşünülmektedir. Geçtiğimiz hafta Paul Wolfowitz’in Fransa, Almanya ve Rusya gibi ülkeleri Irak’ta, işin esas kaymağının olduğu ihalelere sokulmayacağı açıklamasının, Baker’ın Avrupa gezisini torpillemek ve onu dış politikanın kilit bir unsuru yapabilecek muhtemel bir başarısını baştan engellemek amacıyla yapıldığı, ancak Başkan Bush’un yaptığı demeçlerde pek belli etmemesine karşı bu hareketten çok rahatsız olduğu iddia edilmektedir. Hatırlanacağı gibi Bush, gerek İngiltere gezisinde gerekse Alman Başbakanı’nın Washington gezisinde yumuşak mesajlar vermişti. Irak’taki problemden olabildiğince çabuk sıyrılmayı isteyen Bush, Saddam’ın yakalanması ile beraber olumsuz sürecin otomatikman tersine döneceğini düşünürse hata yapmış olacaktır. Saddam’ın yakalanması koalisyon kanadında aşırı bir iyimserlik ve kendine güven havası yaratarak ‘yanlış bir güvenlik duygusu’ duymaları ve atmaları gereken adımları geciktirmelerine neden olursa bu olayın Yönetim’in Irak’taki başarısı üzerindeki ‘net etkisi’ olumsuz dahi olabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Aralık 08, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 8 Aralık
Amerikan Ordusunun Irak’taki Yeni Taktikleri

ABD Ordusunun Irak’ta uygulamaya başladığı yeni ve sert taktiklerin Washington’un Irak projesi üzerindeki net etkisini tespit etmek çok kolay olmayabilir. Bu yeni taktikler 1) Iraklı direnişçilerin yoğun olarak bulunduğu düşünülen bölge ve köyleri dikenli tellerle tecrit ederek ve 2) tüm yetişkin erkeklere kimlik kartı vererek, 3) giriş-çıkışı süre olarak da kontrol altına alma, 4) direnişçilere katıldığı düşünülenlerin yakınlarını hapse atma ve bunların evlerinin yıkma, 5) direnişçilerin toplandığı veya saldırıları gerçekleştirdiği düşünülen binaların hava bombardımanı ile vurulması gibi bir dizi önlemi içermektedir. Yakınlarının hapsedilmesinin gerillaları teslim olmaya teşvik edebileceği düşünülmekte ve potansiyel gerillalara direnişe katılmanın sadece kendilerini değil yakınlarını da tehlikeye atabileceğini göstermek amacı taşımaktadır. Bu taktiklerin sıradan Iraklıların hayatını zorlaştırmasının ve onların onurunu incitmesinin yanında İsrail’in Filistin’de uyguladıkları ile taşıdığı benzerlikler de Amerikan işgaline karşı duyulan tepkiyi daha da arttırabilir. Iraklılar ABD’lilere bu taktikleri, tam da yanlış olmayan bir şekilde, İsrailliler’in verdiğini düşünerek, kendi direnişleri ile Filistinliler’in İsraillilere direnişinin tek bir direnişin iki parçası olduğu sonucuna varabilirler. Bazı gözlemcilere göre ABD, askeri olarak kaybedecekse bile bunu sessiz ve uysalca kabullenmeyeceğini göstermek istiyor ve bir anlamda ‘vuruşarak geri çekiliyor’ olabilir. Bu yeni taktikler bir kısım Iraklıya ABD’nin niyetinin ciddi olduğunu, bazılarının iddia ettiği gibi iş zora gelse bile ‘çekip gitmeyeceğini,’ gerekirse şiddeti tırmandırmaktan vazgeçmeyeceğini, direnişçilerle işbirliği yapmanın bir bedeli olacağını düşündürterek ABD’nin istediği türden bir etki mi yaratacak, yoksa Iraklıları Amerikan ‘projesinden’ uzaklaştırıp, zaten sınırsız olmadığı bilinen iyi niyetin iyice azalmasını mı getirecek? Mücadelenin teknik olduğu kadar psikolojik boyutlarının da önemli olduğu açıktır. Yeni taktiklerle beraber ABD ordusu özellikle Sünni üçgenindeki Iraklılar’a şu mesajı da vermek istemektedir: ‘Hayatınızın zorlaştığını biliyoruz, ama bu sürecin uzun olmasını istemiyorsanız, bize yardım edin, direnişçilere yardım etmeyin. Bunu yapmazsanız, daha uzun süre zorluk yaşamaya devam edeceksiniz. Direniş sürdükçe işgal ve sert yöntemler devam edecektir. Direniş bitince biz de gideceğiz.’

Aslında sonuçta yeni taktiklerin başarısında en önemli unsurlardan biri de bu sert taktiklerin uygulandığı kişi ve bölgelerin seçiminde kullanılacak istihbaratın ‘miktarı’ kadar bunun ne denli doğru, kesin ve zamanında olduğu ve Iraklılar arasında istenmeyen yan zayiatın ne denli sınırlı tutulabileceği olacaktır. Iraklı muhbirlerin zaman zaman kişisel anlaşmazlıklar, siyasi farklılıklar, ekonomik çıkarlar ve aşiret kaynaklı nedenlerle bazı masum kişileri hedef gösteriyor olması ve bu bilgilerin hızlı şekilde tepki vermeyi amaçlayan yeni yaklaşım içinde başka kaynaklardan yeterince doğrulanmadan gerçekleşen operasyonlara kaynaklık etmesi ihtimali yüksektir. Yeni taktikler, askeri bazı düşüncelerin yanında, Araplar’ın sadece kaba kuvvetten anladığı, koalisyonun gösterdiği en küçük zayıflık işaretini Amerikan güçleri aleyhine kullanılabileceği şeklinde Amerikan yönetiminde hakim olduğu görünen ve doğruluğunu tespit etmenin kolay olmadığı bir görüşten beslenmiş olabilir. Washington’un, bu sert taktiklerine karşılık direnişçilerin de şiddeti daha arttırarak cevap vermeleri halinde ‘kameraların önünde’ bu uygulamalara uzun süre devam edip edemeyeceği belli değildir. ‘En kanlı ay olarak’ kabul edilen Kasım ayından sonra, Amerikan ordusunun bu yeni taktikleri uygulamasından sonra, örneğin Aralık ayında uğradığı saldırı sayısı, bunların şiddeti ve ABD ordusunun verdiği kayıpta fark edilir bir azalma olursa bu durum yeni taktiklerin işe yaradığı şeklinde yorumlanabilir. Nitekim Amerikalılar son dönemde uğradıkları günlük saldırı sayısının kırktan yirmiye indiğini ve direnişçilerin giderek ancak Amerikan hedeflerinden çok daha kolay vurabildikleri soft hedeflere saldırmaya başladığını belirterek şu ana kadar ki sonuçlardan duydukları memnuniyeti ifade etmektedirler. Direnişçilerin elindeki ekonomik kaynakların miktarı, Iraklılar içinde koalisyon için çalışmak isteyenlerin sayı ve isteği, koalisyonun Irak halkının hayatında sağladığı iyileşmeler, ABD’nin işgalin amacının bencilce olmadığı konusunda halkı ne derecede ikna edebileceği, direnişçilerin hepsini değilse de bir kısmını vazgeçirmenin ve koalisyon adına çalıştırmanın yollarının bulunup bulunamayacağı, direnişe istihbarat anlamında sızılıp sızılmayacağı, direnişçilerin amaçlarını – hepsine değilse de bir kısmına- askeri yöntemler dışında da gerçekleştirebilecekleri umudunun verilmesi gibi faktörler de mücadele de önemli olacaktır. Yeni taktikler kısa vadede direnişin boyut ve şiddetini azaltsa bile ABD’nin uyguladığı şiddetin derecesini arttırması uzun vadede Amerika’nın ‘gönülleri çalmak ve zihinleri kazanmaktan’ bir anlamda vazgeçtiği şeklinde görülebilir. Halbuki bu geçici ve kısmi bir askeri başarı olurken, ABD’nin asıl derdi olması gereken ve belki de yeterince azimle kovalamadığı, toz-duman dağıldığında da tamamen kaybettiğini fark edebileceği ‘kalpler ve kafaları’ kazanma savaşında sanıldığı kadar önemli olmayabilir. Bu noktada, Irak’ta Amerikan generallerin karşılaştığı sorun ve açmazları küçümsemek doğru değilse de ve aslında kolay ve denenmemiş tercihlerin olduğunu söylemek zorsa da, sert askeri taktiklerin başka bazı siyasi ve ekonomik açılımlarla desteklenmezse uzun vade için tek başına yeterli olmayacağı rahatlıkla iddia edilebilir. Sünnilerin ve bazı eski Baasçıların siyasi sürece eklemlemenin bir yolu bulunmazsa Irak’ta kazanılacak her askeri başarı kırılgan olacaktır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)









Cuma, Aralık 05, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 5 Aralık
Şiiler ve Amerika

Irak’ın yeniden yapılanmasında Şiilerin oynayacağı rolün savaş öncesindeki dönemle kıyaslanmayacak kadar fazla olacağı genel olarak kabul edilmektedir. Fakat, Iraklı Şiilerin Irak devletine verecekleri rengin İran’daki rejimle aynı ya da çok benzer olması aynı derecede kesin değildir. Yazılacak olan Irak anayasasında, Afganistan örneğinde görüldüğü gibi, rejimin bir ‘İslam cumhuriyeti’ olduğu şeklide bir ifadenin yer alması sürpriz olmayacaktır. Ancak, bu ifadenin altının nasıl doldurulacağını şimdiden bilmek mümkün olmadığı gibi Şii ve Sünnilerin “İslam cumhuriyeti”ne farklı anlamlar yükleyecekleri beklenebilir. Kaldı ki, Şiilerin içinde de İslamcı-laik ayrımının yanında, İslamcı kanatların içinde dini ve onun siyasal alandaki rolünü yorumlama konusunda bir birlikten söz etmek güçtür.

Saddam dönemindekine kıyasla İslam’ın siyasette çok daha etkin olacağını varsayabileceğimiz yeni Irak’ın İran ile ilişkisi için kabaca üç ihtimalden bahsedilebilir: 1) Şiiler vasıtasıyla İran ile özel, yakın ve hatta bağımlı bir ilişki.. 2) Farklı Şiilik yorumlamalarının keskinleştiği ve geleneksel Arap-Fars çekişmesinin yoğunlaştığı, ve özellikle ABD ve İsrail tarafından beslenen bir düşmanlık. 3) Düşmanlık düzeyine varmayan ve işbirliğini de dışlamayan sınırlı bir rekabet. Birinci ihtimalin gerçekleşmesi, ABD’nin, Arap devletlerinin ve Iraklı Sünnilerin bu tür bir gelişmeyi kabullenmelerinin imkansızlığı, sınırın iki tarafındaki Şiiliğe ilişkin farklı yorumlamalar ve geleneksel Arap-Fars çekişmesi gibi faktörler nedeniyle düşüktür. Ancak, aynı faktörler Irak’ı İran aleyhtarı biz yörüngeye oturtmaya yetmeyecektir. Bu nedenle üçüncünün gerçekleşmesi en muhtemel senaryo olduğu iddia edilebilir. Aynı senaryo, Irak üzerindeki ABD etkisinin, savaştan hemen sonra düşünüldüğü kadar derin ve sürekli olmamasını da içermektedir. Yeni Irak’ın İsrail’e bakışı ise muhtemelen Saddam döneminden çok da farklı olmayacaktır. Ayrıca, başta Suudi Arabistan’da olmak üzere Körfez ve değişen derecelerde diğer Arap devletlerinde, Şiiliğin yeni Irak’ta oynayacağı rol, bu durumun Körfez ülkelerindeki Şiilere yapabileceği etkiler ve İran’ın Irak’taki ve bölge denklemindeki yeni konumu endişeyle karşılanacaktır. (Şanlı Bahadır Koç, ASAM ABD Masası, araştırmacı, Serhat Erkmen, ASAM Orta Doğu Masası, araştırmacı)


Perşembe, Aralık 04, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 4 Aralık
ABD ve Irak’ın Geleceği

1) Batı basınında Irak’ın bölünmesi ile ilgili çıkan yazıların sayısı ve bunları yazanların önemindeki artış, bir yandan entelektüel ortamın bu yönde bir gelişmeye hazırlanmasına neden olabileceği için endişeyle, öte yandan da bu tür gelişmelere karşı tetikte olmak için bir uyarı olarak görülmesi gerektiğinden memnuniyetle karşılanabilir. Irak’ın bölünmesi ihtimalinden söz etmenin insanı otomatik olarak ‘hayalindeki şatolara saldıran bir komplo teorisi bağımlısı’ yaptığı günler artık geride kalmıştır. 2) ABD Irak’ta yönetimi kime devredecek? Bu devir nasıl bir süreçten sonra (direk seçim, dolaylı seçim, atama) gerçekleşecek? Şii lider Sistani ilkini, Yönetici Konsey’in büyük kısmı ve muhtemelen Washington ikincisini tercih ederken, güvenlik durumu düzelmez ve kötüleşirse üçüncüsü gerçekleşerek ABD yetkileri kendi atayacağı ve Ahmet Çelebi gibi liderlerin halk içindeki popülarite ve desteklerinin çok ötesinde rol sahibi olacağı bir yapıya devretmek durumunda kalabilir. ABD kendi tercih ettiği kişi ve grupları kayıracak ve bunlar dışındakileri grupların bu sürece girmesini engelleyecek, zorlaştıracak ya da geciktirecek mi? ‘Sandıktan ne çıkarsa çıksın’ kabul edilecek mi, yoksa Washington’un açık veya gizli bir’ kabul edilmezler’ listesi olacak mı?

3) Irak’ta kurulacak yeni anti-terör gücün kısmen Yönetici Konsey’deki beş partinin milislerinden oluşacağı yönündeki haberler birden fazla nedenle kaygı vericidir. Bir kere bu gücün söz konusu partilerin siyasi muhaliflerini sindirmek ve hatta yok etmek için kullanılması ihtimali mevcuttur. Ayrıca bu güce katılacak beş partinin ikisinin Kürt partisi olması, eğer bu durum Irak’ın geleceğinde Kürtlerin oynayacağı rol ve sahip olacakları iktidar payının bir göstergesi olarak kabul edilirse, bu grubun nüfuslarının yaklaşık iki katı bir ağırlığı olacağı anlamına gelmektedir. Böyle bir durum kalıcı olmayacağından içinde istikrarsızlık tohumları taşıyacaktır. Sünnilerin tamamen değilse de kısmen telafi edilmesi mümkün olması gereken pozisyonları düzelmeyecek ve sürekli bir problem kaynağı olmaya devam edecektir. Burada daha önce de işaret edildiği gibi, eğer Kürtler Bağdat’ta elde ettikleri güçle ‘yatıştırılıp’ bağımsızlık isteklerini unutabilecek olsalar, Türkiye böyle bir düzene bile destek verebilirdi. Ama bunun bile Kürtleri tatmin edeceğine dair yeterince işaret yoktur. 4) Bazı gözlemciler tarafından çok sık tekrar edilen ve yanlış değilse de eksik bir görüş Irak’ın yaklaşık yüzde 85’lik kesiminin Amerikan işgaline karşı olmadığı, direnişin sadece küçük bir grup ve bölge ile sınırlı olduğu şeklindedir. Halbuki Türkmenler ve Şiiler’in Amerikan işgaline tahammül etmeleri ve yer yer işbirliği yapmaları işgalden memnun oldukları ve mevcut tutumlarının hep devam edeceği anlamına gelmez. Ayrıca saldırıların artık sadece belli bir bölge ile sınırlı olduğu düşüncesini, Musul, Kerkük’te artan eylemler ve Güney’de İtalyanlar’a yönelik gerçekleşen saldırıdan sonra inandırıcı bir şekilde korumak mümkün değildir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 3 Aralık
Askeri Alanda Devrim (RMA) ve Amerikan Askeri Gücü

ABD günümüzde askeri anlamda rakipsiz bir süper-güçtür. ABD askeri alandaki üstünlüğü sadece sayısal değil aynı zamanda nitelikseldir. Bu güç ABD’nin ileri silah sistemlerinde olduğu kadar bu sistemleri doktrinlere, eğitime ve düşünüş biçimine başarılı bir şekilde entegre edebilmesinden kaynaklanmaktadır. ABD'nin öncülüğünde ve hatta tekelinde gerçekleşen 'askeri alanda devrim' (AAD - Revolution in Military Affairs) kavramı Türkiye’de yeterince derinliğine tartışılmamaktadır. ‘Devrim’ kelimesinin kullanılması değişimin sadece ya da ille hızlı olacağı anlamına gelmeyebilir. Burada ‘devrim’ kelimesinin kullanılması değişimin köklü olacağı, yeni savaş metotlarının eskilere oranla çok daha etkili olacakları, eski ile yeni arasındaki farkın büyük ve çarpıcı olacağı şeklinde yorumlanmalıdır. Son günlerde hep Irak’ta ABD’nin özellikle güvenlik alanında yaşadığı problem ve başarısızlıkları konuşulurken ABD askeri gücünün özellikle nizami savaşta kazandığı etkileyici başarı, yakaladığı seviye ile diğer düzenli ordular arasında giderek artan mesafe gözden kaçırılmamalıdır. Amerikan askeri gücünün büyüklüğü kadar kalitesi, hızla konuşlandırılabilmesi, fazla kayıp vermeden başarıya - en azından askeri anlamda- ulaşması, bu gücü daha sık kullanılması sonucunu getirebilir. ABD giderek tehdit merkezli (‘threat-driven’) stratejilerden ‘yapabiliyorsam, yaparım’ şeklinde özetlenebilecek ‘kapasite temelli’ (‘capabilities-based’) yaklaşıma geçmektedir. Bunda askeri kuvvetlerine duyduğu güvenin de büyük rolü vardır. Bu sürecin en önemli unsurları bilgi, hız, manevra, kesinlik, öldürücülük, değişik kuvvet birimlerin birbirleriyle uyumlu ve iletişim halinde savaşması (Jointness), özel kuvvetler, ileri konuşlandırma, (‘forward deployment’), ‘şok ve dehşet,’ daha küçük ve çevik birlikler, hedefi tam isabetli vuran güdümlü silahlardır. Bu devrimin üç boyutu olduğu iddia edilebilir: 1) Teknolojik, 2) Bürokratik-örgütsel, 3) Stratejik-doktrinel. Sorun ileri askeri teknolojiyi üretmek kadar hatta belki de bundan da fazla bu teknolojiyi en iyi kullanabilecek bireyleri ve birimleri eğitmek, organizasyonu kurmak ve stratejiyi buna göre yenilemektir. Bilgisayar, enformasyon, uydu ve komünikasyon teknolojisindeki ilerlemelerle beraber harekat öncesinde ve sırasında düşman kuvvetlerini kendi kuvvetlerini önceden düşünülemeyecek kadar geniş bir alan ve uzak mesafeden tespit etme, kimliğini belirleme ve takip etme ve bu datayı çok hızlı ve bazen eş zamanlı ve etkili bir şekilde anlamlandırma ve işleme konusunda ABD’ye büyük avantajlar vermektedir.

Gelenek itibariyle entellektüel anlamda ve diğer bir çok bürokratik yapı gibi muhafazakar olan Türk askeri kültürünün kendisiyle hesaplaşması gerekmektedir. Türkiye’de ne yazık ki özellikle kavramsal olarak yeterince tartışılmayan ve bazı stratejistlere göre Amerikan güvenlik politikalarını ve hatta genel olarak savaşın, uluslararası ilişkilerin doğasını etkileyebilecek ve hatta değiştirebilecek bir gelişme olan AAD’in Türkiye için çok pahalı bir lüks olduğu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin bunu gerektirmediği ve AAD’nin Türkiye’ye dışarıdan empoze edilmesinin yeni bir silahlanma pazarı yaratma amaçlı olduğu yönünde düşünceler bulunmaktadır. Eğer Türkiye pahalı ya da meşakkatli olduğu için, geç kaldığı için, bu yönde bir siyasi irade olmadığı için, bu devrimi yakalayamıyorsa hiç değilse AAD’yi daha kavramsal açıdan daha yakından takip etmeli, bu konu üzerine kafa yormalı ve bunu bir şekilde kendine uyarlamaya çalışmalı, AAD’yi yakalayan ordularla savaşmak zorunda kalması ihtimaline karşı taktik ve stratejiler geliştirmelidir. Türkiye askeri alanda deneyler yapmaktan vazgeçmemelidir. Türkiye gibi ülkeler devrimin teknolojik ayağını geriden takip etmek zorunda olabilir. Ancak önemli olan ‘öncülerle’ aradaki mesafenin çok açılmaması, devrimin teknolojik olmayan doktrin ve eğitim gibi boyutlarında atak olunması, devrimi yaşayan ülkelere karşı asimetrik dahil stratejiler geliştirilmesi ve kapasiteler kazanılmasıdır. Amerikan Savunma Bakanı Rumsfeld’in de dediği gibi ‘düşünme, eğitim, talim (exercise) ve savaşma alışkanlıklarımızı değiştiremezsek dünyanın bütün ileri teknoloji silahları bile askeri gücümüzün dönüşmesine yetmez.’ Buna değil uyum sağlamak belki de sadece takip etmek için bile organizasyon yapısı, doktrin, askeri kültür, bütçe, silah ve eğitim programlarında değişim ihtiyacı bulunmaktadır. (Sanli Bahadir Koç, Amerika Arastirmalari Masasi, Arastirmaci)



Pazartesi, Aralık 01, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 1 Aralık
Komplo Teorileri ve Terörle Mücadele Üzerine Beş Not

1) Her şey komplo değildir ama dünyada komplolar vardır. Uluslararası politikada bazı şeylerin ilk başta --ve hatta uzun süre bakıldığında-- görünenden farklı olabileceğine dair tarihte yeterince örnek vardır. Türkiye’de ‘derin devletin’ bazı komploların arkasında olduğu düşünülürken tamamen de haksız olmayan şekilde kullanılan hayal gücünü işin içine yabancı devletler ve istihbarat örgütleri girdiğinde kullanmaktan kaçınmak doğru olmayabilir. Hiçbir şeyin komplo olmadığında ısrar etmek, her şeyin komplo olduğunu düşünmek kadar değilse de, bir ölçüde, gerçeği bulmamızı zorlaştırabilir. Komplo teorileri, aynen kavramlar, modeller, korelasyonlar gibi dünyayı anlamaya çalışırken kullanabileceğimiz ‘zihinsel alet çantamızdaki aletlerden biri’ olabilir. Komplolar çantadaki tek alet olmamalıdır ve muhtemelen ilk kullanılacak alet olup olmadıkları da tartışmalıdır ama onların her zaman ilkel veya hastalıklı zihinlerin ürünleri olduğunu iddia ederek tamamen ‘saygınlıktan’ yoksun hale getirip ‘yasaklamak’ da bizi bir süre sonra sorulması gereken soruları kısıtlamaya götürebilir. Komplo teorileri hakikati bulmaya yetmeyebilir ve bazen bizi karanlık dehlizlere ve çıkmaz sokaklara götürebilir. Ama öte yandan ‘kontrollü alınmak şartıyla,’ diğer entelektüel enstrümanların sormamıza imkan tanımadığı ya da cevaplamamıza yardımcı olamadığı bazı soruları gözden kaçırmamamızı sağlayabilirler.

2) Teröristlerin hepsini, her zaman ve tamamen değilse de, bir kısmını, bazen ve bir dereceye kadar caydırmak ve engellemek genelde sanılan kadar imkansız olmayabilir. Terör eylemlerine karşı muhtemel eylemcileri yakalama, engelleme, vazgeçirme, caydırma, tereddüde sürükleme, yok etme, eylemin gerçekleşme, başarılı olma ve düzenleyenlerin umduğu türden sonuçlar yaratma ihtimalini azaltarak ve bu tür sonuçlar yaratmadığını ‘göstererek’ potansiyel teröristleri vazgeçirme gibi yöntemler kullanılabilir. Elbette bunları söylemek başarmaktan çok daha zordur. Bu arada bazı teröristlerin eylemlerini gerçekleştirmek için ölmeyi göze almış olmaları onların yakalanmayı da aynı derecede göze aldıkları anlamına gelmeyebilir. Potansiyel eylemcilere bazı eylemlerin kolaylıkla engellenebildiğini göstermek amacıyla suni bazı engelleme/yakalama senaryoları yaratarak onların algılarını etkileme yoluna gidilebilir. Ahlaki olarak belki bir parça tartışmalı olsa da, teröristlerin geride bıraktığı yakınlarının --ve davalarının-- bu eylemlerden dolayı zarara uğrayacağı düşüncesi ölümü göze alanlar dahil bir kısım teröristi tereddüde sürükleyebilir. Son eylemlerden sonra kamuoyunda yuvarlak sözler ve semantik tartışmaların ötesinde somut çözüm önerileri, yaratıcı ve hatta ‘uçuk’ diye tabir edilebilecek fikir ve tartışmalara ihtiyaç vardır. Dünyadaki terörle mücadele literatürünün özenle taranması bu tartışmaya bir başlangıç olabilir. Terörle mücadelede istihbaratın, bunun zamanında işlenip operasyonel hale getirilmesinin, değişik istihbarat kurumları arasında ve bunlar ile kolluk kuvvetleri arasında etkin bir koordinasyon sağlanmasının önemi açıktır. Türkiye, uzun yıllar terörle mücadele etmiş olmasından hareketle terörü iyi tanıdığı ve çözümü de zaten bildiği yanılgısına düşmemelidir. Türkiye’nin bayram öncesinde yaşadığı terör, kaynakları hakkında ciddi belirsizlikler olmaya devam etse de ülkenin şimdiye kadar yaşadığı terörden ciddi farklılıklar gösteriyor olabilir. Dolayısı ile bu yeni terörle mücadelede eskiden kullanılan yöntemler yetersiz kalabilir.

3) Türkiye model olmanın bir yararını – en azından henüz – pek görmemiştir ama model olmanın maliyeti ile tanışmıştır. Bu durum ‘model olmayalım’ şeklinde anlaşılmamalıdır ama model olmanın risksiz ve maliyetsiz olmadığını fark etmemize sağlamalıdır. ‘Türkiye’nin terörle mücadelede bir cephe ülkesi olmasının’ anlamı ne olabilir? Bu durumun Türkiye’nin egemenliğine müdahale anlamına gelebilecek sonuçlarına karşı dikkatli olunmalıdır. Batı’dan, ‘burada yaşananlar senin ötende anlamlar taşıyor. Sen tek başına yetmezsin ya da yetmeyebilirsin. Bırak bizim adamlarımız da gelsin senin ülkende çalışsınlar’ şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım gelebilir. Ankara terörle mücadelede işbirliği ile egemenliğini korumada kıskanç olmak arasında zorlu tercihlerle baş başa kalabilir. Ayrıca son bombalamalardan sonra Batı’dan Türkiye’ye tamamen de haksız olmayan şu telkinler gelebilir: ‘Senin Kürt terörü dışında başka terör problemlerin var. PKK terörü yıllardır ciddi bir eyleme girişmedi. Halbuki bu daha yeni oldu ve arkası da gelebilir. Bırak şimdi PKK’yı. Buna bak. Buna bakalım.’

4) Türkiye’deki son terörist saldırılar Türkiye’yi AB üyeliğine yaklaştırır mı, uzaklaştırır mı? i) Avrupa, Türkiye’ye el uzatmazsak onu tamamen kaybederiz’ diyerek Ankara’ya şimdiye kadar olduğundan daha sıcak mı yaklaşır, ii) yoksa ‘Türkiye bu olaylarla hala Orta Doğu’nun parçası olduğunu göstermiştir, onu içimize almak gerek coğrafyasından gerekse iç bünyesinden kaynaklanan problemlerini ithal etmek anlamına gelir’ diyerek şimdiye kadar olduğundan da daha mesafeli bir tutum mu alırlar? Kötümser bir tahminle denebilir ki, görünüşte bazı jestler gelse de AB üyeliği gibi somut konulara geldiğinde AB’nin yaklaşımı daha çok ikincisine yakın olacaktır. AB, üyelik sürecini hızlandırmak ve netleştirmek dışında Türkiye’ye destek olarak verebileceği yeni şeyler arayışına girebilir. Bunlar arasında ekonomik yardımı arttırma, Kıbrıs konusunda Yunan pozisyonuna daha yakın olan pozisyonunda ısrar etmekten vazgeçme gibi ihtimaller yer alabilir.

5) Türkiyedekiler dahil son terör saldırıları en azından bir açıdan Bush’u memnun etmiş olabilir: Bush seçim kampanyası yaklaşırken dünyanın geri kalanından farklı olarak ABD’nin içinde bir terör eylemi geçekleşmezse seçmenlerin karşısına ‘bakın, aldığımız önlemler sayesinde çok istedikleri halde ABD’nin içinde eylem yapamıyorlar. Burada yapamadıkları için başka yerlerde yapmaya çalışıyorlar. Demek ki doğru yoldayız’ şeklinde özetlenebilecek ve ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır olsa da Amerikan seçmenini etkileyebilecek bir söylemle ortaya çıkabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Kasım 21, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 21 Kasım
İstanbul’daki Saldırılar

İstanbul’daki saldırıların anlaşılması kolay olmayan bazı yönleri vardır ve sanki böyle değilmiş gibi davranarak acele ve kesin yargılara varmak Türkiye’yi ciddi yanılgılara sürükleyebilir. Saldırıları Türkiyeli İslamcı teröristler, yabancı İslamcı teröristler veya bu ikisi beraber gerçekleştirmiş olabileceği gibi yabancı istihbarat örgütlerinin de işe karışmış olabileceği ihtimali çok erken göz ardı edilmemelidir. Her dört saldırıda da esas hedef olduğu düşünülen yabancılar ve Türkiye vatandaşı Musevilerin dışında çok sayıda insanın ölmesi, kaza olarak veya eylemleri düzenleyenlerin esas hedefleri dışındaki diğer kayıpları dikkate almadığı şeklinde yorumlanabileceği gibi, hedeflerin düşünülenin dışında olduğunu da düşündürtebilir. Saldırıları düzenleyenler Türkiye’yi bazı reflekslere sürüklemeyi umuyor olabilecekleri gibi saldırılar tamamen şekilsiz bir nefret ve hiddetle, neden olacağı sonuçların derin bir analizi yapılmadan ya da bu analiz yanlış varsayımlar üzerine bina edilerek de gerçekleştirilmiş olabilir. Eylemlerin Türkiye’de gerçekleşmesi sadece ABD ve Avrupa’da gerçekleştirilmesine göre daha kolay olmasından kaynaklanmış olabileceği gibi, Türkiye’nin bir çok yorumcu tarafından da ifade edilen özel konumundan da kaynaklanmış olabilir. Eylemlerin 1) Türkiye’yi Batı’dan koparmak ya da genel olarak ona veya onun içindeki bir bloğa yakınlaştırmak veya Ankara’yı bu gruplarla belli bir ilişki biçimine sürüklemek, 2) Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ya da tam tersine kenetlemek, 3) Türkiye’nin içinde bazı --çok muhtemelen olumsuz-- değişimleri tetiklemek veya tam tersine demokratikleşme gibi gelişmeleri hızlandırmak, 4) Türk ekonomisini baltalamak ya da tam tersine dayanıklılığını arttırmak, 5) Türkiye’nin dikkatini belli bir yöne çekerken diğer bazı noktaları gözden kaçırmasını sağlamak veya tam tersine Türkiye’nin ‘gözünü dört açmasını’ sağlamak gibi değişik sonuçları olabilir. Gerek Türkiye’nin tepkisi, gerek de saldırının genel sonuçları kaçınılmaz ve insan iradesinin tamamen ötesinde olmayacaktır. Saldırıların sonuçları tamamen değilse bile önemli ölçüde Türkiye’nin bu olaya vereceği tepkinin şekli ve ‘kalitesi’ ile ilişkili olacaktır. Türkiye, gerek Hükümet, gerek devlet kurumları gerek de halk kitleleri olarak ani ve geri dönülmez adımları atmaktan kaçınmalıdır.

Türkiye uzun yıllar terörle yaşamış olmasına rağmen, son hafta içinde yaşananların İstanbul’un göbeğinde ve kameraların önünde yaşanmış olmasından dolayı alışık olunandan farklı olduğu söylenebilir. Hükümet bu yeni tür terörle mücadele için siyasi, ekonomik, polisiye, askeri, hukuki, sosyal ve teknolojik boyutları olan kapsamlı bir strateji arayışında olmalıdır. Bu olayın Türkiye’nin 11 Eylül’ü olduğu cümlesi sık sık ifade edilirken bunun tam olarak ne anlama geldiği çok fazla dillendirilmemektedir. Ankara, 11 Eylül’den sonra ABD’nin içinden geçtiği süreci iyi etüd etmeli ama ABD’nin hata yaptığı düşünülen şeyleri yinelememeye dikkat etmelidir. Türkiye yabancı ülkelerle istihbarat, polis, finansal kontrol gibi konularda daha yoğun ve etkin bir işbirliğine gitmenin yolları ararken dış politikasında kontrolsüz reflekslerle ani hareketlere girmekten kaçınmalıdır. Türkiye terörle mücadele konusunda hem iç hem de dış istihbaratını ve polisiye yeteneklerini arttırmalı, acil durumlarda alınacak önlemler konusunda kendini geliştirmeli, halkın ve ilgili personelin eğitimini attırmalı, hukuki mekanizmalarda çok dikkatli bir şekilde ama mutlaka yapılması gereken değişiklikleri yapmalı, özgürlükler ile güvenlik arasında nasıl bir denge kurulacağı konusunda açık bir tartışma başlatmalıdır. Ayrıca Ankara özellikle Orta Doğu’ya yönelik dış politikasını gözden geçirmek zorunda kalabilir. Başta ABD ve İsrail olmak üzere Batılı ülkelerin bölgeye yönelik politikalarında ‘yanlış’ olduğu düşünülenler varsa bunları eleştirme ve değiştirme konusunda şimdiye kadar olandan çok daha aktif bir politika izlemesi gerekebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)




Çarşamba, Kasım 19, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 19 Kasım
Washington’un Irak’ta Değişen Politikaları –Sinagog Saldırıları

Washington’un son dönemde Irak’la ilgili attığı geri adımlar ve politikasında yaptığı değişiklikler, Bush Yönetimi’nin kararlı, kendinden emin ve her yaptıkları şeyin doğru olduğunu iddia eden görüntüsü ile tezat oluşturacağı için, olabildiğince az ilgi çekecek şekilde yapılmıştır. Bu arada bunlara bir yenisini daha ekleyecek şekilde ABD Yönetimi’nin Irak’la ilgili olarak tekrar BM’ye gitmek için basına bazı deneme balonları saldığı görülmektedir. Yeni girişimlerin sonuç verip vermeyeceği belli değilse de, son günlerde ortaya çıkan görüntü Başkan Bush’un seçimi kazanmak için kendisinden çok az kişinin beklediği pragmatik adımları atabileceğidir. Bush Yönetimi, Irak konusunun seçimlerde kendisi için ekonomi ile beraber en önemli ‘yumuşak karnı’ olduğunun bilincindedir. Washington seçim döneminin ritimlerini de dikkate alarak başlangıçta hedef olarak belirlenenden epey farklı bir Irak’a razı olabilir. Bush seçim yaklaşırken ‘son üç ayda hiçbir helikopterimiz düşmedi, askerlerin bir bölümünü geri getirdik, 2003 sonbaharında şu kadar asker kaybetmişken bu sayı şimdi şu kadar azaldı, Iraklılar kendi anayasalarını yazdılar, yakında da seçime gidecekler, şu kadar Iraklı polis ve asker eğitildi, petrol üretimi savaş öncesindeki düzeyini yakaladı’ türünden açıklamalar yapabilmeyi ummaktadır.Bush, yazılan anayasanın ne derece demokratik olacağı, seçimlerin ne derece bağımsız ve açık olacağı, seçilenlerin ne derece Iraklıları temsil edeceği, eğitilen polis ve askerlerin ne derece eğitimli ve başarılı olacağı gibi nicelik değil nitelikle ilgili soruları ikinci planda tutmaya çalışabilir.

Sinagog saldırısını düzenleyenlerin çok çabuk bir şekilde tespit edilmesi polisin bir başarısı olabileceği gibi bu başarının onu yönlendirmek için özel olarak bırakılmış ‘kanıtlarla’ sağlanmış olması ihtimali de dikkate alınmalıdır. ‘Eylem kimin işine yarayacak’ sorusu meşrudur ama olayı anlayabilmek için elimizdeki tek zihinsel enstrüman bu olmamalıdır. Ayrıca eylemin kimin işine yarayacağı sorusunu cevaplamak ilk başta görünen kadar kolay olmayabilir. Eylem, onu düzenleyen ve planlayanların amaçlarının dışında ve hatta tersine sonuçlar doğabilir. Bu eylem Türkiye ile İsrail’in arasını bozma amaçlı iken ilişkilerin düzelmesine, düzelmesini amaçlarken bozulmasına neden olabilir. Eylem Türkiye’de –ve belki başka yerlerde- Yahudileri İsrail’e göçe zorlama amaçlı iken onları daha kararlı bir şekilde burada kalmaya yönlendirebilir. Eylem, Türkiye’yi terörle mücadelede konusunda ABD merkezli girişimlerden uzak kalmaya ya da tam tersine buna daha --Afganistan’a asker gönderme gibi-- istekli bir şekilde katılmaya yönlendirebilir. İstanbul’daki saldırılar Türkiye’de, İsrail’de gerçekleşen benzer eylemlerden sonra televizyonlarda görüle görüle belki artık eskisi kadar etki yaratmayan görüntülere daha değişik bir gözle bakılmasına ve kurbanlara eskiye oranla daha bir sempati ile bakılmasına neden olabileceği gibi bu durumun sorumlusu olarak görülebilecek İsrail politikalarının daha gür bir sesle ve --bu sefer sonuçlarının Türkiye’ye de dokunabileceği bilgisi ile beraber-- daha ısrarcı şekilde eleştirilmesine neden olabilir. Eğer eylem Türkiye’nin demokrasi ile Müslümanlığı başka her ülkeden daha başarılı bir şekilde harmanlamasına tepki ise muhtemelen istenilenin tam tersine Türkiye’nin bu alandaki sınırlı ama gerçek başarısına daha bir şevkle sarılmasını getirecektir. Bu eyleme yurtdışından destek verildiği büyük ölçüde muhtemel olmakla beraber, hedefi belirleyen, eylemi düzenleyen ve planlayanların Türkiyeli olmaları, dolayısıyla Türkiye’nin özel olarak seçilmediği da düşünülebilir. El Kaide’nin bir çatı örgütü olması nedeniyle hayatında başka hiçbir El Kaide militanı ile karşılaşmadan bile El Kaide adına eylem yaptığını düşünenlerin varolması mümkündür. Son eylemlerde dışarıdan sadece bomba yapımı gibi teknik konularda destek alınmış olması mümkündür. Olay henüz bu kadar yeniyken yapılan tahminlerin adı üstünde sadece tahmin olduğu, daha sağlıklı analiz yapmak için hala yeterince bilginin olmadığı, hemen veri olarak medyaya pompalanan bazı bilgilerin de ciddi bir şüpheyle kabul edilmesi gerekir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)



Cuma, Kasım 14, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 14 Kasim
Irak’ta Yetki Devrinin Hızlandırılması-2

Konseyin yapısı kadar önemli bir başka konu da devleti ve rejimi şeklini belirleyecek olan Anayasa’nın kim tarafından, nasıl ve ne zaman yazılacağıdır. Başta Sistani gibi Şii liderler (muhtemelen nüfus içindeki çoğunluklarına güvenerek) bir an önce seçim yapılmasını ve bu seçimle gelecek Meclis ve Hükümet’in Anayasayı hazırlamasını isterken, Konsey’in çoğunluğu ise önce Iraklılardan oluşan geçici bir Yönetim oluşturulmasını, bunu seçimlerin takip etmesini ve Anayasa’nın yazılmasının da en sona bırakılmasını istemektedir. Bu süreci daha da karmaşıklaştıran başka faktör de 15 Aralık’a Anayasa’nın yazılma esaslarını belirlenmesini öngören 1511 BMGK kararıdır. Bu arada Washington’da, yetkilerin yerel liderler ve onların seçeceği bir lidere devrini içeren ama Irak’a uyarlanması zor görünen ‘Afgan modeli’ de tartışılmaktadır.

Washington’da Irak’taki durumla başa çıkma konusunda, aralarında zaman zaman sadece nüans derecesinde fark da olsa, dört ana düşüncenin varlığından bahsedilebilir: 1) Başkan’ın Teksas’daki günlerinden beri en yakın siyasi danışmanı olan ve tam bir ‘seçim kazanma makinesi’ olan Karl Rove’un temsil ettiği Amerikan seçimlerinden önce çekilmek gerektiğini düşünenler. 2) Rumsfeld gibi Irak’taki mevcut asker sayısının yeterli olduğunu düşünenler. 3) Daha fazla Amerikan askeri gönderilmesini savunan ve buna direndiği için Rumsfeld’i eleştirmekten kaçınmayan Yeni Muhafazakarlar. 4) Powell’ın kişiliği ile özdeşleşen ve Irak projesini uluslararasılaştırmaya sıcak bakan kesimler.

Yeni Irak’ın bir çeşit federasyon olması gerektiği fikri bir çok çevre tarafından dile getirilmesine rağmen bunun kaçınılmaz ya da engellenmez olduğunu düşünmek doğru olmayabilir. Eğer Anayasa’nın yazılması süreci Konsey’in mevcut yapısını yansıtırsa devletin bir çeşit federasyon olması, Anayasa seçimlerden sonra yazılır ise de Şiiler’in etkisiyle İslami karaktere sahip kuvvetle muhtemeldir. Muhtemel bir federasyonun etnik veya coğrafi temelde, parçaların merkezle ilişkile gevşek veya sıkı olan ve ayrılmaya imkan tanıyan ya da buna kapıyı kapatan şekillerde gerçekleşmesi mümkündür. Muhtemel yeni bir tartışma konusu da dinin yeni rejim üzerindeki etkisinin derecesidir. Irak’ı oluşturan unsurların, Irak’ın toprak bütünlüğünü bozmadan, sağlık, eğitim ve belli şartlarda asayiş dahil kendi işlerini kendi yürütebildikleri özerklik Türkiye için de optimal bir sonuç olabilir. (Sanli Bahadir Koç, Amerika Arastirmalari Masasi, Arastirmaci - Serhat Erkmen, Orta Dogu Arastirmalari, Asistan)


Perşembe, Kasım 13, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 13 Kasım
Irak’ta Yetki Devrinin Hızlandırılması -1

Irak’ta giderek kötüleştiğini Amerikan Yönetiminin de kabul etmek zorunda kaldığı durumdan çıkış için düşünülen ‘Iraklılaştırma’ planının (ciddi bazı sorunlar içermesi ve başarı şansı tartışmalı olmasına rağmen) denenme ihtimali yaklaşan Amerikan seçimleri
de dikkate alındığında artmaktadır. Başta güvenlik olmak üzere siyasi, idari ve ekonomik alanda yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar birbirlerini besler hale gelmiştir. Normalleşme konusunda elde edilen başarılar ise yavaş, sınırlı, kırılgan, coğrafi olarak eşitsiz ve son tahlilde yetersiz olmuştur. Başarısızlık, Irak Yönetici Konseyi ile Bremer arasında ‘yetim kalmıştır’. Gelinen noktada yetki ve sorumlulukların Iraklılar’a devri konusunda Washington’un tartıştığı düşünülen konu, seçenek ve ihtimaller şunlardır: Ehliyet, dirayet ve temsil konusundaki kusur ve eksikliklerine rağmen Yönetici Konseyi Washington’un Irak politikasını üzerine bina edeceği kurum olmaya devam edecek midir? En kaba şekliyle söylemek gerekirse, 1) Konsey’in aynen kalması, 2) temsil tabanının genişletilmesi ve hatta 3) tamamen lağvedilmesi ihtimalleri konuşulmaktadır. Konseyin üyeleri aynı kalsa bile konumunda ve sahip olduğu yetkilerde bir değişim olmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Türk askerine karşı çıkmak dışında neredeyse hiçbir konuda uzlaşmaya varamayan Konsey’in Irak’ın geleceği ile ilgili olarak bir vizyon geliştiremediği gözlemlenmektedir. Konsey üyeleri ise başta Bremer olmak üzere Geçici Yönetim’in kendilerine fazla yetki ve inisiyatif vermemesi ve güvenlik sağlanamamasından yakınmaktadır. Bu noktada ABD Konsey’in yetkilerinin arttırılması ya da üye yapısı ve sayısının değiştirilmesi seçenekleri ile karşı karşıyadır. Amerikan basınına yansıdığı kadarıyla ikincisinin gerçekleşme ihtimalinin daha yüksek olduğu söylenebilir. Yaptıkları açıklamaların aksine, aslında Konsey üyelerinin yetki ve sorumlulukların hızlı bir şekilde Iraklılar’a devredilmesi konusunda çok fazla istekli olmadıkları düşünülebilir.

Konsey’in özellikle Amerikalıların bile çözemediği güvenlik sorununu nasıl halledebileceği ciddi bir soru işaretidir. Konsey’in yetkileri artacaksa bile bu büyük bir ihtimalle bu kurumun genişlemesinden sonra gerçekleşecektir. Konsey’in genişlemesi aşağıdaki şekillerde olabilir: 1) ülke genelinde yapılacak ama beraberinde zaman, güvenlik ve lojistik problemleri getirebilecek bir seçimle, 2) ABD tarafından atamayla veya 3) özellikle yeterince temsil edilmediklerini düşünen, başta Sünni grup ve aşiretlerin kendi gönderecekleri temsilcilerin eklenmesiyle. Genişleme ABD tarafından atanma yoluyla gerçekleşirse bunun mevcut ‘meşruiyet açığını’ kapatması güç olacaktır. Seçimlerin yaratacağı zorluklar da açık olduğuna göre, en muhtemel formül yeni Irak projesinin meşruiyet temelini arttıracak ve saldırıların en çok gerçekleştiği bölgelerde işgale karşı oluşan negatif enerjinin bir kısmını emebilecek üçüncü seçenek olabilir. Belli bir yanılma payı bırakılarak iddia edilebilir ki; yukarıdaki her üç ihtimalde de Iraklı Kürtlerin yeni yapıda sayısal ağırlık ve siyasi etkinliği azalacaktır. Kürtlerin Bağdat’taki yönetim içinde güçlü olmaları Türkiye açısından ortaya cevabı kolay olmayan bir soru çıkarmaktadır: Kürtlerin Bağdat’ta güçlenmesi onları Irak’ın bir parçası olarak kalmaya mı yöneltir, yoksa burada elde edecekleri kazanımları nihai hedefleri olduğunu pek de gizlemedikleri bağımsızlık yolunda kullanmaya mı iter? Bir görüşe göre, Kürtler, Bağdat’ta güçlü olurlarsa bunu kendi bölgelerinin ekonomik anlamda gelişmesi, kurulması muhtemel federasyonun olabildiğince gevşek olması ve sınırlarının kendi istedikleri biçimde çizilmesi yönünde kullanabilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı – Serhat Erkmen, Orta Doğu Araştırmaları, Asistan)


Çarşamba, Kasım 12, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 12 Kasım
Bay Bremer Washington’da / Kürtler ve Türkiye

Bremer’ın başta Çelebi olmak üzere Konsey ile arasının iyi olmadığı bilinmekteydi. Konsey’in ‘ciddiyetsizliği’ (toplantılara katılımın az olması), ‘beceriksizliği’ (hala anayasanın nasıl yazılacağına karar verememiş olması), temsil gücünün sorunlu olması, Irak halkı tarafından tam olarak benimsenmemesi, üyelerin zamanlarının büyük kısmını yakınlarına ihale kapmak için harcamaları gibi faktörler Bremer’ın bu kuruma olan saygısının azalmasına neden olmuştur. Bunların dışında kişisel ilişkilerde kimyanın tutturulamaması da ilişkilerin bozulmasına katkı yapmış olabilir. Özellikle Çelebi’nin Bremer’ı çok ciddiye almadığı ve ondan kurtulmak için Washington’daki kontaklarını kullandığı iddia edilmektedir. Ancak şu anda Bush Yönetimi için Bremer’ı görevden almanın çok büyük maliyet ve riski bulunmaktadır. Jay Garner’dan sonra Bremer’ın da görevden alınması Bush Yönetimi’nin Irak’ta başarısızlığını kabul ettiği anlamına gelebilecektir. Son iki ay içinde Irak’la ilgili o kadar çok girişimden geri adım attı ki Yönetim’in yeni bir krize tahammülü yoktur. Bush’un tahammülü olmayan başka bir şey de seçimler yaklaşırken vurulan helikopterlerdir. ABD’nin Sünni üçgeninde kullandığı şiddetin dozunu arttırmaya karar vermesi ciddi bir plandan çok bir çaresizliğin ifadesi olarak kabul edilebilir. Washington bu bölgede gerçekleşen saldırıları engellemek için asıl gerekli şey olan istihbarat yapısını kuramadığı için hava bombardımanın dahil aşırı önlemlere başvurmaktadır. Bu aşırı ve --ayrıntıları tam bilinmese de—kontrolsüz ve ayırım gözetmeden kullanılan güç bölge halkına yönelik bir kararlılık gösterisidir. Bu yeni şiddet düzeyi koalisyon kuvvetlerine saldırıları düzenleyenleri yok etmekten çok gerektiğinde ABD’nin yıkım yoluna gidebileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak belli bir ihtiyat payı bırakarak denebilir ki, böyle durumlarda bu şekilde uygulanan bu şiddetin halkı direniş kuvvetlerinin arkasında kenetlemesi daha muhtemeldir.

PKK ile Peşmerge ve Amerikan kuvvetleri arasında yaşanan çatışmanın ABD’nin PKK’ya tavır almaya başladığı şeklinde yorumlamak için henüz bir parça erkendir. Hatta bu ‘çatışmanın’ Türk kamuoyu için ‘hazırlanmış’ olması bile mümkün olabilir. Türkiye, ABD’den kendisine danışmadan Irak’ın yapısı ile ilgili radikal bir adım atmayacağı garantisini istemelidir. Başkan Bush muhtemelen henüz bunun farkında değilse de, belki ABD’deki seçimlerden önce, K. Iraklı Kürtlerin bir devlet sahibi olup olmamasına karar verecektir. Bu kararın olumlu olması ihtimali yüksektir. Bush’un çevresindekilerin önemli bir kısmı ya bu yönde bir gelişmeyi arzu etmekte, ya bu konuya belli sempati ile yaklaşmakta ya da bu konuda bazı endişeler taşısalar da böyle bir gelişmeyi engellemek için gerekli güç ve iradeye sahip olmaktan uzaktır. Türkiye’nin şu an için Iraklı ilgili gelişmeleri askeri enstrümanlarla etkileme kapasitesi azalmış olmakla beraber, olaylar bir süre sonra askeri kuvvet tehdidi ve kullanılmasını tekrar mümkün ve hatta gerekli hale getirebilir. Türkiye bu tür ihtimallere karşı askeri yönden de hazır olmalıdır. Türkiye’nin K. Irak’ta hangi şartlarda ve ne şekilde askeri enstrümanları kullanması gerekebileceği üzerine ayrıntılı planları olmalıdır. Bu Kürt sorununun salt askeri yöntemlerle çözülebileceği şeklinde görülmemelidir. Ama askeri enstrümanların K. Irak’ta artık hiçbir şekilde kullanılamayacağı şeklinde yanlış bir düşünceye girmek askeri kuvvetlerin ‘hazır olma derecesi’nde istenmeyen düşüşlere neden olabilir. K. Irak’ta muhtemel bir bağımsızlığın hangi tür olay dizilerinden sonra gerçekleşebileceği yönünde hayal gücümüzü kullanmalıyız. K. Iraklı Kürtler’in bağımsızlıkla ilgili bir referanduma gitmeleri, Parlamentolarının bağımsızlık kararı alması gibi gelişmeler daha olmadan istihbarat ve erken uyarı sistemlerimiz çalışmalıdır. K. Iraklı Kürtler ile PKK arasında belli ölçülerde bir rekabet, güvensizlik ve çatışma olsa da bu zaman zaman beraber hareket edemeyecekleri anlamına gelmemektedir. Eğer gerçekleşirse K. Iraklı Kürtlerin bağımsızlık ilanları ile PKK’nın Türkiye içindeki eylemlerinin koordinasyonu beklenebilir. Bu arada Türkiye’nin K. Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını desteklemesi gerektiği yönündeki düşünceler kendi içinde tutarlı, iyimser ve muhtemelen son tahlilde yanlıştır. Ankara’nın K. Iraklı gruplara iyi davranması halinde bu ülkeleri ekonomik ve siyasi açıdan etkisi altına alabileceği şeklindeki görüş kabul ya da çürütülmeden önce daha fazla ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. Türkiye muhtemelen bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyemeyecektir ama bunu geciktirmek zorundadır ve aradaki zamanı da iyi kullanmak zorundadır. Ayrıca bu geciktirmeyi de olabildiğince Kürtlerin ‘ötekisi’ olmadan yapmalıdır. Bu mümkün müdür? Acaba, hemen değilse bir süre sonra, K. Iraklı Kürt liderlerle bir tür ‘büyük pazarlık’ yapılabilir mi? Türkiye’nin K. Irak’taki Kürtlerin belli bir takvime yayılmış, düzenli, kontrollü ‘kendi haklarını tayin’ haklarını tanımasına karşılık bu gelişmenin Türkiye’nin içini etkilemeyecek bir şekil ve zamanlamayla gerçekleşmesi mümkün olabilir mi? Bir Kürt devleti kurulduktan sonra Türkiye’deki Kürtlere verilecek ‘ödünler’ zayıflık olarak kabul edilecek ve daha fazlasının istenmesine neden olacaktır. Türkiye’nin insan hakları konusunda ve çıkardığı yasaların uygulanması yönünde atacağı adımlar Kürtler bir devlet kurmadan gerçekleşmelidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Kasım 10, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 10 Kasım
Bush’un Konuşması

Başkan Bush’un Orta Doğu’da demokrasi konusunda yaptığı konuşmada Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerden isim vererek bahsetmesi önemlidir. ABD’nin Orta Doğu’da demokrasi konusunda söylediklerinde samimi olduğuna inanılması için Washington’un şu ana kadar izlenen politikaları dürüst ve daha detaylı bir özeleştiriden geçirmesi gerekebilir. Bush’un, Irak dışındaki diğer Arap ülkelerini demokratikleşme konusunda nasıl teşvik edeceği ve onları hangi şekilde ve ne ölçüde zorlayacağı belli değildir. ABD, petrol ve terör konularında kendisiyle işbirliği yapan ve İsrail’i -görünüşte değilse bile gerçekte- tehdit etmeyen ama çok da demokratik sayılamayacak Arap rejimlerine karşı yukarıdaki kendisi için bir çırpıda vazgeçemeyeceği ‘nimetleri’ –en azından kısa vadede - tehlikeye atacak adımlar atabilecek midir? Bu konuda çok da umutlu olmamak için Washington’un yakın dönemde Özbekistan ve bir ölçüde Azerbeycan gibi ülkelerde yaptıklarına – ve yapmadıklarına- bakmak yeterlidir. Washington Arap ülkelerinde, Amerikan dostu olmasa da otomatik olarak düşmanı da olmayan ve Amerika karşıtlığı ‘Amerika’nın ne olduğundan değil ne yaptığından’ kaynaklanan muhalif unsurlarla olumlu bir ilişkiye girebilecek midir? Sadece Araplar değil Müslümanlar, Avrupalılar ve dünyanın büyük bir kısmı Filistin konusunu ABD’nin Orta Doğu politikalarını değerlendirirken temel bir kriter olarak kabul etmektedir. Ciddi oranda İsrail lehine meyilli politika, pozisyon ve yaklaşımlarında daha adil bir tutum almadan Washington’un ikna edici olması çok zordur. ABD’nin geçmişte yaptığı hatalarla hesaplaşmadan, samimiyeti konusunda tamamen de temelsiz olmayan endişeleri savuşturmadan, demokratikleşmeyi, Irak’ta yaşadığı zorlukları ve kayıpların gerekli olduğu mesajı vermek için kendi kamuoyuna yönelik PR kampanyasının bir bacağı olarak veya Amerikan çıkarlarını genişletmek için bir bahane olarak kullanmadığına inandırması Bush için çok zor olacaktır. Hatta bir görüşe göre ABD’nin S. Arabistan ve Mısır gibi ülkelere demokratikleşmeden bahsetmesi bu ülkeleri demokratikleştirmekten çok bu ülkelere Amerikan çıkarlarını ilgilendiren başka konularda baskı oluşturmak istemesinden kaynaklanmaktadır.

Ama, eğer Bush demokratikleşme konusunda samimi ve becerikli değilse, bu durum Orta Doğu’da demokratikleşme ve modernleşmenin de çaba harcamanın otomatik olarak beyhude olduğu boş bir hayal olduğu anlamına mı gelir? Avrupalılar ve Türkiye’nin Orta Doğu’da yaşanan ve olumsuz etkileri bu bölgeyle sınırlı olmayan siyasi, sosyal ve ekonomik tıkanıklığı aşmak için ABD’nin askeri güce dayalı metotlarının dışında başka planları var mıdır? Seçimler tek başına demokrasi için yeterli olmadığı gibi, fikir ve basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve bağımsız mahkemeler ve bir görüşe göre hür teşebbüs ve mülkiyet hakları gibi alanlarda belli bir mesafe alınmadan yapılacak seçimler demokratikleşme için yeterli olamayacağı gibi onu sekteye de uğratabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)

G-ABD 7 Kasım
Asker Göndermeme Kararı

Asker göndermeme kararı Washington’un isteğiyle mi alınmıştır yoksa müstakil bir karardır da Abdullah Gül tarafından Colin Powell’a mı bildirilmiştir? Türkiye buna rağmen buradaki gelişmeleri yakından takip etmeye devam ettiğini açıklayabilir. ABD başarısız olur ve askerleri ölmeye devam ederse o zaman Türk askerinin Irak’a gitmesine karşı çıkan başta Kürtler olmak üzere Iraklı gruplara ABD’den eleştiriler gelebilir. Türkiye’nin Irak’a asker göndermemesi son tahlilde ‘hayırlı’ ise de, Washington’un bu süreçte Türkiye’ye reva gördüğü muamelenin kolaylıkla kabul edilmemesi gerekir.ABD bir süre sonra tekrar Türkiye’den asker talebinde bulunursa Ankara buna kapıyı şimdiden kapatmalı mıdır? Artık Irak’a görünür bir gelecekte asker ‘gönderemediğimize’ göre bu ülkede varolmaya devam eden çıkarlarımızı nasıl savunacağız? Türkiye asker göndermemesinin PKK, Irak’ın toprak bütünlüğü, Irak’taki mevcut Türk askeri gücü gibi konulardaki pozisyonlarını etkilemeyeceğini açıklamalıdır. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Irak’ta askeri güç kullanmasını gündeme getirebilecek senaryolar, bunların gerektirdiği askeri güç yapısı ve hazırlık dereceleri nelerdir? Türkiye önümüzdeki dönemde Irak’ın genelinde ama özellikle Kuzey’de ve Bağdat’taki siyasi, sosyal ve askeri istihbaratını şimdikinin çok üstüne çıkarmalıdır. Bu arada Kürt grupların PKK, Türkmenler, İsrail, ABD ve Avrupa ile ilişkileri çok yakından takip edilmelidir. ABD Kürt gruplara karşı üslubunu gözden geçirmelidir. Bu gruplara karşı havuç ve sopaların hangi şekilde kullanılabileceği üzerine şimdiye kadar olduğundan daha fazla kafa yorulmalıdır.

Irak’taki başta anayasa ve federalizm olmak üzere siyasi tartışma ve süreçleri çok yakından takip edilmeli ve bunlara fikri düzeyde direk veya dolaylı tesir etmenin yolları araştırılmalıdır. Irak’taki siyasi gruplar içinde ekonomik yolları da kullanarak yerel ittifaklar geliştirilmelidir. Komşularla kısa vadede muhtemelen pek sonuç vermeyecek, sonrası dönemde de umulan getiriyi belki getirmeyebilecek ama yine de sabırla örülmesi gereken diplomatik ve hatta askeri işbirliği ağında ısrar etmelidir. Ankara Kürt grupları Irak’ın parçası olarak kalmaya ikna edebilecek gelişmelere destek vermelidir. Bunun bir yolu ve bedeli de Kürtlerin Bağdat’ta nüfuslarının ötesinde bir güç elde etmeleri olabilir. Bu tür bir güç --en azından bir süre için—Kürtlerin gözünde Irak’ın parçası olarak kalmayı cazip hale getirebilir. Ancak Kürtlerin Bağdat’ta elde edebilecekleri bu gücü orta ve uzun vadede K. Irak’ta askeri ve ekonomik kapasitelerini arttırmak ve bir süre sonra bağımsızlık isteklerini bu sefer daha güçlü bir şekilde gündeme getirmeleri ihtimali de vardır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Kasım 06, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 6 Kasım
ABD’nin Irak’taki Güvenlik Arayışları
Paul Bremer’in Irak’ta paramiliter güçlerin kurulmasını, güvenlik araştırmaları, eğitim ve gözetimle ilgili bazı çekinceler ve şartlar sürerek de olsa, kabul etmesi önemli bir gelişmedir. Bremer daha önce bu tür güçlerin Irak’ta ‘savaş lordlarının’ ortaya çıkmasına neden olacağından endişelendiği için karşı çıkıyordu. Bremer bu kuvvetlerin sadece polis olarak eğitilmelerini, etnik veya dini grupla halinde değil bireyler olarak katılmalarını ve sayılarının binlerle sınırlı tutulmasını istiyor. Böyle bir gücün kurulması ve bunun içinde, hem Irak’ta şu anda en organize grup olmaları, hem de Konsey içindeki ağırlıkları nedeniyle, belli birliklerde özel olarak yoğunlaşmadan da olsa harmanlanmaları ile Kürtlerin nüfuslarının ötesinde bir ağırlığı olması beklenebilir. Bu ilk başta Iraklı Kürtlerin Irak’ın bir parçası olmak istemelerinin göstergesi olarak görülebileceği gibi, Kürtlerin Irak ordusu içinde ‘pişerek’ bir süre sonra kendilerine ait otonom bir askeri güce sahip olma isteklerinin ilk halkası olarak da görülebilir. Bu yeni kurulacak gücün polisiye bir gücün ötesinde istihbarat, özel müdahale ve sorgulama birimlerinin de olup olmayacağı, ne tür silahlara sahip olacağı önemli olabilir.
ABD’nin Irak’taki güvenlik kuvvetlerinin yapısı ile – bir kısmı aynı anda denenebilecek- şu opsiyonları vardır: a) Iraklı kuvvetlerin eğitiminin hızlandırılması. Ama bu eğitimin fazla hızlandırılması ortaya niteliksiz ve görevi Amerikalıklardan devraldığında başarısız olması yüksek bir güç çıkarabilir.Ayıca bu yeni güce katılacak Iraklıların ‘Amerikalılar için,’ Amerikalıların verdiği emir doğrultusunda kendilerini ne kadar tehlikeye atacakları da tartışmalıdır. b) Eski Irak ordusunu tekrar göreve çağırılması. c) Yetki ve sorumlulukların Irak Konseyi’ne verilmesi sürecini hızlandırılması. Bu da ilk başta ‘Irak’ı Iraklılara bırakmak’ gibi görülse de, aslında Kürtler dışında temsil niteliği tartışılır Irak Konseyi üyelerine güvenlik dahil önemli konularda çok fazla yetkiyi çok erken vermek, başka sakıncaların yanında, Irak’ın demokratikleşmesi sürecinin rayından çıkmasına neden olabilir. Irak Konseyi içindeki bazı gruplar yeni düzeni kendi çıkarları, istekleri ve önyargıları doğrultusunda şekillendirme yoluna gidebilir, yeni güçlerini kendilerine rakip olarak gördükleri birey ve gruplara karşı kullanmayı seçebilirler. Yukarıdaki üç seçenek çatışmanın ‘Iraklılaştırılmasına’ tekabül etmektedir. Ancak Fareed Zakaria’nın da dikkat çektiği gibi, hızlı bir ‘Iraklılaştırma’ ve güvenlik görevlerinin Iraklılara devri ilk başta olumlu bir adım gibi görünse de, aslında muhtemelen askeri direnişi gerçekleştirenlerin, mücadeleyi kazanma yolunda olduklarını düşündürerek eylemlerinin sayı ve şiddetini arttırmaya teşvik edebilir. d) Halihazırda Irak’ta görevli askerlerin görev sürelerini uzatılması. Teknik olarak mümkün olmakla beraber ciddi moral sorunlarına neden olabilir. e) Rezerv askerleri göreve çağırılması, yurtdışındaki diğer üslerden bazı askerlerin, deniz piyadeleri ve hatta hava kuvvetlerinden bazı unsurları Irak’a kaydırılması. f) Başta Türkiye gibi ülkelere yönelik yeni bir diplomatik taarruzun başlatılması. Bu arada önemli bir soru da, yukarıdaki seçeneklerin de başarı için yetmeyeceği ortaya çıkarsa ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nden, bu sefer yetkileri de ciddi anlamda bu kurumla paylaşan, bir karar çıkarmayı deneyip denemeyeceğidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Kasım 05, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 5 Kasım
Ankara-Irak-Washington – ABD’nin Bazı Hataları

‘Türkiye’nin çıkarı ABD’nin kazanmasında mı yoksa Sünni üçgeninin kazanmasında mı’ sorusu yanlış değil ama eksik bir soru olabilir. Normal şartlarda, Ankara elbette Washington’un hem de olabildiğince kısa bir sürede ve kolayca kazanmasını tercih ederdi. Ancak, Washington’un bu tür bir başarı kazandığında Irak’ta atmayı tasarladığından şüphelenilen adımlar ve bazen çelişkili bazen de düpedüz Ankara’nın çıkarlarını görmezden gelerek attığı adımlar, Türkiye’nin Washington’un Irak projesine bakışını olumsuz yönde etkilemektedir. Washington Irak’ta kendini güçlü hissettiği oranda Türkiye’nin Irak’la ilgili çıkarlarını görmezden gelmeye daha eğilimli olduğu gözlemlenmektedir. Bu nedenle Ankara Washington’un ‘kazanmasını’ istemekte zorlanmaktadır. Ankara, Irak’taki çıkarlarının tamamen Washington’un iyi niyetine bırakılamayacağı noktasına gelmiştir. Tersine, Türkiye’nin, ABD’nin Irak’ta kolay bir başarı kazanmamasını tercih edebileceği bazı uç durumlar olabilir. Eğer ABD Irak’ı Türkiye’ye rağmen bir dizayn etmek istiyorsa, Ankara Washington’un kolay bir başarı kazanmamasını –bu durum kendi için de riskler yaratacak olsa da- isteyebilir. Bu istek kendini değişik derece ve şekillerde gösterebilir: 1) ABD’nin kolay bir başarı kazanmamasını istemek, 2) ABD’nin başarılı olması için risk ve maliyet üstlenmekten kaçınmak, 3) ABD’nin başarılı olması için ona –kendisi için fazla bir maliyeti olmasa da- yardım etmemek, 4) ABD’nin başarısız olması için aktif olarak a) gizlice, ya da b) açıkça çabalamak. Son şıkkın gerçekleşmesi, i) buna gerek olmayacağı için ii) Ankara’nın bunu ‘becerebileceği’ şüpheli olduğu için, iii)‘yakalanıldığı takdirde’ yaratacağı riskler çok büyük olacağı için, iv) ve zaten Türk karar alıcılarının on yıllardır kullandıkları ‘zihinsel mobilyaların’ dışında olacağı için –en azından kısa vadede- çok yüksek bir ihtimal değildir.

ABD ile Iraklı askeri direnişçiler arasında zamana karşı bir yarış olduğu düşünülebilir. Farklı görüşte olanlar olsa da, zamanın ABD’nin yanında olduğunu düşünmek zordur. Özellikle Amerikan Başkanlık seçimleri Washington’un manevra alanının daraltmaktadır. Irak’taki durumun bir çok yönden Vietnam’dan farklı olduğu açık olmakla beraber, bu farklılıklar son kertede belirleyici olmayabilir. Kamuoyunun Irak projesine bakışı ciddi derecede olumsuz bir şekil alırsa, Bush Yönetimi ‘panikleyerek’ işin başında yanaşmadığı ve aslında onu başlangıçtaki hedefinden uzaklaştıracak adımlara yönelebilir. Geriye dönerek bakıldığında ABD’nin Irak’ta yaptığı hataları tespit etmek mümkündür. İtiraf etmek gerekir ki bu yanlış kararların bir kısmı zamanında daha farklı görünüyordu. Bu hataların bazıları şunlardır: 1) İşgalin başlamasından sonra yağmanın önüne geçilmemesi ve temel hizmetlerde yaşanan kötüleşmeye karşı hızlı önlemler alınmaması.Bu konuda çok az çaba harcanması Iraklılarda – muhtemelen yanlış bir şekilde- ABD’nin oluşan düzensizlik durumundan memnun olduğu ve hatta bunu teşvik ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Bir çok Iraklı, ABD’nin durumun önce kötüleşmesinin Iraklıların bir süre sonra ABD’yi bir tür kurtarıcı olarak görmelerine neden olacağını hesapladığını düşünmüştür. 2) Ordunun aniden dağıtılması. Yüz binlerce tatminsiz, kızgın Iraklı gencin sokaklarda kontrolsüz bir şekilde dolaşmasına ve işgal aleyhindeki şiddet eylemlerine katılmak için geniş bir havuzun oluşmasına neden olmuştur. Halbuki, kaba bir hesap yapmak gerekirse, aylık ücretleri 20 dolar civarında olan bu askerlerin ABD’ye aylık toplam masraflarının 50 dolar olacağını farz etsek bile 400 bin askerin tamamının silah altında tutulmasının maliyeti ayda sadece yaklaşık 20 milyon dolar olacaktı. Bu Irak’ta kendi askeri operasyonları için 4 milyar dolar harcayan ABD’nin kolaylıkla üstlenebileceği bir maliyet olurdu. Kaldı ki bu askerlerin belki hepsinin değil, içlerinden ayıklanacak daha güvenilir unsurların, adım adım ve kontrollü bir şekilde yeni kurulacak güvenlik kurumlarına alınması, geride kalanların yapılan soruşturmalardan sonra yavaş yavaş serbest bırakılmaları, ama bu olurken de değişik istihdam alanlarına yönlendirilmeleri ABD açısından çok daha olumlu olabilirdi. 3) Irak’ta işlerin yürümesi için bilgi ve birikimleri elzem bir çok Baas partisi mensubunun, büyük ölçüde aşiretlerin ve Amerikan işgalinden tedirgin olacakları tahmin edilmesi gereken Sünnilerin yeni süreçten neredeyse tamamen dışlanması. ABD, büyük ölçüde iç içe geçmiş bu unsurların içinden kendine yandaş bulmakta başarılı olmadığı gibi, belki de bu yönde yeterince çaba da harcamamıştır. Askeri zaferin kolay gelmesi sonrasında yaşanabilecek problemlerin yeterince gerçekçi bir bakışla görülmesini engellemiştir. ABD bir anlamda kazandığı askeri zaferin kurbanı olmuştur. 4) İşgalin sivil yöneticileri büyük ölçüde Irak toplumunda uzakta, duvarların arkasında, ‘sokaktaki havadan’ uzakta, izole bir şekilde çalıştıkları için hem bir işgal gücü oldukları duygusunun halkta doğmasına engel olamamışlar, hem de eksik bilgi ile aldıkları kararlar her zaman çok sağlıklı olmamıştır. 5) İşgal güçleri ve bürokrasisi içinde Arapça bilenlerin, Arap ve Irak kültürü hakkında derin bilgiye sahip olanların sayısının şaşılacak kadar az olması. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)



Pazartesi, Kasım 03, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 3 Kasım
Asker Gönderme - Irak Konseyi – Irak Güvenlik Kuvveti - Ekonomik Yardım

1) Türkiye’nin Irak’a asker göndermesinin ne tür riskler içerdiği her gün artan bir berraklıkta görülmektedir. ABD, yakında Türkiye’den tekrar asker isteme pozisyonuna dolaylı bir dönüş yapabilir. Şimdi soru, bu gerçekleşmeden asker göndermeye kapıyı kapatmanın mı, yoksa açık tutmanın mı doğru olacağıdır. Irak’ta son dönemde tırmanan saldırılardan sonra Türk kamuoyunun Irak’a asker göndermeye olan tepkisi 7 Ekim’de tezkere çıktığındakinin de oçok ötesinde olacaktır. Ama bu noktadan sonra bile ille gönderilecekse --ki buna olumlu cevap vermek çok zordur—bu Washington ile en üst düzeyde yapılacak görüşmelerden sonra olmalıdır. Başbakan, Başkan Bush’la görüşmeden ve direk ondan gerekli söz ve garantileri almadan asker göndermek için düğmeye basmaktan kaçınmalıdır. Teknik görüşmeler elbette diplomatlar ve askerler tarafından yapılacaktır ama en üst düzeyde kesin ve ayrıntılı görüşmeler yapılmadan asker gönderilmesi durumunda, üstlenilen bu risk ve maliyetin karşılığını almayı beklemek yanlış olacaktır. 2) Türkiye, egemenliğin ABD tarafından seçilmiş bir Meclis ve Yönetime mi, yoksa bu süreci beklemeden adım adım Irak Konseyi’ne devredilmesini mi tercih etmelidir? Türkiye’nin Konsey ile direk bir ilişki kurmaktan kaçınmasının nedeni ‘bir kere elini verirse, kolunu kaptıracağından’ endişelenmesidir. Ankara Konsey’i eşit bir muhatap olarak kabul ederse bir süre sonra Konsey’in Irak’tan Türk askerlerinin çekilmesi yönünde gelebilecek taleplerini dikkate almaması zorlaşabilir. Öte yandan Konsey de Türkiye’ye, ‘eğer benimle konuşmazsan, yakında Irak’ta mevcut olan askerlerini de çekmeni isterim’ diye özetlenebilecek bir yaklaşıma da geçebilir. Böyle bir talep gelirse Türkiye --öyle ya da böyle—Irak’ta belli bir temsil gücü olan kuruma rağmen bu ülkede askerlerini tutan bir ülke durumuna düşecektir ve bir süre sonra duymazdan gelinemeyecek boyuta gelebilecek bu çağrılar Türk dış politikası için Avrupa ve ABD ile ilişkiler dahil komplikasyonlar yaratabilir. Bu noktada Talabani’nin Irak Konsey Başkanı olarak Türkiye’ye yapacağı ziyaret önemli görünmektedir. Burada bir parantez açarak denebilir ki, Türkiye’nin Irak Kürtleri ile ilgili istihbaratında çok vakit kaybetmeden ilerlemeler kaydetmelidir. Kürtlerle ilgili hem teknik hem de analitik olarak ciddi eksikler olduğu yönünde bir izlenim oluşmaktadır. Kürt kamuoyunun nabzını tutmak, sadece önde gelen değil orta düzey Kürt lider ve kanaat önderlerini takip etmek, Kürt grupların kendi aralarındaki tartışmaları ve karar alma mekanizmalarını bilmek, Türkiye ve Türkiye Kürtlerine bakışlarını anlamak, ABD, Avrupa ülkeleri, İsrail, İran ve PKK ile ilişkilerini ayrıntılarıyla analiz etmek için bu konularda gerekli dil bilgisi olan, toplumsal dokuya hakim ve Kürt kurumlarını penetre edebilecek uzman ve istihbaratçılara olan ihtiyaç giderek artmaktadır.

3) ABD Irak’ta giderek artan kayıplarını sınırlamak için Iraklılara yönelmiştir. Ama kurulması planlanan bu gücün yeterince yetenekli, eski Baasçılardan ayıklanmış, hızlı bir şekilde ve yeterli sayıda ve iyi eğitimli bir şekilde sokaklardaki güvenliği devralması çok uzun sürebilir. Halbuki daha kısa vadede önemli bir mesafe kaydedilmezse bu ülkedeki güvenlik durumu tamamen kontrolden çıkarak Iraklı kuvvetler hazır olduğunda bile artık zapt edilmez boyutlara ulaşabilir. Ayrıca Washington’un bu seçenekte yoğunlaşması Irak’ın sorunlarını en iyi Iraklılar çözer gibi bir mantığın üzerine bina edilmeye çalışılsa da aslında ABD’nin Irak’taki güvenlik problemini başta düşündüğünün aksine kendi başına çözmeyi başaramadığını, dışarıdan anlamlı bir destek bulamadığını ve bu projenin başarısını başkalarına havale ettiği anlamına da gelecektir. 4) Özellikle Afganistan örneği de hatırlanırsa, Madrid’de söz verilen rakamların gerçekten Irak’a ulaşıp ulaşmayacağı çok açık değildir. Telaffuz edilen paraların borç olarak mı, kredi olarak mı verileceği, yoksa sadece Irak’ın önceden klan borçlarından mı silineceği, nakit olanların yeterince hızlı bir şekilde Irak’a ulaşıp ulaşmayacağı ve --belki de en önemlisi-- ulaşsa bile verimli, şeffaf ve adil bir şekilde kullanılıp kullanılmayacağı soruları cevap beklemektedir. Yoksa bir tür ‘kendin pişir kendin ye’ mantığıyla her ülke gönderdiği parayı kendi şirketlerinin üstleneceği ihale ve projeler için kullanılmasını mı şart koşacaktır? İhale ve projelerin bedelleri abartılıyor olabilir. Bu projelerin ve finansmanın yönetimi değilse bile gözetimi daha açık şekilde yapılmalıdır. Ayrıca fakir ve yardıma muhtaç bir çok ülke varken, bu ülkelere gidebilecek paranın dünyanın en büyük ikinci petrol rezervlerine sahip bir ülkeye akıtılması ne derece adil ve akıllıca olduğu sorusu da düşünülmelidir. Washington’un Irak’ın maliyesinin hesap ve denetiminin uluslararası bir kurum tarafından tutulmasında yeterince açık olmaması Irak’la ilgili niyetleriyle ilgili spekülasyonları beslemektedir. Bu arada borçlar ve tazminatlar konusu da önemlidir. Türkiye, Irak’ın borç ve tazminatlarının iptali yönünde çalışmalıdır. Çünkü eğer tersi olur ve Irak halkı yıllarca bu borçları ödemek zorunda kalırsa Türkiye’nin umduğu tüketim seviyesine ulaşamayabilir ve Türkiye için cazip bir pazar haline gelmesi gecikebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ekim 31, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 31 Ekim
Asker Gönderme ve Irak ile İlgili Gelişmeler

Türkiye ‘elini çabuk tutup’ asker gönderme fikrinden vazgeçtiğini açıklamalı mıydı? 1) Irak’ta hızla artan eylemler, 2) Irak’tan gelen menfi tepkiler, 3) Washington’un ‘isteksizliğinden’ sonra konu bir kez kamuoyunun gündeminden düştükten sonra Hükümet’in bu konu için harcayacak ilave siyasi sermayesi olup olmadığının belli olmaması, 4) konunun ayrıntıları üzerinde hemen hiçbir ciddi müzakere yapılmamış olması, 5) Washington’un güvenlik konusunda Iraklılar’a ağırlık vermeye karar vermesi gibi faktörler, Ankara’nın Irak’a asker gönderme ihtimalini ciddi olarak azaltmıştır. Ancak, Washington’un Türk askerine olan ihtiyacının göstermekten istediğinden daha fazla olduğu düşünülebilir. Özellikle Amerikan askerlerinin rotasyonun gerçekleşeceği Bahar aylarına doğru Washington’un Türk askerine olan ilgisi daha da artabilir.

Beyaz Saray’da, Başkan’ın tekrar seçilmesine Yönetim içindeki başka bazılarına göre daha fazla önem veren kişiler, özellikle Mart ayından sonra daha da kızışacak seçim kampanyası sırasında, şu anda olduğu gibi her gün Amerikan askerinin ölmesine tahammülleri olmadığı için, yeterli eğitim ve tecrübeye sahip olmayan Iraklıları silah altına alma fikrine sıcak bakmaktadırlar. Bu gerçekleşirse hızla ve muhtemelen gerekli eğitimi almadan kurulacak Irak güvenlik güçlerinin, Amerikan askerlerine oranla dil ve kültürel nüanslara hakim olmak gibi avantajları olacaksa da, şu an devam eden türden ve muhtemelen daha da artması ve şiddetlenmesi beklenebilecek saldırıları kendi başına önlemesi veya azaltması çok yüksek bir ihtimal olarak görülmemelidir. Ama böyle bir güç, sınır güvenliği, altyapının korunması, devriye gezme gibi görevleri Amerikan askerlerinden alarak onları daha az kayıpla, iyi istihbaratlar desteklenmiş nokta operasyonlara yoğunlaşma imkanı sağlayabilir. Başkan Bush, dışarıya vermeye çalıştığı, Irak’ta başarılı olmak için gereken her şeyi yapmaya hazır kararlı lider imajına rağmen, bu ülkede atacağı adımları yaklaşan seçimin gereklerine göre ayarlayacak gibi görünmektedir. Bu arada, ‘ABD’nin Irak’ta başarılı olmaya mahkum olduğu’ tezi genel bir ifade olarak kabul edilebilir ama mutlak, ‘teolojik’ bir inanca neden olmamalıdır. Başarının ve başarısızlığın dereceleri vardır. ABD çok muhtemelen Irak’tan, Vietnam’da olduğu gibi ‘büyükelçiliğin terasından helikopterle kaçmayacaktır’ ama Irak’ta hedeflediğini düşünmemizi istediği hedeflerde revizyona gitmesi mümkündür. Mesela 2010 yılında da Irak’ta belli bir Amerikan askeri gücü muhtemelen konuşlanmaya devam edecektir ama bu tarihteki Irak yönetiminin ne demokratik ve laik olacağının, ne Amerikan yanlısı olacağının, ne de İsrail’i tanıyacağının garantisi vardır. Seçimler yaklaştığında şu an uygulanan politikaların başarılı olmadığı görülürse, Bush şimdi fantezi gibi gelebilecek değişik açılımlara girebilir. Irak’ta yaşanan kaos ortamı devam ederse, Ürdün Kralı’nın amcası vasıtası ile Haşemi hanedanını en azından geçici bir süre için Irak’a getirme fikri daha fazla taraftar bulabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)

G- ABD 30 Ekim
Washington’un Sorunları

Irak’ta 1 Mayıs’tan bu yana ölen Amerikan askeri sayısı savaş süresince ölenleri geçmiştir. Koalisyon kuvvetlerine yönelik saldırı sayısı yaz aylarındakinin iki katına çıkarak günde yaklaşık 33’e ulaşmıştır. Eylemlerin sayısı kadar koordinasyon, şiddet ve gösteriş derecelerinde de artış gözlemlenmektedir. İşgal yönetimi bazı bölgeler ve konularda bir ölçüde ilerleme sağlamış olsa da, bu şimdi olduğu gibi yavaş, sınırlı ve düzensiz bir iyileşme olursa, Washington bir süre sonra kendini bu kazanımları da kaybettiği bir noktada bulabilir.
Zamanın işgal güçlerinin lehine işlediğini düşünmek iyimserlik olabilir. ABD’nin Irak’ta başarılı olabilmesi için --bir kısmı birbirini tetikleyecek—bir dizi olumlu gelişmeye ihtiyacı vardır.

Şu sorular önemli görünmektedir: Iraklılar ABD’nin kazanacağından, ‘çekip gitmeyeceğinden’ emin olacaklar mı? Koalisyona yardım etmenin, ona istihbarat sağlamanın, onun için çalışmanın ne ölçüde kendi hayatlarını tehlikeye atacağını düşünecekler? Sünniler, devam eden eylemlerin kendilerine verilecek iktidar pastasının artmasına mı, yoksa azalmasına mı neden olacağını düşünecekler? ABD, Sünnileri, aşiretleri, dağıtılan Irak ordusu mensuplarını, Saddam’dan çok hazzetmese de kariyer kaygıları ve korku gibi nedenlerle Baas partisine üye olan bürokrat ve subayları kurulacak yeni sisteme entegre etmeyi deneyecek ve bunu becerebilecek mi? Şiiler, ABD’nin kendilerine, sayılarıyla orantılı olmasa bile başat bir rol verebileceğine ne ölçüde ve ne süreyle inanacaklar? İstihdamın artması ve ekonominin en azından savaş öncesindeki tempo ve düzeye ulaşmasıyla halk, hayatın ve işlerin iyiye gittiğini görüp, inanacak mı? Iraklılar ülkenin toprak bütünlüğü, petrolü ve İsrail ile ilişkiler gibi konularda ABD’nin ‘iyi niyetli’ olduğuna kanaat getirecekler mi? ABD’nin yetki ve sorumlulukları sınırlı, yavaş ve kontrollü de olsa devredeceği Konsey, Bakanlar Kurulu, Irak güvenlik örgütleri gibi kurumlar aralarında birlik olabilecekler ve yüklenecekleri sorumlukların altından kalkacak beceri ve birliği gösterebilecekler mi? Irak halkı bu kurumların Amerikan ‘kuklası’ olduğu yönündeki düşüncesini değiştirecek mi? Washington yukarıdaki konuların önemli bir kısmında, çok da uzun olmayacak bir sürede, ciddi ilerlemeler kaydetmez ve kazanımlarını korumaz ise, en azından başta koyduğu hedefe ulaşması ciddi şekilde zorlaşacaktır. Bu alanlarda başarı bile muhtemelen saldırıları bitirmeyecek, ama onları ABD açısından kabul edilebilir boyutlara getirebilecektir. ABD’deki 2004 seçimleri yaklaşırken, saldırıların sayısı ve şiddeti düşer, ölen, yaralanan ve Irak’ta konuşlanan Amerikan askeri sıklık ve sayısı azalır ve Irak’ta anayasa ve seçimler gibi gelişmeler Irak’ı Bush için bir seçim riski olmaktan çıkarabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ekim 27, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 27 Ekim
Irak’a Asker Gönderme Üzerine Notlar

1) Son haftalarda, Irak’ın içinden ve dışından yükselen Türkiye’nin Irak’a asker göndermesine karşı sesler ve Irak’ta giderek daha kötüye gittiği müşahade edilen güvenlik durumundan sonra, hala bu ülkeye asker göndermenin mümkün olabileceği bir noktaya gelinebilir mi? Yoksa bu konu, yüksek sesle ifade edilmese de, artık kapanmış farz edilebilir mi? Şu opsiyonlardan bahsedilebilir: Ankara, i) artık Irak’a asker göndermeyi düşünmediğini, ii) bu konuda kesin kararını daha vermediğini, iii) ABD’den cevap beklediğini, iv) gerekirse Irak Konseyi ile bu konuyu görüşebileceğini/müzakere edebileceğini açıklayabilir. Ya da, v) kapalı kapılar ardında, Washington’a birkaç haftayı geçmeyecek bir süre vererek, bu sürenin sonunda ABD ile anlaşma sağlanmazsa, ‘ismini daha fazla yıpratmamak için’ asker göndermek fikrinden kesin ve geri dönülmez bir şekilde vazgeçeceğini belirtebilir. Türkiye, asker göndermekten şimdiden vazgeçtiyse bile bu kararın ne zaman ve ne şekilde açıklanacağı önemli olmaya devam edecektir. Türkiye 7 Ekim’de Meclis’ten geçirdiği karardan maksimum getiriyi elde etmeye çalışmalıdır. Muhtemelen Washington, tamamen de anlaşılmaz olmayan nedenlerle, Türkiye’nin asker gönderme ihtimalini hazırda tutmak istemekte ve bu fırsattan tamamen de vazgeçmek istememektedir. Ama Irak’ın içinde ve dışında bir çok grup ve ülke, Türkiye aleyhine içlerinde belki de yüzyıllardır biriktirdikleri duyguları dışa vurmak için, ‘atışın serbest olduğu’ bir fırsat yakalamışken Türkiye ‘sonsuza kadar bekler’ bir görüntü vererek kendini yıpratmaması önemlidir. 2) Türkiye asker göndermekle ilgili olarak hem kısmen meşruiyeti, hem temsil gücü sınırlı olan ama öte yandan Bağdat’ta giderek daha fazla rol oynamaya namzet olan Irak Konseyi’ni muhatap almalı mıdır? Irak Konseyi’ni muhatap almayı reddeder bir görüntü vermek bu kurumun Türkiye’ye yönelik olumsuz bakışını kemikleştirecektir. Ancak öte yandan, Konsey ile asker gönderme konusunda doğrudan veya dolaylı bir müzakereye girip ir sonuç çıkaramamanın da olumsuz sonuçları olacaktır. Konsey’in Türk askerine olan ihtiyacı ABD’nin hissettiği kadar olmadığı için, gerçekleşse bile bu müzakerelerden Türkiye’yi tatmin edecek bir sonuç çıkması düşük bir ihtimaldir. Bu arada Konsey ile Fransa ve Almanya arasındaki ilişkilerin de giderek soğuduğu bir kenara not edilmelidir. Bu arada şu soru da makul görünmektedir: Eğer, mesela Pakistan gibi ülkeler asker göndermeye karar verseler ve Konsey buna da muhalefet etseydi, acaba ABD bu kez de Konseyin ‘vetosuna’ uyacak mıydı? Yoksa Amerikan Yönetimi’nin içinde ve dışında zaten Türk askerine sıcak basmayan çevreler Konseyi paravan olarak kullanmakta ve hatta onları Türk askerine karşı çıkma konusunda teşvik mi etmektedir?

3) Irak’ın geleceği ile ilgili olarak Türkiye’nin tercihi (merkezi, federal, bölünme) şeklinde dizilmiş olsa da, acaba merkezi bir Irak, Kürtleri tatmin etmeyerek ve onları bu yeni yapıyı sabote etmeye iterek, bölünmeye giden yolu belki bir parça geciktirmekle beraber, aslında orta vadede daha muhtemel hala getirebilir mi? 4) ABD’nin Irak’ta karşı karşıya olduğu güvenlik sorunları en baştan itibaren ya da artık bu noktadan sonra aşılmaz zorluklar içermekte midir? Yoksa, yapılan hatalara, kötüleşen güvenlik durumuna rağmen, i) temel hizmetlerde yaşanan/yaşanacak düzelmeler, ii) silahlı direnişi gerçekleştiren Iraklılar arasına yerleştirilen ‘köstebekler’, iii) yapılan saldırılarda çok sayıda Iraklının da ölmesi gibi nedenlerle, iv) Irak halkının Amerikan kuvvetlerine daha fazla yardım etmeye başlaması, v) Saddam’ın yakalanması, vi) eski Irak ordusunun tekrar silah altına alınması, vii) ekonominin Iraklılar için istihdam yaratır bir şekilde düzelmesi gibi gelişmeler yaşanırsa bu durum tersine döndürülebilir mi? 5) Eğer Türkiye, başta Kürtler olmak üzere Irak Konseyi’nden gelen protestolar üzerine Irak’a asker göndermekten vazgeçer ve son birkaç günde yaşanan olaylarla giderek daha mümkün görünmeye başlayan ‘ABD’nin başarısızlığı’ gerçekleşirse, Washington tarafında Kürtlere yönelik tepkiler artabilir mi? ‘Siz olmasaydınız, Türkler ve belki başkaları da gelecekti ve olaylar bu boyutlara gelmeyebilecekti’ demeleri mümkün olabilir mi? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cumartesi, Ekim 25, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 24 Ekim
Rumsfeld – Kredinin zamanlaması - Tahran-Şam’la ilişkiler

1) Rumsfeld’ın terörle mücadelede Pentagon’un rolü ve performansı ile ilgili iç yazışmasının sadece dört kişiye yazılmış olmasına rağmen basına sızmış olması ilgi çekicidir. Bu belge, Amerikan Savunma Bakanı’nın, dışarıdan görünenin aksine, eksik ya da yanlış işler yapıyor olabileceği sorusunu kendisine sorabildiğini göstermektedir. Sızan bu belge Bush Yönetimi’nin --dışarıya vermek istediği kendinden emin görüntünün aksine-- bazı endişeleri olduğu ve içeride kendini eleştirebildiğini gösterdiği için olumlu olarak bile görülebilir. Hatta bu belgenin bilerek Rumsfeld veya çevresi tarafından sızdırılmış olabileceğini düşünenler bile vardır. Eğer bu doğru değil ve Rumsfeld’e zarar vermek amacıyla sızdırılmışsa bunu yapmış olabileceklerin listesi uzundur. Rumsfeld’in hem yönetim stili, hem insan ilişkilerindeki direk ve hatta bazen kırıcı tarzı, hem de özellikle kara kuvvetlerinin hantal bulduğu yapısını değiştirmek için yaptığı Amerikan silahlı kuvvetlerini ‘dönüştürme’ yönündeki çabaları, dünyanın en büyük bürokrasisi olan Pentagon’da özellikle üniformalı generaller tarafından belli bir direnç, soğukluk ve hatta düşmanlıkla karşılanmıştır. Bunun dışında tamamen spekülasyon olarak denebilir ki, belge, teröre karşı mücadele ile ilgili ‘gizli’ ve nispeten olumsuz görüşlerin yayınlanması ile zor durumda kalacak ve bundan çok memnun olmayacak Beyaz Saray nezdinde Rumsfeld’in pozisyonunu zayıflatmak isteyen ve belki de onun yerinde gözü olanlar tarafından da sızdırılmış olabilir. Yeni muhafazakarlar Irak’a daha çok asker gönderme gibi konularda anlaşamadıkları ‘inatçı’ Rumsfeld ile işlerinin bittiğini düşünerek ondan kurtulmanın yollarını arıyor bile olabilirler. Bu grup Bush’un Rumsfeld’den seçimi beklemeden kurtulmasını istiyor olabilir. Teknik olarak bakılırsa aslında bu iç yazışma, Savunma Bakanı’nın gözardı edilemeyecek bir savunma entellektüeli ve kendi personelini günlük karmaşanın ötesinde düşünmeye teşvik eden zorlu bir idareci olduğunu göstermektedir.

2) ABD’nin Türkiye’den asker istemekten geçici ya da temelli vazgeçmesi halinde Türkiye buna nasıl cevap vermelidir? Asker göndermek zorunda kalmadığımıza memnun olduğumuzu ama Irak’taki meşru ve kalıcı çıkarlarımızı korumaktan vazgeçmemizin de beklenmemesi gerektiğini belirtmek, ama Washington’un bir anlamda Hükümet’i Meclis’ten tezkereyi geçmeye zorladıktan sonra Kürtlerden gelen baskı sonrasında ‘ortada bırakmasının’ hayal kırıklığı ve endişe yarattığını bildirmek doğru yol olabilir. Bu arada 8.5 milyarlık kredinin en optimal şekil ve zamanda nasıl kullanılacağı sorusu da önemlidir. Türkiye bu kredinin tamamını ya da bir kısmını kullandıktan sonra anlaşmada belirtilenin aksine eylemler içine girerse (örn. Irak’a tek taraflı müdahale etmek) bu krediyi iade etmek zorunda kalacak mıdır? Ya da başka şekilde sormak gerekirse, Türkiye’nin krediyi kullanması onu sonradan aslında atmasının gerekli olduğu sonucuna vardığı bazı adımları atmasına engel olarak seçeneklerini daraltır ve manevra alanını azaltır mı? Aslında bahar aylarında açıklanan bu yardımın şartlarını, savaş sonrasında ABD ile işbirliği yaparak yerine getirmiş ve savaş öncesi ve sonrasındaki kayıpları ile hak etmiştir. Ankara, krediyi kullandıktan sonra bunun kendi hareketlerini kısıtlamayacağına ve gerektiğinde ABD’nin istediklerinin dışına çıkabileceğine inanıyorsa bu krediyi belki de olabildiğince hızlı ve belki yeni şartlar öne sürülmeden kullanması daha doğru olabilir.En kötüsü ise kredinin transferini geciktirip bu arada gözümüz hep ABD’de olacağından manevra alanımızı da kaybetmemiz halinde yaşanacaktır. Tersi bir bir bakış açısı ise şu olabilir: Krediyi alıp kasada tutmanın ekonomi üzerindeki olumlu etkisi, krediyi hemen almak yerine istediğimiz ve gerçekten ihtiyacımız olan bir zamanda almak için bekletmenin piyasalar ve başta faizler gibi ekonomik göstergelerden kaynaklanan getirilere olumlu etkisine göre daha az olabilir. Piyasa kredinin hemen kullanılmasındansa gerektiğinde kullanılabilecek şekilde Amerikan hazinesinde beklemesini tercih edebilir. Piyasanın Türk dış politikası üzerinde bu derece etkileri olması aslında rahatsız edici ise de salt ekonomik olarak bakıldığında hangi şıkkın daha kazançlı olduğu dikkate alınmalıdır. Kısacası bu kredinin kullanılmasına ve bunun zamanlamasına siyasi olduğu kadar ekonomik faktörlerin ve uzmanlığın da dahil edilmesi gereken ince bir hesaplama sonucunda karar verilmelidir.

3) Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerle Irak konusunda işbirliği yaparken ikili mi yoksa çoklu ortamları mı tercih etmelidir? İkili ilişkilere ağırlık verildiğinde daha ‘enteresan’ konular hakkında rahat konuşmak mümkün olabilir ve daha açık pazarlık yapılabilir. İkili görüşmeler üçlü veya daha büyük zirvelere göre gizli kalma şansı ve sonuç alma şansı daha çok, pratiğe geçirilmesi daha mümkün temaslar olabilir. Bu tür görüşmeler Washington tarafından bir çeşit meydan okuma olarak görülebilecek üçlü zirvelere göre ABD’yi daha az rahatsız edebilir. Üçlü veya daha geniş görüşmelerde diğer ülkeler Türkiye’ye normalde arzu etmeyeceği şeyler empoze etmeye çalışabilirler. İkili görüşmelerin olumsuz yönü ise, İran ile Suriye’nin aralarındaki ilişkinin yakınlığı nedeniyle, muhtemelen bizimle konuştuklarını birbirleriyle paylaşacak olmalarına rağmen biz onların ‘yalnızken konuştuklarını’ muhtemelen bilemeyişimiz olabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ekim 23, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 23 Ekim
Karar Alma

Türk dış politikasındaki karar alıcıların karar alırken dikkat etmeleri gereken faktörler arasında şunlar da olmalıdır: 1) Söz konusu meselenin kendi tarihi (örn. Irak tarihi, etnik gruplar arasındaki ilişkilerin, ABD ve Batılı ülkelerin Irak’la ilişkilerinin tarihi), 2) söz konusu meselede Türk politikasının geçmişi (örn. Türkiye’nin Irak politikasının tarihi), 3) söz konusu meselede yakın dönemdeki gelişmeler (örn. Saddam sonrası Irak’taki gelişmeler, ABD’nin Irak’taki amaç ve problemleri), 4) Karşıdaki muhatap, ortak ve hasımların kişisel, kurumsal, milli tarihi (örn. Kürt tarihi, Kürt liderlerin psikobiyografileri, amaçları, çıkarları, umutları, korkuları, değer verdikleri, güçlü ve zayıf yönleri), 5) Söz konusu mesele ile benzer konularda yaşanan tecrübeler (örn. Irak ile ilgili olarak, savaş sonrası dışarıdan düzen empoze edilen Bosna, Kosova, Doğu Timor, Almanya, Japonya gibi yerlerdeki tecrübeler, ABD’nin benzer müdahalelerinin geçmişi), 6) gerçeğin kendisi ile karıştırmamak ve belli bir ihtiyatla karşılamak şartı ile dünyayı anlamak –ve hatta belki de değiştirmek-- için önemli bir enstrüman olan teorik çalışmalardan süzülüp gelen genellemeler (örn. uluslararası ilişkiler ve dış politika alanında yapılmış teorik çalışmalardan, ulus inşası, etnik ve milli bilinç gibi konularda yapılmış çalışmalar). Bu kadar bilgi, fikir, teori, data ve istihbaratı işlemek için büyük ve iyi yetişmiş personelden oluşan bürokrasilerin gereği açıktır.

Dış politikanın formülasyonu ve uygulanması, her zaman değilse bile çoğu kez, sadece birbirinden farklı değil aynı zamanda kendi içinde de zamanla değişen, değerler arasında karmaşık tercihler yapmayı gerektirmektedir. Dış politikada karar alıcılar, 1) bazen eksik, bazen de işlenebilecek ve ‘tüketilebilecekten’ çok fazla bilgi ile, 2) önemli ölçüde belirsizlik içinde, 3) bilgi ve fikirlerin kurumlar içinde ve arasında oluşan tıkanıklıklar nedeniyle hızlı ve doğru akmayabildiği ve yeterince tartışılmadığı, ve 4) en objektif olanlarının bile, bazen farkında olmadan ve istemeden –zaten ‘hesaplanması’ ve karmaşanın içinde ‘mıhlaması’ çok kolay olmayan-- ‘milli çıkarların’ dışında kişisel ve grup çıkarlarının bakış açılarını etkilediği bir süreç sonunda karar almaktadır. Karar alıcılar, nasıl dış politika yaptıkları üzerine de düşünmek zorundadırlar. Karar alıcılar, tüm insanlara özgü aşağıdaki hatalara karşı tetikte olmalıdır:1) Görmek istedikleri şeyleri görmek, 2) kendi geçmişlerinden getirdikleri önyargı ve bagajlardan kurtulamamak, 3) bazı tekil olaylardan süpürücü genellemeler çıkarmak, 4) karşı tarafın da otomatik olarak bizimkinin benzeri ya da aynı bilgi, algılama, değerler sistemi ve düşünme alışkanlığına sahip olduğunu varsaymak, 5) karşı tarafın her hareketinden şüphelenirken, karşı tarafın bizim hareketlerimizi ‘kötü niyetli’ olduğunu düşünmesini anlayamamak.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ekim 22, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 23 Ekim
İran ve İyi Polis

1) ABD ile AB arasında İran ile ilgili olarak adı konmamış ve belki bilinçli de olmayan bir tür iş bölümü ve iyi polis-kötü polis oyunu olduğu düşünülebilir. İran’ın nükleer programına karşı ABD sadece ‘sopa’ (kuvvet tehdidi) ile AB ise havuç ve sopadan oluşan ‘şartlı diyalog,’ güven verme, ticaret ve uluslararası kurumlardan oluşan daha geniş bir siyasi enstrümanlar vasıtası ile karşılık vermiştir. İran’ın dünkü kararı, eğer zaman kazanmak için yapılmış taktik ve yanıltıcı bir adım değilse, AB açısından prestij ve kendine güven kazandıracak önemli bir başarı olarak görülebilir. Bir çok yorumcunun da dile getirdiği gibi, İran konusundaki ortak tavır Irak krizinde iyice yüzeye çıkan AB’nin bölünmüşlüğünün rehabilitasyonu sürecinin bir parçası olarak görülebilir. Irak’ta yaşananlardan sonra, Blair’in eskisi kadar tartışmasız bir şekilde Washington’un yanında yer alması artık zorlaştığı gibi, Almanya ve Fransa’nın da ‘problem ülkelere’ sert konuşmak gereğine otomatik olarak karşı durmaları beklenmemelidir. Eğer bir süre sonra İran geri adım atmazsa, burada elde edilen başarı ile beraber Avrupa’nın üç büyüklerinin birlikte çalışma isteği artabilir ve İran’ı, NATO ve AB güvenliği gibi konular dışında Suriye ve hatta K. Kore gibi başka benzer girişimler takip edebilir. Dün olanları bir anlamda Avrupa’nın Orta Doğu’ya dönüşü olarak görmek yanlış olmayabilir. Irak’ta yaşananlardan sonra , AB hem İran’ın nükleer silah sahibi olmasını önlemeye hem de bu ülkeyi ABD’nin insafına bırakmamaya kararlı görünmektedir. Bu iki amaçta da başarılı olup olmayacağı belli değilse de, İran dünkü anlaşmadan ciddi olarak sapmadığı takdirde kendisine karşı yapılabilecek bir İsrail-ABD saldırısına karşı AB’nin diplomatik şemsiyesi altına girmiştir. Suriye’ye yönelik uygulanan baskının İran’ın bu kararında etkisi olmuş olması mümkündür. İran kendini, 31 Ekim’den sonra nükleer programı aleyhine çıkabilecek bir BM kararından sonra olayların temposu kendi açısından kontrol edilemez boyutlara gelmeden Avrupa’nın üç büyüklerinin desteğini kazanmak zorunda hissetmiştir. Washington’un, bir yandan bakıldığında, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engelleyecek her türlü girişimden memnun olması gerekirken, öte yandan da AB’nin Orta Doğu’da yaptığı bu hamle vasıtası ile ‘yer kapmasından’ rahatsız olmaması mümkün değildir. Washington’un, durumdan memnuniyetsizliğini elden geldiğince gizleyerek temkinli bir görüntü vermesi beklenmelidir. Bush Yönetimi bir süre daha İran’ın niyetleri hakkında aktif bir şüphecilik politikası izlemeye devam edecektir. Washington, Tahran’ın bir süre soluklandıktan sonra bir kaç yıl içinde tekrar NPT dışına çıkarak nükleer silah sahibi olmasından veya gizli şekilde nükleer silah için çalışmaya devam etmesinden endişelenmektedir. İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak AB’nin pozisyonuna daha yakın olan Ankara’nın dün başlayan sürecin bir parçası olması gerekir.

2) Hile ve ‘takiyye’nin dış politikanın önemli araçlarından biri olduğuna şüphe yoktur. Devletlerin görünen ve ifade ettiklerinden farklı ve hatta bazen tam zıddı amaçları olabilir. Yakın dost ve müttefiklerin bile telaffuz ettiklerini hiç şüphe etmeden sorgusuz sualsiz gerçek kabul etmek çok akıllıca olmayabilir. ‘Washington, sonradan Türkiye aleyhine yapacaklarına zemin hazırlamak ve bahane yaratmak amacıyla, bilerek, Türkiye’ye kendisini reddettirmeye çalışıyor olabilir mi?’ Eldeki verilerle bu soruya olumlu ya da olumsuz kesin bir cevap vermek mümkün olmayabilir. Ama bu soruyu gereksiz ya da anlamsız diyerek fırlatıp atmamak ve zihinsel kütüphanemizin üst raflarından birinde tutmaya devam etmek gerekir. 3) Madrid’deki ekonomik yardım konferansından sonra Irak’a yardım yapan ülkeler bu paranın kendi şirketlerinin Irak’ta alacağı ihalelerin karşılığı olmasında ısrar edebilirler. Bu durumda Türkiye’nin Irak’ta umulan kadar büyük ve çok sayıda ihale kazanmaması beklenebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ekim 20, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 20 Ekim
Türkiye’nin Opsiyonları

Washington, Meclis’ten geçen tezkereyi BM’de yeni karar çıkararak bir anlamda şimdiden tahvil etmiştir. Bu arada Türkiye, Meclis’ten geçen tezkerenin nihai bir karar değil, Hükümet’e yetki devri olduğunu dünyaya yeterince anlatamamış görünmektedir. ABD, burada daha önce de belirtildiği gibi, Irak Konseyi’nden Türk askerinin Irak’a gönderilmesi aleyhine yükselen sesleri, Türkiye’yi i) Washington’un istediği bölgeye, ii) istendiği zaman çıkacak şekilde, iii) fazla şartlar öne süremeden ve iv) muhtemelen bunun karşılığında bir şey alamadan göndermesi amacıyla kullanıyor olabilir. Türkiye’yi daha bölgeye varmadan psikolojik ve siyasi olarak hırpalayarak, Irak’a giderse bile onu fazla insiyatif alamayan ve neredeyse Irak’a asker göndermesine ‘izin verdiği’ için ABD’ye ‘minnettar olacak,’ ‘fazla şikayet etmeye’ hali kalmamış bir şekle sokmaya çalışıyor olabilir. Kürtlerin liderliğini üstlendiği Türk askeri aleyhtarı koro ABD ile danışıklı olarak bu yönde açıklamalar yapmış değilse bile, Washington’un bu durumu, kendine de bazı sorunlar yaratmakla beraber, kendisi için avantaja dönüştürmeye çalıştığı düşünülebilir. Mevcut durumda konuyla ilgili olarak Türkiye’nin opsiyonlarını en kaba şekilde ve geçici bir şekilde analiz etmek gerekirse şu ihtimallerden bahsedilebilir: 1) Asker gönderme kapısını kapatarak, ‘madem istenmiyoruz, o zaman asker göndermeyiz. Zaten çok da istekli değildik’ diyerek bu konuyu gündemden kaldırmak. Bir parça iyimser ama tamamen de temelsiz olmayan bir düşünceye göre şu anda Ankara BM kararını beklemeden tezkereyi geçirerek hem ABD ile ilişkileri düzeltmiş hem de bunu asker göndermek zorunda yapmadan gerçekleştirmiştir. Ancak bu durumda Ankara’nın Irak’ta olacaklara etki etme kapasitesinin çok azalacağı endişesi dile getirilmektedir. Bu endişede bir parça haklılık payı olsa da, Türkiye, ABD’yi reddederek değil, ‘istenmediğini anladığı için’ geri adım attığından, ABD tarafından cezalandırılması söz konusu olmamalıdır. Ama öte yandan, ABD’nin Türkiye’yi cezalandırması ve onun çıkarlarını dikkate almayan adımlar atması için Ankara’nın onu karşısına alması gerekmediği de bilinmektedir. Bu arada Ankara’da, Washington’un Türk askerinden vazgeçer görünmesinin nedeninin, bunun ABD’nin Irak’ın geleceği ile ilgili planlarını zorlaştıracağını düşünmesi olduğu konuşulmaktadır. Peki ABD bunu yeni mi fark etmiştir? Yoksa Washington zaten Türk askerinin kendi planları için yaratacağı problemleri öngörmüş olsa da, tezkerenin bu kadar çabuk geçmeyeceğini hesaplamış ve bu durumda Irak’ta kendini bir kere reddeden bir kere de oyalayan Türkiye’nin rahatsız olabileceği bazı girişimlerde bulunmak için yeterince nedenin birikmiş olmasını mı umuyordu? ‘Asker göndermekten kesin olarak vazgeçmenin’ başka bir mahzuru da bir süre sonra Washington yine baskı yapmaya başlar ve Ankara buna yine boyun eğmek zorunda kalırsa, bunun ‘asker gönder derler gönderirim, gönderme derler göndermem, tekrar gönder derler gönderirim’ şeklinde özetlenebilecek ve görüntü açısından hoş olmayan bir durum yaratacağıdır. Ankara asker göndermeye kesin olarak karar verirse bunun ‘son kararı’ olduğundan emin olmalıdır. Washington bir süre sonra başka asker bulamadığı için, Kürtleri de ‘ikna ettikten’ sonra tekrar Türkiye’den asker istemeye gelirse bu durumda, hem de Başbakan’ın Irak’a asker gönderilmesinin esas nedeninin ABD’nin isteği olduğunu açığa vurmuş olmasından sonra, tekrar asker gönderme kararına dönüş yapmak yanlış olabilir.Bu durumda asker göndermedeki asıl amacımızın Washington’u memnun etmek olduğunu inkar etmek güçleşebilir.

2) ‘Konsey bizi davet etsin yoksa gelmeyiz’ demek. Bu bir anlamda Türkiye’nin Irak’a asker gönderip göndermemesine ve gönderecekse de bunun şartlarına Konsey’in karar vermesi veya veto hakkı olmasına kabul etmek anlamına gelebilir. Eğer, şu an uluslararası medyaya yansıyanın dışında ABD’nin gizli bazı temasları ve ‘şapkasından çıkaracağı bir tavşanı’ yoksa, ABD muhtemelen yine Türk askerine ihtiyaç duyacaktır. Eğer, i) Pakistan, G.Kore ve hatta Hindistan, şimdi değilse bile birkaç içinde çıkacak yeni bir BM kararının sonrasında asker göndermeye karar verirler, ii) eğitilen Iraklı asker ve polisler güvenlik konusunda giderek artan oranda sorumlulukları devralır ve bunda da başarılı olursa, veya iii) ABD diğer bölgelerden kaydıracağı kendi askerler gibi çözümler vasıtası ile Irak’ta özellikle Bahar aylarından sonra oluşabilecek açığını kapatırsa, Washington en azından bir süre için Türkiye’den asker kabul etmeden de idare edebileceği sonucuna varabilir. Bu noktada sorulması gereken soru şu olabilir: ABD tekrar bizden asker istemek için gelirse/geldiğinde bizim bu arada kapıyı kapatmış olmamamız mı, aralık tutmuş olmamız mı, yoksa Irak’a gitmekte arzulu ve hatta ısrarcı olmamız mı daha iyidir? Kürtler ve Konsey Washington’un baskısıyla bir süre sonra, ‘Türklerin gelmesini istemiyoruz, ama madem ABD buna ihtiyaç duyuyor o zaman izin verebiliriz, ama sadece bizim istediğimiz yere bizim istediğimiz şekilde olursa’ şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşıma geçebilir. Türkiye bu tür ucuna şartlar bağlanmış bir şekilde yapılacak asker davetini kabul etmeli midir? Cevap hayırsa, bunun zeminini şimdiden hazırlamak gerekir. 3) ‘Hayır biz ille de geleceğiz’ demek. Şu anda zaten bir parça terkedilmiş olan bu pozisyona dönüş olursa Türkiye siyasi sermayesini, enerjisini ve zamanını, Washington’dan asker göndermenin karşılığında isteyebileceklerini almaya değil başka bir şeye, Kürtlerin de kabul edeceği bir nokta aramaya harcamak zorunda kalabilir. 4) ‘Pozisyonumuzda bir değişiklik yok, bizim için önemli olan ABD ile anlaşmaktır ama daha anlaşmadığımız gibi daha henüz ciddi bir müzakere bile yapmadık’ demek. Washington ve Londra’nın, Türkiye’ye ayrı bir sektör, hem burada hem de Irak’ın genelinde siyasi rol vermeye çok yakın ve istekli olmadıkları görülmektedir. Bu durumu bir parça yumuşatmak için Koalisyon karargahında bir iki irtibat subayı ve diplomat bulunması gibi siyasi anlamda hemen hiçbir şey ifade etmeyen ‘tatlandırıcılar’ sunulabilir. Türkiye’nin Irak’ın anayasası, seçim kanunları, kaçınılmaz olmayan ama muhtemel bir federasyonun sınırlarının nasıl çizileceği gibi konularda etki sahibi olması için ille asker göndermesi şart olmadığı gibi asker göndermesinin tek başına etkin olmaya yetmeyebileceği de unutulmamalıdır. Türkiye, asker göndererek veya göndermeden ‘masaya oturmayı’ başarsa bile o masada ne diyeceğini şimdiden hazırlamazsa ve ezberindeki sınırlı kelime hazinesinin ötesinde bir şey söylemezse bunun çok anlamı olmayabilir. Türk askerinin Irak’a gitmesinin bazı problemleri çözebileceği ama yeni başkalarını da yaratabileceğini kabul etmek gerekir. Asker gönderilmesi durumunda, Irak’ta birbirine artık çok güvenmediğini düşünmek için yeterince neden olan Amerikan ve Türk silahlı kuvvetleri arasında yaşanabilecek problemlerin de ötesinde, Ankara; asker göndererek aldığı risk, uğradığı kayıp ve ödediği askeri, siyasi ve ekonomik faturaya rağmen, ağırlığının dikkate alınmadığını düşünürse, Türk-Amerikan ilişkilerindeki güven bunalımının geride kaldığını düşünmenin doğru olmayacağı gibi bu daha ileri düzeylere de varabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazar, Ekim 19, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız


Cuma, Ekim 17, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 17 Ekim
BM Kararı, Irak’a Türk Askeri, Iraklıların Tepkisi

Dün BM’nin savaştan sonra Irak’la ilgili aldığı üçüncü karar doğru yönde, sınırlı, bir çok açıdan yetersiz ama sembolik olarak ve Amerikan iç politikası açısından önemsiz olmayan bir adım olarak görülebilir. Karara rağmen bu koşullarda Pakistan asker, Fransa ve Almanya gibi ülkelerse ne asker ne de daha önce belirttiklerinden fazla ekonomik yardım gönderemeyeceklerini açıklamışlardır. Fransız BM temsilcisinin de işaret ettiği gibi, dünkü karar Irak’ın yeniden inşasıyla ilgili olarak alınan son karar olmayacaktır. BM kararının Türkiye’ye etkisine bakmadan önce Türkiye’nin bu kararın çıkış şeklini etkilediği iddia edilebilir. Meclis’in kararı, 1) Bush Yönetimi’nin verdiği bazı sınırlı ödünler, 2) Çin ve Rusya’nın artık fazla ‘olay çıkmasını’ istememeleri, 3) Almanya’nın Washington’la köprüleri tamamen atmaktan kaçınması, 4) Fransa’nın yalnız kalmak istememesi, 5) Suriye’nin de İsrail ve Kongre’den gelen baskılara karşı bir tür ‘zeytin dalı uzatma’ zorunluluğu duyması ve 6) diğer bazı ülkelerin -- karar akıllarına tam yatmasa da -- bunu ABD ile ilişkilerini düzeltmek için bir fırsat olarak görmeleri gibi başka bazı gelişmelerle birleşerek, Bush’u en azından içeride bir derece ve bir süreliğine rahatlatabilecek dünkü kararı mümkün kılan faktörlerden biri olmuştur. Bu karar çıkmasaydı veya çok sayıda çekimser oyla kabul edilseydi, Bush Yönetimi’nin Irak’la ilgili 87 milyar dolarlık paketinin Kongre’den geçmesinin çok daha sıkıntılı bir hale geleceği düşünülebilirdi. Ancak bu kararın bile Bush’un bu para isteği ile ilgili zorluklarını tamamen çözmeyeceği düşünülebilir. Kongre’de önemli sayıda ses Irak’ın yeniden yapılanması için harcanacak paranın hibe değil borç olması gerektiğini dile getirmektedir. Eğer bu sesler güçlenirse diğer ülkelerin de Irak’a ekonomik yardım yapmaları güçleşecektir. Irak’ın yeniden yapılanma sürecinin her Amerikan ailesine yaklaşık bin dolara mal olacağı hesaplanmaktadır.Bu arada, Demokrat Başkan adayları içinde şimdiye kadar beklenen çıkışı yapamayan isimlerden olan Senatör Edwards, Bush Yönetimini Irak konusunda diğer ülkelerle daha fazla ortak çalışma yapmaya yöneltmek amacıyla, bu pakete hayır oyu kullanacağını açıklamıştır.

Karardan sonra da Irak’a asker göndermeye hazır yeni fazla ülke olmadığı söylenebilir. Böylelikle Türkiye’nin komuta edeceği düşünülen uluslararası bir tümenin --en azından kısa vadede—kurulmayacağı düşünülebilir. Bunun sonucunda da, eğer Türkiye asker göndermeye karar verirse bunun ya en azından bir tümenden oluşması, ya da sayı bunun altında kalırsa beklenen büyüklükte bir sorumluluk alınmayacağı anlamına gelebilir. Bir açıdan bakıldığında Irak’ın içinden Türk askerine yönelik gelen tepkilerle beraber, eğer ABD bunları dikkate alıp Türkiye’den asker istemekten vazgeçecekse, bu durumun Ankara’ya asker göndermeden ABD’ye yönelik ‘iyi niyetini’ kanıtlama fırsatı verdiği düşünülebilir. Ancak öte yandan da bu durumun ciddi bir prestij sorunu yaratacağı da görülmelidir. Türkiye’nin, asker gönderme konusunda fazla istekli görünüp sonra da reddedilmiş mi olduğu, yoksa, hem ABD’ye ‘iyi niyetini’ göstermiş ve hem de belki de bunu asker göndermek zorunda kalmadan başarmış mı olduğu sorusunu net olarak cevaplamak şu an için çok mümkün değildir. Ama şimdiki tereddütlü görüntüsüne rağmen, Şubat-Mart aylarından sonra Irak’ta yeni askere ihtiyaç duyacağı gerçeği değişmediğine ve görünürde asker göndermeye niyetli başka ülke olmadığına göre, Washington’un bir süre sonra Türkiye ile müzakerelere oturması daha yüksek ihtimaldir. Bir ihtimal, Türkiye’ye, sınır bekçiliği ve BM personelini koruma gibi -- haklı veya haksız nedenlerle-- Ankara’nın pek sıcak bakmayabileceği düşük profilli ikincil görevler önerilecektir. ABD’nin şu anki tereddütlü görüntüsü tamamen samimi olmayabilir ve kısmen Türkiye’ye bazı görevleri fazla seçme hakkı tanımadan empoze etmek için uzatılıyor olabilir. İnanması güç olsa da, Türk askerlerini Irak’a ‘kabul etmekle’ sanki Washington Türkiye’ye bir lütuf yapıyor görüntüsü vermek ister gibidir.

Öyle ya da böyle, Irak’ı ne kadar temsil ettikleri tartışmalı da olsa, ortadaki aktörlerin hemen hepsinin Türk askerine karşı olduğunu söylemeleri, buna rağmen oraya gitmekte ısrar etmenin doğruluğunu daha bir tartışmalı hale geldiği gibi oluşan görüntünün rahatsız edici olduğu kesindir. Bu arada, şu an için çok önemli gözükmeyen, ama belki şartlar değişirse önem kazanabilecek bir noktaya işaret etmek gerekirse, Barzani Türk askerinin Irak’a gelmesi halinde değil, Irak Geçici Konseyi bunu onaylarsa Konsey’den istifa edeceğini belirtmektedir. Barzani’nin bazı şartlar altında yukarıdaki tehdidinin gereğini yapmaktan kaçınmasının mümkün olmasının ötesinde, Washington, son günlerde verdiği görüntünün aksine, Konsey’in itirazlarına rağmen Türk askerini Irak’a kabul eder ama bunun için Konsey’in resmi bir davet veya onayını şart koşmazsa bu durumda Barzani’nin istifa etmemesi mümkündür. Şu an ortaya çıkan durumda Kürt liderler, 1) Türkiye bağımsızlık hayallerine zarar verebilir endişesiyle, 2) Türkiye Irak içinde de olsa Kürtlerin gevşek bir federasyon ile şu an sahip olduklarına benzer hak ve kazanımları tersine çevirmeye tevessül edebilir diyerek, 3) Eğer Türkiye Amerikan işgali adına önemli görevler üstlenir, başarılar kazanır ve kayıplar verirse, Washington Ankara’nın isteklerine daha fazla kulak veriri endişesiyle, Türk askerinin Irak’ta bulunmasına karşı çıkmaktadırlar. Iraklı Arap lider ve kitlelerin Türk askeri varlığına karşı çıkmasının nedenleri arasında, 1) Kürtler ile kurdukları ittifak nedeniyle onları destekleme ihtiyacı duymaları (bkz. Çelebi), 2) Türkler de gelirse Irak’ta iktidarı paylaşırken ‘masaya fazladan bir tabak konacağı’ ve dolayısıyla kendilerine düşen payın azalacağından korkmaları, 3) Safi milliyetçi duygular nedeniyle topraklarında yeni bir yabancı unsur görmek istememeleri, 4) Osmanlı döneminden kalma Türklere yönelik tarihsel menfi hisler, 5) Türkiye’nin Irak’ın toprağında gözü olduğu yönünde, zaman zaman Türk politikacıların sorumsuzca verdiği demeçlerle daha da beslenen endişeler, 6) Özellikle Irak dışındaki Arap devletlerinin liderlerinin, Irak gibi önemli bir Arap ülkesinin geleceği belirlenirken, anlamsız ve sonuçsuz zirveler toplamak dışında bir şey yapmaya akıl, cesaret ve güçlerinin yetmediği bir dönemde, Türkiye gibi Arap olmayan bir ülkenin -- doğru veya yanlış nedenler ve şekilde de olsa-- insiyatif almaya istekli olduğunu göstermesinin zaten yeterince yara almış gururlarını daha da yaralaması gibi etkiler yer alabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ekim 16, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 16 Ekim
Washington’un Sessizliği

1) ‘Washington Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi konusunda niye eskisi kadar aceleci ve istekli bir görüntü içinde değil’ sorusuna birden fazlası aynı anda doğru olabilecek şu ihtimallerle karşılık verilebilir: i) Amerikalılar, başta Kürtler olmak üzere Irak Konseyi’nden gelen tepkileri yatıştırmaya çalışmaktadır. Washington, kendi seçmiş olsa ve üyelerinin önemli bir kısmına gerçek anlamda çok saygı duymuyor olsa da, anlaşılır nedenlerle Irak Konseyi’nin isteklerini hiç dikkate almıyor görüntüsü vermek istememektedir. Bu nedenle Washington bu tepkilerin bir parça durulmasını beklemektedir. ii) Washington’da Türk askerinin Irak’a gelmesinin çözeceğinden daha çok problem yaratabileceğini düşünenlerin sayısı artmaktadır. Özellikle Türk askeri ile Kürt gruplar arasında çıkabilecek çatışmaların kontrolden çıkabileceği, Kuzey Irak’ta kurulduğu düşünülen istikrara zarar verebileceği, bunun da zaten işlerin iyi gitmediği diğer bölgelerdeki gelişmelerle birleşerek Bush Yönetimi’nin Irak’taki genel performansı ile ilgili yapılan olumsuz eleştirileri daha da arttıracağından korkuluyor olabilir. Bush Yönetimi, ‘problemsiz gibi duran sadece K. Irak vardı, şimdi orada da çatışmalar başladı’ diye düşünülmesini, her şeyden önce iç politika endişeleri nedeniyle istemeyebilir. Böyle bir durum başta Demokrat Başkan adayları olmak üzere Bush’un rakiplerine Yönetimin Irak’ta insiyatifi tamamen kaybettiğini söyleme fırsatı yaratabilir. iii) Washington, hem Irak Konseyi’nden gelen olumsuz tepkileri, hem de bugün-yarın çıkması beklenen BM kararını, Türkiye ile hala bir ölçüde devam etmesi beklenebilecek müzakerelerde bir çeşit koz olarak kullanmayı hesaplıyor olabilir. Washington, Iraklıların olumsuz tepkisini, Türkiye’ye ‘zaten seni burada kimse istemiyor. Bu nedenle asker gönderme karşılığında benden “aşırı” taleplerde bulunma’ diyerek; BM kararını ise, tam tersi şekilde ‘artık bu kararı da çıkarttığıma göre artık asker göndermenin önünde bir engel kalmadı, bana başka şartlar öne sürme’ diyerek, Türkiye’den gelebilecek bazı taleplere karşı daha baştan “ön almayı” hesaplıyor olabilir. iv) Ya da, bazen dile getirildiği gibi, Türk askerinin Irak’taki varlığının, Washington’un tamamının olmasa bile küçük ama önemli bir kısmında Irak’ın geleceği ile yapılan ve muhtemelen Türkiye’nin çıkar ve isteklerinin aleyhine unsurlar içerebilecek planları zorlaştıracağı ya da engelleyeceğinden endişe edilmektedir.

2) Başbakan, Bağdat’taki saldırının Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi ile ilgili olduğunu düşünmediğini söylerken, buna gerçekten inanmıyorsa bile, hata yapmış olabilir. Çünkü bu sözler ‘mesajın alınmadığı’ izlenimi yaratarak karşı tarafı mesajı netleştirmek için yeni bir saldırı yapmaya teşvik edebilir. Bu saldırı Türkiye’nin asker gönderme kararının kendisini değilse bile şekil ve zamanlamasını gözden geçirmesine neden olmalıdır. Ama terörist bir saldırıdan sonra geri adım atar görüntü vermemek de önemsiz olmadığı için, bu gözden geçirme saldırı ile arasında ilişki kurulmasını engelleyecek bir şekilde yapılmalıdır. 3) Gerçek anlamda dış politika entellektüelliği –tabii böyle bir şey varsa- 1 Mart tezkeresinden sonra bir çok kişinin yaptığının aksine, kendi istemediği bir karar alındıktan sonra ‘küsüp’, sürekli aslında kendi savunduğu siyaset seçeneğinin doğru olduğunu tekrarlamak ve ‘ben demiştim’ diyebileceği anı beklemek değil, ilk karar paylaşılmasa da, oluşan yeni durumda Türkiye’nin neyi, nasıl yapması gerektiği konusuna kafa yormaya devam etmeyi gerektirir.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ekim 14, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 14 Ekim
Bağdat Elçiliğine Saldırı

Bağdat’taki Türk Büyükelçiliğine yapılan ve çok da geç olmayan bir zaman içinde benzerlerinin gelmesi beklenebilecek bombalı saldırı Türk askeri Irak’a gönderilirse önümüzdeki yıl içinde sık sık yaşayabileceğimiz şeylerin bir tür habercisi olarak görülebilir. Bu saldırı ile beraber Hükümet, ‘risksiz hiç bir şey yok’, ‘çıkarlarımız asker göndermeyi gerektiriyor’ gibi ifadelerle savuşturduğunu düşündüğü eleştirilerden sonra Irak’ta sık sık ve hatta düzenli şekilde kayıp vermenin nasıl bir şey olacağını daha somut olarak görmüş olmalıdır. Irak’ta maruz kalınacak risklerin şimdiye kadar olandan çok daha ayrıntılı ve objektif bir şekilde analiz edilmesi ve tartışılması gerekir. Yapılacak risk analizleri ölçülmeli, senaryolar ve rakamlar ile somutlaştırılmalı ve kağıt üzerinde bırakılmamalıdır. Muhtemel olumsuz senaryoların salt askeri değil Türk dış politikası ve iç siyaseti açısından sonuçları üzerine düşünülmelidir. Kayıplar arttıkça hükümet ve AKP içinde, muhalefet ile iktidar, kamuoyu ile iktidar, hükümet ile askerler arasında ve hatta belki de askerlerin kendi içinde sorumlular aranmaya ve gösterilmeye başlanabilir. Hükümetin kendine çok net olarak şu soruları sorması gerekir: Irak’ta her hafta ortalama bir kayıp verme ihtimaline, içeride belki yüz binlerce insanın katılacağı gösterilere, bu gösterilere karşı alınacak güvenlik önlemlerinde yaşanacak üzücü olaylara hazırlıklı mıyım? Bu gelişmelerin belki tek başına değil ama başta ekonomi olmak üzere diğer alanlarda yaşanabilecek olumsuz gelişmelerle birleşerek Hükümetin sahip olduğu desteği zayıflatabileceği, ajandasındaki diğer zorlu konularda gerekli adımları atmasını zorlaştırabileceği hesaplanmalıdır.

Bu arada ‘tek bir saldırı ile geri adım atmamak’ gerekir diyerek, Bush yönetiminden belki de tamamen farklı olmayan bir şekilde, muhtemel bir yanlışta ısrar eder duruma düşmemek gerekir. Türkiye şu aşamada Irak’a asker gönderme kararını gözden geçirmeli ama bunu olabildiğince bugünkü saldırı nedeniyle olduğu izlenimi oluşmasını engelleyerek, zamana yayılarak ve başka nedenler göstererek yapmalıdır. Bu saldırı belki tek başına asker gönderme kararından belki tamamen vazgeçilmesi gerektiğini değil ama Irak’a asker gönderme ile üstlenilen riskin boyutlarını netleştirerek karşılığında kazanılması gerekenlerin bir kaç muğlak söz ve umuttan ötesi olması gerektiğini gösterdiği için önemlidir. Türkiye eğer Irak’a asker gönderecekse bunun karşılığında kazanacakları üstlendiği risk ile orantılı büyüklük ve somutlukta olmalıdır. Ölen ve yaralananları unutmasak da, Türk kamuoyunun Irak’ta karşılaşacağı risklerle daha asker göndermeden yüzleşmesine katkıda bulunabileceği için saldırıya olumlu olarak bile bakılabilir. Koalisyon güçlerine günde yirminin üzerinde yapılan saldırılardan, aynı tempoda devam etmeleri halinde, Türk kuvvetlerinin nasibine en az bir kaç tane düşeceğini hesaplar ve bunların üçte birinde yaralanma, onda birinde de can kaybı olacağını farz edersek, Türk kuvvetlerinin bir yıl içinde bir kaç yüz yaralı ve elli ile yüz arası ölü verebileceği iddia edilebilir, ki buna çok sayıda Türk askerinin hayatını kaybedebileceği bombalı saldırılar dahil değildir. Büyük stratejik amaç, tehdit, plan ve gerekliliklerden bahsedilirken, Irak’ta verilecek kayıplarla beraber Hükümet’in, iktidar partisinin, şimdi asker gönderilmesini ister görünen ‘piyasanın’ ve hatta Genel Kurmay’ın bundan olumsuz etkilenebileceğini de unutmamak gerekir. Hükümet sadece asker gönderme kararının kendisini değil, görev alanı, asker sayısı, ayrıntılı askeri tehdit değerlendirmesi ve bunlara karşı alınacak önlemler konusunu da ‘sahiplenmelidir.’ Çünkü eğer asker gönderilecekse bu konular operasyonun başarısında çok önemli olabilecektir. Eğer Hükümet gerçekten büyük bir kumar olan Irak konusunda ‘cesur davranmaya’ karar verdiyse o halde başta Başbakan yuvarlak ifadelerin ötesinde asker gönderme kararının bütün ayrıntılarına hakim olması gerektiğinin farkında olmalıdır. Irak konusu yeterince dikkatli bir şekilde yönetilmezse AKP hükümetinin geleceği ve genel performansı üzerinde olumsuz ve orantısız bir rol oynayabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ekim 13, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 13 Ekim
Bush Yönetimi’nin Personel Problemleri

Condoleezza Rice’ın Başkan Bush’la kişisel ilişkilerinin çok iyi olmasına rağmen bir Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak işinde çok başarılı olmadığı ve bu görevin ‘hakkını veremediği’ uzun zamandır iddia edilmektedir. Rice’ın başında olduğu Ulusal Güvenlik Konseyi’nden Yönetim içindeki değişik eğilimlerin fikirlerini Bush’un önüne getirmeden önce ‘işlemesi’ ve bunlar arasında makul ve hayata geçirilebilir bazı ‘uzlaşmalar’ sağlaması beklenmektedir. Ancak, mesela Nixon döneminde aynı görevde bulunan Kissinger’ın aksine, Rice’ın çok pasif bir tarzı olduğu ve siyaset tercihlerinin tartışılması aşamasında kendi görüşlerini çok fazla belli etmediği gibi, Başkan’ın önüne seçeneklerin götürülmesi, karar alınması, alınan kararların koordineli bir şekilde değişik departmanlar tarafından uygulanması ve bunun denetlenmesi sürecini de iyi yönetemediği yaygın bir şekilde dile getirilmektedir. Özellikle son nokta konusunda, Yönetim’in dışarıya vermeye çalıştığı ‘disiplinli’ imajına rağmen, Beyaz Saray’da Bush, Powell, Rumsfeld, Rice ve Cheney tarafından alınan kararların değişik departmanlarca kendi eğilimleri yönünde ‘ucundan çekiştirilerek’ değiştirildiği iddia edilmektedir. Irak konusunda yaşanan başarısızlık ve problemlerden sonra Beyaz Saray’da Rice’a bağlı Irak İstikrar Grubu adı altında bir koordinasyon ekibi kurulması ve eski Hindistan elçisi ve Harvard profesörü Robert Blackwill’in buraya getirilmesine rağmen bunun hem geç hem de yetersiz olduğu belirtilmektedir.

Irak’a daha fazla asker gönderme konusunda yeni muhafazakarlarla açık bir soğukluk yaşayan Rumsfeld’in, daha önce kendi yazdığı Rumsfeld Kuralları’nda kendi tavsiye ettiğinin aksine, yeni durumdan duyduğu memnuniyetsizliği yabancı gazetecilerle yaptığı bir röportajda çok açık bir şekilde dışa vurması ile beraber, Savunma Bakanı’nın da Bush Yönetimi için giderek bir yük haline geldiği yorumları artmaktadır. Rumsfeld’in Bush seçilse bile yeni dönemde Yönetimde görev almayacağı ve hatta seçimden önce Savunma Bakanlığı’nda ayrılabileceği iddia edilmektedir. Bush Yönetimi içindeki tek gerilimin Dışişleri ile Pentagon arasında olmadığı iddia edilebilir. Şahin kanadın yekpare olmadığı ve yeni muhafazakar kanadın yaşanan problemlerin sorumlusu olarak göstermek istedikleri ‘gidici’ Rumsfeld ile aralarına bir mesafe koymaya çalıştığı görülmektedir. Bu arada, yeni muhafazakarların Dışişleri içine yerleştirdikleri John Bolton gibi isimleri olduğu gibi, Colin Powell’ın da belki askeri kariyerinin de etkisiyle mesela John Abizaid gibi generallerle özel bir ilişkisi olduğu iddia edilmektedir. Buna CIA ile Beyaz Saray’daki Bush ve Cheney’e çok yakın Karl Rove ve Lewis Libby gibi bazı danışmanlar arasında artık gizlenemeyecek ölçülere varan gerginlik de eklenince Yönetim’in çok parçalı hali iyice ortaya çıkmaktadır. Bu giderek derinleşen parçalı yapının Washington’un Dışişleri ile Pentagon arasında olmasına alışkın olduğu rekabetin çok ötesinde olduğu ve bu durumun Bush Yönetimi’nin uyguladığı dış politikanın kalitesine etki ettiği, işlerin iyi gittiği düşünülen dönemin aksine problemler birikip krizler arka arkaya geldikçe herkesin başarısızlığı diğerlerinin üzerine yıkmaya çalışmasıyla işlerin kaotik boyutlara geldiği görülmektedir. Bush’un tekrar seçilmesi halinde geleneksel muhafazakar kanadın Yönetim’de daha güçlü bir şekilde temsil edilebileceği iddia edilse de yukarıda bahsedilen olumsuzlukların da etkisiyle bu ikinci dönemin gerçekleşme ihtimali her geçen gün azalmaktadır. Başka bir çok konuda olduğu gibi dış politika konusunda sınırlı bir bilgi ve ilgiye sahip bir başkan, egosu güçlü bakanlar, ağırlığını koyamayan bir Ulusal Güvenlik Danışmanı ile ‘dünyayı yeniden kurma’nın sanıldığından çok daha zor olduğu ortaya çıkmaktadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ekim 10, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 9 Ekim
‘Büyük düşünmek,’‘küçük düşünmek’ / Yer Seçimi

1) Türkiye, siyasal, sosyal ve diplomatik olarak başaramadığını, bir tür kumar olduğu kabul edilmesi gereken bir belirsizliğe askerlerini atarak çözmeye çalışıyorsa önemli bir yanlış içindedir. Ancak bu Türkiye’nin güvenlik problemlerinin çözümünde askeri güç kullanmaya yer yoktur şeklinde yorumlanmamalıdır. Askeri güce dış politikada elbette yer vardır. Ama askeri güç, politikanın bir aracı ve ‘alet çantasındaki aletlerden biri’ olmalıdır, politikanın merkezi veya kendisi değil. Askeri gücün kullanılması veya konuşlandırılması ile siyasal amaçlar arasındaki ilişki şu an Hükümet’in kullandığı yuvarlak sözlerden çok daha net ve ayrıntıyla ortaya konmalıdır. 2) Türkiye’de riskli ve popüler olmayan kararlar almakla stratejik ve uzun dönemli düşünmeyi birbirine karıştıranların arttığı görülmektedir. Halbuki dış politikada -- aynen tıpta olduğu gibi-- ilk kural ‘varolana zarar vermemek’ olmamalıdır. Sanki, ‘sadece acı ilaçların iyileştirmesi’ gibi, sadece riskli ve maliyetli politikaların Türkiye’nin problemlerini çözeceği şeklindeki görüş giderek yaygınlaşmaktadır. Bu durum bir anlamda zihinsel tembelliğin göstergesi olabilir. Zorlu problemleri üzerinde uzun uzun düşünerek, tartışarak, adım adım, ısrarla sabırla ayrıntılarla cebelleşerek, meşakkatli bir sürecin sonunda, küçük başarıların birikmesi vasıtası ile çözmek yerine; tek bir riskli hareketle, toptan, ‘bir kerede’ ‘halletmek’ daha bir çekici gelmektedir. Bu anlamda ‘büyük stratejiler üretmek,’ kolay ve ucuz bir şeydir. Birkaç büyük kavramı yan yana getirmek yeterlidir. Taktik ise daha zordur, bilgi ve sabır ister, olaylara, ‘yerdeki duruma,’ hem tarihin dokusuna hem de istihbarata çok daha fazla hakim olmayı gerektirir.

3) Irak’ta Türk askeri gücü için düşünülen görev bölgelerinin karşılıklı avantaj ve dezavantajları hakkında şunlar söylenebilir: El Anbar: Daha çok çöl, daha az nüfuslu ve bu nedenle bir anlamda daha az problem yaşanması beklenebilecek, Türk askerlerinin yoğun nüfusun yaşadığı bölgelere göre daha rahat etmesinin düşünülebileceği bir bölgedir. Ama burada nüfus az olmasına rağmen, Türkiye’ye verilecek bölgenin diğer seçeneklere göre muhtemelen daha büyük olması ve bunun da çeşitli ulaşım, lojistik, haberleşme sorunları yaratması, birliklerin geniş bir alanda daha küçük gruplardan oluşarak dağılması gibi problemler yaratması mümkündür. Ayrıca bu bölge Suriye sınırından geldiği düşünülen El Kaide-Cihatçı militanların geçiş yolu olduğu için sınırı korumak zorlu olabilir. Ayrıca çöl ortamının açık zorlukları da hesaplanmalıdır. Sıcak iklim önümüzdeki beş-altı ay boyunca problem yaratmasa da yaz yaklaştıkça birliklere ciddi zorluklar yaratabilir. Türk birliklerinin elindeki vasıta ve teçhizatın bu iklim şartına uygun olup olmadığı dikkate alınmalıdır. Bu bölgeye gidilmesi halinde helikopterlerin de götürülmesi düşünülebilir ama Amerikalıların buna yanaşmaması mümkündür. Türkiye bu bölgeyi alırsa büyük ölçüde sınır bekçiliği yapmış olacaktır. Sınırda Suriye kuvvetleri ile gerilimler yaşanması ihtimali vardır. Sınırdan Irak içine doğru çok fazla trafik olursa Türkiye Suriye’yi bu konuda yeterince çaba sarf etmemekle suçlayabilir ve iki ülke arasındaki gerilim İsrail’in de katılımı ile istenmeyen şekiller bile alabilir. Türkiye kendini İsrail-Suriye gerilimin bir parçası olarak bulabilir. Düşünülen diğer bölge olan Selahattin’in ise nüfus yoğunluğunun fazla olması, nüfusu yüz binlerle ifade edilen çok sayıda yerleşim birimi olması, buralarda koalisyon kuvvetlerine yönelik saldırıların daha sık yaşanması, etnik dağılımın yer yer karışık ve iç içe geçmiş olması, saldırıya maruz kalınırsa bunun kaynağının kim olduğunun tespit edilmesinin daha zor olması, PKK tarafından yapılabilecek saldırılara daha açık olması gibi zorluk ve mahzurları vardır. Bu bölgenin potansiyel avantajları ise Kürt ve Türkmen bölgelerine daha yakın olması ve bu durumun Kürtlere yönelik psikolojik baskının daha yakından hissettirilmesi, PKK’ya daha yakın olması, ‘olayların’ merkezine daha yakın olunması; lojistik ve haberleşmenin 1) Türkiye’ye yakınlık, 2) alanın nispeten küçüklüğü ve 3) altyapının daha iyi olması nedeni ile kolaylığı olarak görülebilir. En kaba haliyle söylemek gerekirse, El Anbar bölgesi güvenlik açısından daha az riskli ama belki bu yüzden de asker göndermenin karşılığında Irak’ın geleceğinde kazanılması umulan etkinin daha az olacağı bir yerdir. Hükümet ve devlet kurumlarının operasyonun başarısı için belirleyici olabilecek yer seçimi konusunda tercih yapmadan kamuoyunu bilgilendirmesi bu tercihin daha isabetli yapılmasına katkıda bulunabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ekim 09, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 9 Ekim
Asker Gönderme Üzerine Notlar

1) Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini hararetle savunanların önemli bir kısmının kusuru bunu Türkiye’nin ABD ile arasındaki ve Irak’tan kaynaklanan problemleri için ‘her derde deva’ bir çözüm olarak görmeleri, asker göndermenin hem askeri ve hem de iç ve dış politika açısından yaratacağı siyasi riskleri yeterince tartışmamaları ve belki de en önemlisi, asker gönderdikten sonra burada nasıl en fazla başarı kazanılacağı, en az kayıp verileceği ve maliyet üstlenileceği konularında hemen hiçbir düşünce üretmemeleridir. Genelde, ‘Irak’ta olanlara kayıtsız kalamayız’, ‘ABD’yi bir kez daha karşımıza alamayız’ gibi süpürücü cümleler arkasına gizlenilmektedir. Halbuki, Irak’ta olanlara seyirci olmamanın tek yolu şu an ve bu şekilde asker göndermek olmadığı gibi bazı durumlarda Türkiye pekala ABD’yi memnun etmeyecek adımlar atabilir. 2) Suriye’ye yapılan saldırıdan sonra Arapların kollektif iktidarsızlığına bir kez daha tanık olunmuştur. Sık sık böyle darbelere maruz kalan Arap gururu kendini değişik şekillerde tatmin etmeye kalkmakta ve bazen ‘hayalinde şatolar kurmakta’ ve ‘yel değirmenlerine saldırmaktadır.’ Arap kamuoyunun, Ankara’nın Irak’a asker göndermesi ile ilgili olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden dirilmesi gibi vehimlere kapılması beklenmelidir. 3) Türk kuvvelerine karşı Irak ve Arap kamuoyunda kullanılabilecek argümanlara karşı karşı-argümanlar üretilmelidir. Türkiye’ye karşı ne suçlamalar yapabilirler ve bunları hangi argümanlarla karşılık verilebilir ve bunlar olabildiğince geniş kitlelere, olabildiğince hızlı bir şekilde hangi vasıtalar ve formatlarda ulaştırabilir sorularına cevap aranmalıdır. Kamu diplomasisi Türkiye’nin Irak’taki başarısı ve bu başarının siyasi kazanımlara tahvil edilmesinde çok önemli olacaktır. Türk Hükümeti, Ordusu ve Dışişleri bürokrasisi bu konuda özel çalışmalar yapmalı, bu süreçte özel Türk medya kurumlarından analitik ve teknik düzeyde destek alma yoluna gitmelidir. Iraklılar ve diğer Arap devlet ve kamuoylarına verilecek mesajların doğru, hızlı olması kadar etkileyici ve çekici olması da önemlidir. Türkiye, özelde Iraklılara ve genelde Araplara şu soruyu sormalıdır: ‘Iraklı Kürtler, bağımsız bir devlet istediklerini ama şu an için şartların buna müsait olmadığını söylemektedir. Siz, bir süre sonra, “şartlar müsait olduğunda” Kürtlerin Irak’tan, Kerkük’ü de alarak ayrılmalarına razı mısınız? Değilseniz, bunu engellemeye gücünüz var mı? Yoksa en büyük önceliklerinden biri bu olan ve Irak’a da her şeyden önce bunun için asker gönderen Türkiye’ye yardımcı olmanız gerekmez mi?’

4) İran, Türkiye’nin asker göndermesi halinde, Şiiler üzerindeki --mutlak değil ama önemli derecedeki-- etkisini daha fazla kullanmaya başlayabilir ve onları şu ana kadar olduğundan daha fazla ses çıkarmaya teşvik edebilir. İran ve Suriye rejimleri, ABD’nin Irak’taki işinin zorlaşması ve uzamasının sıranın kendilerine gelmesini erteleyeceğini hesaplıyor olabilirler. Özellikle İran’ın, ABD’nin Irak’ta yaşadığı problemleri ve dolayısıyla şu safhada ikinci bir askeri operasyona hazır olmamasını, nükleer kapasiteye kavuşmak için bir ‘fırsat penceresi’ olarak gördüğü düşünülebilir. Bu nedenle İran, bir yandan Irak’ta ABD’nin kaynak ve ilgisini bağladığı durumun devamı ve hatta derinleşmesini isterken öte yandan da varsa bu durumun devamı yönündeki çabaları esnasında ‘suçüstü yakalanmamak’ zorundadır. Ancak, ABD’nin ‘hem yürüyüp hem de sakız çiğneyebilen’ bir devlet olarak Irak’taki duruma rağmen gerekliliğine ve aciliyetine inandığı takdirde, İran’a yönelik nokta hedeflere yönelik bir hava operasyonundan kaçınmayacağı ve bu yönde bir dikkat dağılması yaşasa dahi İsrail’in kendisine bu konuda gerekli uyarıları yapacağını düşünmek zor değildir. 5) Bu arada Türk parlamentosunun kararı Bush için önemli rahatlama sağlamıştır. Bush yönetimi uzun zamandır Irak ile ilgili iyi bir gelişme olmasına ihtiyaç duymaktaydı. Ama eğer Türk Hükümeti, Meclis’in kararının Türkiye’nin nihai kararı olmadığını, daha çözümlenmemiş bir çok önemli nokta olduğunu ve eğer anlaşma sağlanamazsa asker gönderme işinin uzayabileceği ve hatta iptal edilebileceği mesajını verebilirse bu durum yine tersine çevrilebilir. ABD’nin sınırlı bir BM kararından vazgeçmeye yaklaşmasında, başka şeylerin yanında, Türk Meclisi’nin kararının da etkisi olmuş olabilir. Washington, ‘Türkler, geliyor, yakında onu birkaç ülke daha takip edebilir, bu durumda asker ve para anlamında getirisi olmayacak bir BM kararı ile zaman kaybetmeye gerek yok’ diye düşünmüş olabilir. Eğer bu doğruysa, Türkiye’nin tezkereyi Meclis’ten geçirmesinin zamanlamasının yanlış olduğu sonucuna varılabilir. Chirac veto etmeyeceğini açıklamasına rağmen Putin, Annan ve Schroeder ile beraber tasarıyı ciddi şekilde eleştirmişlerdi. Washington, herhangi bir veto gelmese bile oylamanın muhtemelen yakın olacağını, çok sayıda çekimser oy olabileceğini ve tasarı geçse bile bunun yeni asker ve para gelmesi konusunda etkisinin çok sınırlı olacağını gördüğü için -- geçici de olsa-- geri çekilmiş gibi görünmektedir. 6) Irak’a asker gönderilmesi halinde karşılaşacak tehditler arasında Baasçı, Sünni ve Cihatçı direnişin yanında PKK kaynaklı ve hatta Türk operasyonun başarısını engellemek ve görev süresini kısaltmak isteyebilecek K. Iraklı Kürt unsurlar da olabilir. Türk kuvvetlerine yapılacak saldırıların yukarıdakilerin hangisinden kaynakladığını doğru olarak tespit etmenin güçlüğü bazı komplikasyonlara neden olabilir. Bahsedilen tehditler dışında Iraklı sivil halkla yaşanabilecek gerilim ve çatışmaların kontrolden çıkmadan nasıl yatıştırılacağı konusunda gerek komutanlar gerekse askerler özel eğitim almalıdır. 7) ABD’nin Irak operasyonun yönetimini Pentagon’dan alıp Beyaz Saray’a taşıması, aradaki bazı açık siyasi ve kültürel farklılıklara rağmen, Türkiye için de benzer konuyu tartışmak için bir vesile olabilir. Asker gönderilmesi halinde operasyonun nihai kontrolü ve ‘yerdeki’ sivil ve askeri çabalar ile diplomatik girişimlerin koordinasyonu nasıl sağlanacaktır? Hükümet ve Başbakan operasyonun günlük yönetimine müdahale edecek midir, yoksa konu tamamen Genel Kurmay üzerinden mi yönetilecektir? Belki de Hükümet’in, Bakan düzeyinde bir Irak koordinatörü atamasının düşünülmesi gerekebilir. Abdullah Gül, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevleri nedeniyle bu görev için ideal olabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ekim 08, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 8 Ekim
Tezkere’nin Geçmesi ile İlgili Düşünceler

Yorgun bir klişe ile belirtmek gerekirse, tezkerenin geçmesi Türkiye ve Hükümet için bazı riskler ve fırsatlar yaratmaktadır. Bu sürecin nasıl yönetileceği tezkerenin ileride tarihçiler tarafından nasıl değerlendirileceğini belirleyecektir. Tezkerenin geçmesinden sonra cevaplanması gereken belki de en önemli soru, bunun Hükümet’in ABD ile devam edeceği düşünülen pazarlıkta maruz kalacağı baskının artması sonucunu getirip getirmeyeceğidir. Hükümet’in, ‘Meclis engelini’ de aştıktan sonra, hem süre olarak hem de pazarlığın içeriğinde ne derece ‘sıkı durabileceği’ çok belli değildir. Aslında bir anlamda Hükümet tezkereyi geçirerek, Ordu da bu konuda kendisine destek vererek, asker göndermeye istekli olduklarını göstermişlerdir. Eğer bundan sonra ABD ile devam edecek müzakerelerde Washington Türkiye’nin istediklerinin önemli bir kısmını vermez ve Hükümet de bunun üzerine asker göndermeyi erteler ya da gündemden kaldırırsa, bu kez kimse ne hükümet ne de orduyu baştan ABD’ye karşı olmakla itham edemeyecektir. Öte yandan Hükümet’in tezkerenin Meclis’te enine boyuna ve açıkça tartışılması için zaman ve imkan vermemesinin demokratik açıdan talihsiz olduğu kabul edilmelidir. Gerek parti grubunda gerekse Meclis’te herkesin çekinmeden istediğini söyleyebileceği, kafasındaki soruları sorabileceği ve bunlara olabildiğince somut cevaplar alacağı bir ortam yaratılmalıydı. Milletvekillerinin önemli bir kısmının, oylarını Meclis’te değil de mesela bir referandum da kullansalar, muhtemelen hayır oyu verecekleri düşünülebilir. Dolayısıyla Meclis’te tezkereye ‘evet’ derken büyük ölçüde asker göndermenin gerekli olduğuna tam olarak ikna olduklarından değil, ‘hayır’ demenin AKP, ülkede oluşan istikrar görüntüsü, piyasalar gibi faktörlere ve muhtemelen yaklaşan kongre öncesinde parti liderliği gözündeki kişisel pozisyonlarına olumsuz tesir edebileceği endişesi ile hareket etmiş olabilirler. Ayrıca tezkerenin bu kadar az fireyle geçmesi AKP liderlerinin parti üzerindeki hakimiyetlerini gösterdiği için ilk başta olumlu görünse de, firenin daha çok olması halinde bu durum ABD ile pazarlıkta belki bir koz olarak kullanılabilirdi.

Tezkerenin geçmesinin olumlu değerlendirilebilecek tarafı ise şöyle bir avantaj yaratmasıdır: 1) Hükümet ABD’ye ciddi olduğunu göstermiş ve 1 Mart’ta olduğu iddia edildiği gibi yapılacak müzakerelerin başka bir engele takılmadan yürürlüğe konulacağını göstermiştir. Bunun karşılığında Washington tarafından daha önce anlaşmanın Meclis’e takılabileceği düşüncesi ile atılmadığı iddia edilen adımlar ve verilmeyen söz ve garantilerin gelmesi için bir rahatlık yaratılmıştır. Şimdi top bir anlamda ABD’nin sahasındadır. Türkiye gerekirse asker göndermeye hazır olduğunu gösterdiğine göre Washington da bunun karşılığında şimdiye kadar telaffuz etmediği ya da vermeye yanaşmadığı neleri masaya getirebileceğini göstermelidir. 2) Tezkereyle beraber BM kulvarında, şu anda çok muhtemel görünmemekle beraber, hızlı bazı gelişmeler yaşanırsa –ki Meclis’in kararı bu gelişmeleri bir ölçüde tetikleyebilir- Hükümet bu sürece hızlı bir şekilde katılmak için gerekli manevra alanını kazanmıştır. Türkiye’nin asker göndermesi için uluslararası ortam henüz yeterince olgunlaşmamakla beraber burada olaylar hızla gelişirse Hükümet’in artık gerekli kıvraklığı göstermesi mümkün olabilecektir. Ancak dikkat edilmesi gereken tehlike, ikili görüşmelerde ciddi bir ilerleme kaydedilmeden ve Türkiye’yi kısa bir arayla takip edecek çok sayıda ülke asker gönderme fikrine kendini alıştırmadan Türkiye’nin Irak’taki kaosa girmesinin risklerinin --belki de artarak-- devam etmekte olduğudur. Eğer Hükümet şu ana kadar aldığı muğlak sözleri asker göndermek için yeterli sayıyor ve şu anın asker göndermek için en uygun zaman olduğunu düşünüyorsa önemli sayılabilecek bir hata işlemiş olacaktır. Belki biraz soyut ama önemli olan bir konu da şudur: Tezkerenin bu şekilde geçmesi, Washington tarafından, 1 Mart sonrasında Türkiye karşı izlenen tatlı-sert --ama daha çok sert-- politikanın sonuç verdiği şeklinde yorumlanacaktır. Eğer Washington, ‘demek ki, Türkiye’ye karşı sert politikalar izlemek sonuç veriyor’ şeklinde bir kanıya sahip olursa bu ya Türk-Amerikan ilişkileri yeni krizler yaşamaya devam edecek, ya da, ilişkinin içerik, şekil ve ritmi her zaman Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeyen bir şekilde gelişecek demektir. Eğer Türkiye çok erken ve kolay teslim olursa, 1 Mart’ta Washington’la ilişkinin tonuyla ilgili olarak kazanılmış olması gereken kendine güven kaybedilmiş olacaktır. Hükümet aldığı yetkiden sonra Washington tarafında gerekli samimiyet, ciddiyet ve kararlılığı göremezse asker göndermeyebileceğini düşünüyorsa diplomatik anlamda kaybedilmiş bir şey olmayabilir. Tezkerenin Meclis’ten geçiriliş şekli ise 1 Mart’ta kazanılan demokratik mevziinin kaybedildiğini saptamak için olayların sonucunu beklemeye gerek bırakmamaktadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ekim 06, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 6 Ekim
İsrail’in Saldırısı / CIA Skandalı

İsrail’in, Suriye’ye yönelik, zamanlamasının tamamen de tesadüf olmadığı düşünülebilecek saldırısı, muhtemelen ABD’nin sessiz onayı ile gerçekleşti ve olaydan sonra da sadece Amerikan tarafından Dışişleri Bakanlığı’nın cılız sayılabilecek eleştirisi geldi. İlk etapta bu sınırlı tepki anlaşılabilir, ama giderek daha sık ifade edildiği gibi Bush Yönetimi içinde sertlik yanlılarının gücü gerçekten nispeten zayıflıyorsa, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın eleştirilerinde İsrail’i hedef alan oranın artması beklenebilir. Ama Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Orta Doğu Masası’nda Elliot Abrams gibiler oturdukça verilecek tepkinin kozmetik olmaktan öteye geçmesi çok zor görünmektedir. Saldırıdan sonra Suriye’nin Lübnan üzerinden, dolaylı bir cevap verip veremeyeceği sorulsa da aslında Şam’ın işlerin zora geldiğini görüp düşük bir profil izlemeyi tercih etmesi daha yüksek bir ihtimaldir. Arap Birliği’nin yakında bir zirve toplayıp pratikte hemen hiçbir şey ifade etmeyen bir bildiri yayımlayacağından emin olunabilir.Bu arada İsrail’in bu saldırıyı gerçekleştirmeyi seçmesi, Arafat cephesinde de radikal bir girişimde bulunacağının sinyalinden çok, ne kadar sert ifadeler kullanılırsa kullanılsın, aslında İsrail’in Filistin liderine yönelik tehditlerini gerçekleştirme niyet ve cesaretine sahip olmadığı şeklinde görülebilir. İsrail Filistin cephesinde sıkıştığı için yeni bir cephe açma denemesinde bulunuyor olabilir. Ne Suriye’nin ne de diğer Arap devletlerinin bu saldırıya askeri anlamda cevap verme güç ve iradeleri yoktur. Ancak bu saldırı, benzerlerine orta ve uzun vadede kendisinin de hedef olabileceğini düşünecek S. Arabistan’ın caydırıcı nükleer bir kapasite edinme isteğini güçlendirebilir. S. Arabistan’ın, kendi bu silahı yapamayacağı için, bu tür güce sahip bir ülke (Pakistan, Çin ve hatta bir süre sonra İran?) ile ‘stratejik ittifak’a girmeyi ve parayla bu silahı satın alma (Pakistan?) seçeneklerini tartıştığı bilinmektedir. Riyad, bu saldırı ile beraber, çok zor, riskli ve düşük ihtimal olmakla beraber bu ihtimalleri daha bir ciddiyetle düşünmeye başlayabilir. İsrail’in saldırısını stratejik sonuçları sınırlı ve büyük ölçüde Sharon’un kendi kamuoyuna yönelik bir hamle olarak yorumlayanlar olsa da, aslında İran üzerinde güçlü bir psikolojik etki yapabilir. İsrail, gerektiğinde ‘oyunu yükseltmekten’ kaçınmayacağının ve İran’ın nükleer programı belli bir düzeye gelirse bunu vurmaktan kaçınmayacağının sinyalini de vermek istemiş olabilir.

CIA ile Beyaz Saray arasında bir savaş var mı? Bir iddiaya göre CIA Başkanı Tenet kovulacağını düşünmektedir ve bunu imkansız hale getirmek için son skandalın patlamasına göz yummuş ve hatta destek vermiştir. Bu düşünceye göre eğer CIA ile Beyaz Saray arasında kriz yaşanırsa Bush Tenet’i görevden almaya cesaret edemez. CIA Başkanı’nın kişisel gündemi ne olursa olsun kurum olarak CIA’in, aynen Dışişleri bakanlığı ve belki biraz daha ölçüde Pentagon’un emekli ve aktif generalleri (Zinni, Shinseki ve nihayet Wesley Clark) gibi, Bush Yönetimi’nden kurtulmak istemektedirler. CIA’in, Irak savaşına giden yolda uyarıları dikkate alınmadığı için Beyaz Saray’a karşı belli bir kurumsal hınç duyduğu iddia edilmektedir. Ve şimdi Yönetimi zayıf anında ve kendi personeline karşı, bir çok sağcı yorumcu ve yayın organın da kabul edilmez olarak nitelediği bir davranışta bulunurken yakalayınca tüm güçleriyle saldırıya geçmektedir. Rüzgarın tamamen olmasa da giderek Bush yönetimi aleyhine esmeye başladığı söylenebilir. Bu muhtemelen henüz geri çevrilemez düzeyde değildir ama, son iki yıldır olanın aksine, artık Bush’un seçimi kaybetmesi değil kazanmasının daha zor olduğu pekala iddia edilebilir. Wesley Clark arkasındaki rüzgarı koruyabilirse –gerçi seçime daha çok uzun zaman var ve bu kadar erken böyle net iddialarda bulunmak belki yanlış ve gereksiz olabilir ama- son düzlüğe girildiğinde Bush 40-60 veya 35-65 gibi bir oranla arkada kalabilir. Bu noktada Başkanın etrafındakiler, nasıl olsa kazanamayacağız diyerek İran’a – ya da daha az ihtimalle Suriye- karşı sürpriz ve sınırlı bir harekata girişebilirler ve Clark’ın eline yeni bir kriz bırakabilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız


G-ABD 4 Ekim
Türkiye, PKK ve ABD

PKK konusunda Öcalan yakalandıktan sonra Türkiye tarafından Kürt sorunu konusunda uzun süre bir şey yapılmadığı, yapılanların da zoraki olduğu doğrudur. Ancak PKK’nın gücünü yitirdiği ve bir tehdit olmaktan çıktığı yanlıştır. ABD’nin Öcalan konusunda Türkiye’ye yardımcı olduğu doğrudur ama şimdi bu konuda hiç bir şey yapamayacağı iddiası yanlıştır. Washington’un Irak’ta yeterince problemi olduğu doğrudur ama asker, zaman ve para harcamadan da PKK’ya işin ciddi olduğu mesajını veremeyeceği yanlıştır. Irak’a asker gönderme konusunu sadece PKK konusuna bağlamak yanlıştır ama PKK konusunu ABD’nin samimiyeti ve ciddiyetinin testi olarak görmek doğrudur. ABD, PKK konusu gibi hem kapasite olarak yapabileceği ve hem de terörle mücadele konusunda giriştiği kampanyanın uzantısı olarak ve bu konuda başkalarından beklediğini kendisinin de yapması gerektiği aksi takdirde inandırıcılığını yitireceği için adım atması gereken bir konuda dahi adım atmıyorsa o zaman asker göndermenin karşılığında ABD’nin Türkiye’nin Irak’taki tercih ve hassasiyetlerini dikkate alabileceğini düşünmek ve Washington’a güvenmek yanlış olabilir.

Türkiye’de Irak’a asker gönderme konusunda yardım edip etmemenin tartıldığı bir sırada ve ABD’nin –zaman zaman özellikle yeni muhafazakar çevrelerde aksi iddia edilse de- Irak’ta askere -ve başkalarının yanında- Ankara’nın desteğine ihtiyacı varken dahi Türkiye’nin en çok önem verdiği bir konuda adım atmıyorsa, o zaman asker gönderme konusunun pazarlığının dahi yapılması yanlıştır. “Ankara sanki ABD'yi kendisi ile PKK arasında bir tercih yapmaya zorluyor: Ya PKK ya ben. Bu ciddi bir taktik yanlış.” (Erdal Güven) Neden? PKK küçük, önemsiz bir şeyse o zaman ABD’nin de kimi tercih edeceği konusunda zorlanmaması ve tereddüt etmemesi gerekir. Bazen insan doğasının kötülüğü, karşı tarafın göründüğünden çok farklı niyetleri olabileceği ihtimalini unutmaya çok hazır olunulmaktadır. “ABD'nin şu anda Irak'ta istediği en son şey başına yeni bir bela almak, yeni bir düşman yaratmak” (Erdal Güven). Peki Türkiye başıma eski Baasçılar, El Kaide, Iraklı aşiretler, Sünniler, Iraklı suç örgütleri gibi belalar almaya çok mu isteklidir? Irak’a asker göndermek istenmiyorsa bunun açıkça belirtmenin zorluk ve maliyeti de dikkate alınarak ABD’nin kabul edemeyeceği bazı taleplerde bulunmak ve bunlar karşılanmayınca da gitmemek için bahane üretmek düşünülebilir ama PKK konusunda ABD’nin nihai olmasa bile ciddi bazı adımlar atmasını şart koşmak bu tür suni bahaneler yaratmak olarak görülemeyeceği gibi, Washington’un sadece bu konuda bazı adımlar atması da tek başına Irak’a asker göndermek için yeterli sebep olmamalıdır.PKK, pazarlığın kalemi değil ön şartı olmalıdır. Türkiye ABD’den PKK’nın peşine on binlerce asker takması gerekmez, örneğin Paul Wolfowitz PKK’ya silahlarını bırakması, Amerikan güçlerine teslim olması ya da Türkiye’ye dönüp yeni yasadan istifade etmesi için bir ya da iki ay süre vermeli ve bu gerçekleşmediği takdirde -belki Türkiye ile beraber- bir operasyon başlatılacağı tehdidinde bulunmalıdır. Bu tehditlerin ciddiliğini göstermek için Amerikan uçakları kampların üstüne değilse bile yakınına uyarı atışları yapabilir, Türk ve Amerikan pilotları beraber keşif uçuşları yapabilir. ABD’nin Halkın Mücahitleri militanlarını enterne etmek için 500 askeri sabit olarak tuttuğu gerçeği nasıl görmezden gelinebilir? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ekim 02, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 2 Ekim
Bush’un Sıkışıklığı / Irak Konseyi’nin Meşruiyeti

Başkan Bush, Irak’ın geleceği ile ilgili adımlar atarken, bu konuda hiçbir fedakarlıktan kaçınılmaması, BM ve Avrupa’ya kozmetik olandan öte bir rol verilmemesi ve hatta bazen Türkiye gibi kendi gündemi olan ülkelerin asker gönderme karşılığında talep ettiklerine karşı direnilmesi gerektiğini düşünen yeni muhafazakar kanat; Irak’ın ekonomik, diplomatik, insani ve iç politika açısından maliyetlerinin kabul edilmesi güç noktalara yaklaştığını düşünen ve bu maliyet ve risklerin başkalarıyla paylaşılması gerektiğini savunan klasik muhafazakarlar; ve giderek 2004 seçimlerini kazanabileceklerine inanmaya başlayan, çoğu geçen sene savaşa karşı çıkmaya cesaret edemeyerek savaş kararını –direk veya dolaylı olarak - desteklemiş olsa da, şimdi Irak’ta olayların kötüye gitmesi ile beraber yavaş yavaş kendilerini Bush politikasından uzaklaştırmaya çalışan ve bu konunun ekonomi ile beraber Bush’un yumuşak karnı olabileceğini sezen Demokrat başkan aday adayları arasında kalmıştır. Bu arada Blair’in de, İşçi Partisi Kongresi’nde çizmeye çalıştığı kararlı görüntüye rağmen, ne Irak’ta belli ölçülerin ötesinde, ne de İran ve Suriye gibi başka konularda ABD’ye destek verecek durumda olmadığı ve hatta, bunu yüksek sesle dile getirmese bile, kendisiyle Bush politikaları arasına şimdiye kadarki dönemden farklı olarak daha fazla mesafe bırakacağı iddia edilmektedir.

Irak’ta yönetimi çok hızlı bir şekilde Iraklılara devretmenin büyük ve açık zaafları vardır. Mevcut Irak Konseyi, yönetimi devralabilmek için gerekli asker, polis ve bürokratik altyapıya sahip olmadığı gibi, meşruiyet açısından da Amerikalılara göre çok daha güçlü olup olmadığı da tartışmalıdır. Başarılı, meşru ve kalıcı bir anayasanın yazılması Powell’ın dile getirdiği altı aylık sürenin çok daha fazlasını gerektirecektir. Bu sürece Yönetici Konsey’e üye veren ve Saddam döneminde ülke dışında yer almış muhalif gruplardan çok daha geniş bir kesimin katılması Irak’ın geleceği için daha demokratik ve sağlam bir temel sağlayacaktır. Siyasal süreç sadece Çelebi gibi temsil gücü çok tartışmalı, Amerikan şahinleri ile fazla yakın olan ve gücünü de büyük ölçüde bundan alan kişilere bırakılırsa ortaya çıkan sonuç demokratik olmayacağı gibi istikrarlı ve kalıcı da olamaz. Anayasanın yazılması, seçimler ve yetkilerin hızla devredilmesi belki ilk başta kulağa hoş gelse de Irak’ın istkrarsızlığı ve birliğinin kırılganlığı gibi sorunları çözmek yerine bu problemleri daha derinleştirerek daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Bu sürecin aceleye getirilmesinden daha önemli olan şey şeffaf, demokratik ve olabildiğince geniş bir kitleyi içine katarak gerçekleşmesidir. Genel olarak Irak Konseyi ve bireysel düzeyde de Konsey üyeleri ve bakanların, Irak’ın seçimle gelmiş temsilcilerinin karar vermesi gereken petrol, ekonomik yapı, dış borçlar ve temel dış politika meselelerinde bağlayıcı kararlar almak, pozisyon belirlemek, taahhüt altına girmek ve demeçler vermekten kaçınmaları gerekir. Konsey, işgal gücü tarafından atanmış, geçici bir kurum olduğunun bilinciyle hareket etmeli ve sınırlarını görmelidir. Aksi takdirde, her ne kadar zaman zaman koreografisi özenle hazırlanmış intibası veren ABD ile ters düşme görüntüleri yaratılsa da, Konsey Irak halkı tarafından Amerikan işgalinin kuklası olarak görülmeye devam edecek ve daha kötüsü birkaç yıl daha Amerikan gözetiminde sürdürülmesi gereken siyasal süreç için gerekli güvenin oluşmasını zorlaştıracaktır.(Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ekim 01, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız
G-ABD 1 Ekim
Seçim Tartışması / Washington Skandalı

Seçimlerin iptali tartışmaları Türkiye’nin genel anlamda saygınlığına, ekonomik göstergelere, AB ile ilişkilerine, Kürt sorununa, Irak’a asker gönderme tartışılma ve karar sürecine önemli etkileri olabilir. Seçimin tartışılmaya başlanması asker gönderme ihtimalini azaltabilir, bu tartışmayı gündemin birinci sırasından düşürebilir ama asker gönderme ihtimalini muhtemelen bitirmeyecektir. Yakın dönemde Washington, AKP Hükümeti’ne destek vererek onu başta Irak’a asker göndermek olmak üzere bazı konularda kendine daha da borçlu hissettirmek isteyebilir. Washington, AKP’ye, içerideki rakip ve problemlerle baş edebilmek için desteğine ihtiyacı olduğu mesajı verebilir.

Anlaşılan o ki Washington her birkaç yılda bir onu uzun süre meşgul edecek bir skandal yaşamadan edemiyor. Ayrıca bu skandalların önemli konular üzerine olması da gerekmiyor. Watergate’de de görüldüğü gibi aslında siyasi skandalların çoğunda küçük bir suçu kapatmak için söylenen yalanlar sonradan büyüyerek kontrol edilmez boyutlara gelmektedir. CIA ajanının isminin sızdırılmasıyla ilgili olarak Bush, eğer en önemli siyasi danışmanı ve seçimlere kadarki sürede siyasi stratejisini belirlerken en önemli danışmanı olacak Karl Rove da bu işin içindeyse, onu feda edebilecek mi yoksa onu korumak için başka büyük yalanlar söyleyecek veya başkalarını buna yönlendirecek mi? Bu tür spekülasyonlar için aslında biraz erkense de şu belki söylenebilir: Skandal gelişir ve uzun bir süre Amerikan gündemini meşgul ederse bu durum belki dikkatleri Irak’taki durumdan bir parça uzaklaştırarak Bush’un işine dahi gelebilir. Hatta Bush bu skandalı kendisi ve ekibine karşı kişisel bir kan davası olarak göstererek, aynen Clinton’un Monica skandalından güçlenerek çıkması gibi, kendi lehine kullanabilir. Demokratlar gündemi kendileri için daha cazip olması gereken Irak ve ekonomi gibi konulardan uzaklaştıracak ve sonunda seçimlere yönelik etkisi tartışmalı bir arayışa girerek hata yapıyor olabilirler. Ancak bu skandal, Enron, Cheney ve enerji raporunun hazırlanması süreci, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığı ile ilgili istihbarat raporlarının çarpıtılması, Halliburton ve Irak’taki ihaleler gibi konularda ortaya atılan iddialarla birleşerek, bu skandalın tekil bir olay olmaktan çok bir trend, alışkanlık ve hatta norm oluşturarak Bush Yönetiminin ‘enteresan’ işlere bulaşmaya meyilli olduğu şeklinde kalıcı bir iz yaratırsa Demokratlar açısından oya tahvil edilebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız


Pazartesi, Eylül 29, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 29 Eylül
Irak’la İlgili Gelişmeler

1) Dehap’la ilgili gelişmelerin Irak’a asker gönderme konusunda iktidarın tutumuna nasıl etki yapabileceğine dair şu an için çok net konuşmak zorsa da yanılma ihtimalini de göze alarak belki şu spekülasyon yapılabilir: Dehap davasındaki gelişmeler dolaylı ve muğlak bir şekilde de olsa erken seçim ihtimalini milletvekillerinin zihnine getirecek ve seçim ihtimali hükümeti asker gönderme konusunda normalden bir parça daha temkinli olmaya yöneltirken, AKP milletvekilleri ise parti yönetimi ile ilişkilerinin zarar görmesinden ve eğer seçim olursa belki de tekrar seçilebilecekleri sıralara konmama endişesi ile tam ikna olmasalar bile yetkiyi hükümete vermeye normalden daha açık olabileceklerdir. Daha az düşük ihtimal olmak üzere tersi bir yorum da şöyle yapılabilir: Hükümet seçim ihtimali artarsa/arttıkça tedirgin olabilecek piyasalar üzerine bir de ABD ile anlaşmamanın yaratacağından korktuğu ilave bir olumsuzluk olmaması için tezkereyi bir an önce geçirmek isterken, altı aydan kısa bir süre içinde milletvekilliklerini korumak için seçim bölgelerinde kampanya yapmak zorunda olabilecek milletvekilleri seçmenlerin olumsuz tepkilerine maruz kalmamak için asker göndermeye olan bakışları daha da olumsuzlaşır. Şüphesiz, bu hükümet dahil hükümetlerin böyle önemli dış politika konularında iç politika mülahazaları dışında dikkate aldıkları bir çok başka faktör vardır. Ama yine bu hükümet dahil her hükümet seçim sathına girilmesi durumunda aldıkları hemen her önemli kararda bunun seçmen üzerindeki sonuçlarını hesap ederler. Türkiye’nin seçim atmosferine girmesi hala düşük bir ihtimal olmakla beraber, eğer bu yönde gelişmeler yaşanırsa hükümetin asker göndermeye olan isteği azalacak, ama olur da hükümet Meclis’e giderse tezkereye milletvekillerinin vereceği destek artacaktır. 2) ABD’nin Irak’tan apar topar kaçması gerçekten de Türkiye için riskler içermektedir. Ama bu durum, bazen iddia edildiği gibi, ABD’nin istediği her şeyi kayıtsız şartsız vermeyi değil, ama, bu ülkenin Irak’ta girişiği işin, belki kendi istediği şekilde olmasa da, başarılı olması için onu halihazırda yaptığı ve gelecekte yapabileceği hatalardan çevirmeyi gerektirir. ABD’nin yaptığı hatalar içinde hala bazı adımlarla telafi edilebilecek ya da olumsuz sonuçları hafifletilebilecekler şunlar olabilir: i) ABD Irak’ın işgalinin bu ülkenin doğal kaynaklarını kontrol etmek, İsrail’e dost ve belki de müttefik bir Arap rejimi ‘üretmek’ amacıyla yapıldığı imajının yerleşmesine engel olamamıştır. ii) Irak’ta yeni kurulacak rejimde sayılarının çok ötesinde ülke dışındaki muhalif gruplara rol ve destek vermiş, Saddam rejiminin zulmünü içeride çekmiş kişi grupları sürece dahil etme konusunda gerektiği kadar başarılı olamamıştır. iii) Tüm eksiklik, yetersizlik ve beraberinde getirdiği komplikasyonlara rağmen uluslararası toplumun ve BM’nin işgalin önemli bir unsuru olmasının getirilerinin maliyet ve risklerden daha fazla olduğu gerçeğini kabul etmemiştir.

3) İşte bu nedenle Türkiye ABD yönetimini etkilemeye çalışmalı ve sadece asker istenen ve buna evet ya da hayır demek arasında gidip gelen bir ülke olmanın ötesinde, Irak’ta gerçek, kalıcı ve meşru çıkarları olan bir ülke kimliğiyle, bu ülkenin geleceğinin nasıl olacağı konusunda fikirler ve projeler öne sürmeli, girişimlere önayak olmalıdır. Türkiye, eğer söyleyeceklerinin kıymetine güveniyorsa, ABD’ye Irak’ta izlemesi gerektiğini düşündüğü politikalarla ilgili olarak telkinde bulunabilmek için asker göndermiş olmasının gerekmediğini görmelidir. 4) Irak’ın komşuları, AB ülkeleri, İslam Konferansı, Arab Birliği gibi, belki tek tek rol ve etkileri sınırlı ama hep beraber düşünüldüğünde Türkiye için anlamlı kanallar oluşturacak forumlarda Türkiye’nin Irak’taki çıkarları, bu ülkenin geleceği ile ilgili endişeleri, mevcut durumdan çıkılması için atılması gerektiğini düşündüğü adımlar anlatılmalıdır. Türkiye’nin Irak’ın geleceği için istedikleri ile yukarıdaki forumlarda Türkiye’nin niyeti olarak görülenler arasındaki uçurumun kapatılması için daha aktif olmak gerekir. Türkiye, Irak’ın toprağında ve petrolünde gözü olmadığını, bu ülkenin toprak bütünlüğünün korumasına çok büyük önem verdiğini ve belki de bunun en büyük garantörlerinden biri olduğunu, Irak’ın istikrarlı, demokratik, müreffeh ve güven veren bir komşu olmasını arzuladığını, Irak’ın doğal kaynaklarının Iraklıların ortak malı olduğuna inandığını herkese anlatabilmelidir. Bu çabalar hemen dramatik sonuçlar vermese bile bıkıp usanmadan derdimizi anlatmada ısrar etmenin orta ve uzun vadede belki sınırlı ama bu yüzden önemsiz de olmayan sonuçları olacaktır. Irak’ın toprak bütünlüğü ile ilgili –belki Iraklıların önemli bir kesiminden de fazla- endişeler taşıyan bir ülkenin, hala bir çok çevre tarafından bu ülkenin topraklarında gözü var şekilde görülmesi Türkiye’nin kamu diplomasisi adına büyük bir başarısızlıktır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Eylül 25, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 25 Eylül
Bush ve Irak: Asker, Para, Meşruiyet

1) Henry Kissinger, artık bir tür klasik olan doktora tezinde uluslararası politikada ‘statükocu güçlerle’ ‘revisyonist güçler’ arasındaki ilişkileri incelemişti. Kissinger’a göre revisyonist güçler statükoyu değiştirmenin ötesinde onu dönüştürmeyi amaçlayanlardır. Kissinger, revisyonist gücün ayırd edici özelliğinin kendini tehdit altında hissetmesi değil, hiçbir şeyin onu güvende hissettirmeye yetmemesi olduğunu yazmıştı. Bush yönetiminin bir tür revisyonist güç olduğu iddia edilebilir. Ama belki de geçmişteki benzerlerinden farklı olarak bu revisyonist güç demokratik bir devletin gücünü kullanmaya kalkmıştı. 2) Türkiye’de farklı çevrelerce paylaşılan bir görüşe göre, 11 Eylül’den sonra ABD’nin, en iyimser şekilde belirtmek gerekirse, abartılı reflekslerini belki onaylamak değil ama ‘onunla yaşamayı öğrenmek gerekir. Bu görüş ABD’nin refleksinin kemikleşerek, kurumsallaşarak kalıcı hale geleceği varsayımına dayanıyor. Bu refleks kısmen anlaşılır ama yine de karşı çıkılması gereken bir şeydir ve sanılanın aksine karşı çıkılmaz, şekillendirilemez, direnmenin beyhude olduğu, engellenemez, şikayet edilemez, sadece uyum sağlanan şey değildir. Bu kadar fatalistik, deterministik, teslimiyetçi olmamak gerekir. Ancak kabul etmek gerekir bundan birkaç altı önce direnmenin anlamsız olduğunu düşünmek için bugünden çok daha fazla neden vardı. Evet, 11 Eylül’le beraber Amerikan dış politikası daha sağa kaymıştır ama bunun ne ilelebet böyle kalacağı ne de bunun değişmesine dışarıdan hiçbir etki yapılamayacağı doğrudur.

3) Bush’un Irak’la ilgili olarak meşruiyete, paraya ve askere ihtiyacı var. Ama BM’de yaptığı konuşma bunları elde etmek isteyen birinin kullanması gereken içerik ve tarzdan yoksundu. İşin belki de yeterince dikkat edilmeyen korkutucu tarafı şudur: Eğer Bush i) Amerikan bütçe açıklarının rekor düzeylere gelmesine neden olan abartılı vergi indirimine gitmese ve dolayısıyla şu andan farklı olarak paraya ihtiyacı olmasa, ii) savaştan önce BM konusunda biraz daha sabırlı olsa ve belki bir iki ay daha bekleyerek Avrupa’yı savaşı desteklemeye mecbur bıraksa, iii) yine savaş öncesinde Türkiye ile anlaşmanın bu ülkeyi tatmin ederek bir yolunu bulsa ve böylelikle Kuzey’den de girerek Irak’ta düzeni çok daha hızlı bir şekilde sağlamayı başarsa, belki de bugün Bush ile ikici dönem ve yeni muhafazakarlarla yeni zaferler arasında çok ciddi bir engel olmayacaktı. Bush ve ekibi, eğer bazı tercih hataları yapmasalardı amaçladıkları sonuçları yakalamış olabilirlerdi. Denebilir ki, Bush’u, ne dünyanın geri kalanı ne de Amerikanın içindeki güçler değil, kendi yaptıkları hatalar durdurdu. Bu arada, Bush yönetiminin ideolojik bir yaradılışı olduğu, yanlışlarında ısrar etmeyi Churchillvari bir kararlılık ve liderlik olarak görerek kolay vazgeçmeyeceği düşünülebilir. Amerika’nın başarısızlığının bir sınır ülkesi olan Türkiye için bariz bazı riskler yarattığını unutmasak da, Bush Yönetiminin başarısızlığından bir tür keyif duymamak güçtür. 4) 8.5 milyar kredi Türkiye’nin ayağına dolanarak yarardan çok zarar getirebilir. Bu kredi ilk açıklandığında Türkiye’nin savaşta uğradığı zararlara karşılık olarak gösterilmişken, şimdi, ileriye yönelik Türkiye’nin tavırlarını Amerikan tercihleri doğrultusunda şekillendirmek için kullanılacağı görülüyor. 5) Tüsiad başkanının yaptığı çıkışla ilgili olarak yapılan spekülasyonlara belki şu da eklenebilir: Acaba Tüsiad içinde Irak’a asker gönderme konusunda yaşanan – ya da öyle görünen- anlaşmazlığın bir nedeni de, Türk iç polikası kontekstinde çok sık ve özensizce kullanıldığı için belli bir ihtiyatla kullanılması gereken, ama bazı durumlar için pekala doğru olabilecek, Avrupa/ABD rekabeti faktörü olabilir mi? Bu açıklamanın ağırlıklı olarak Avrupalı şirketlerle iş yapan patronların Tüsiad pozisyonunu ‘kaçırma’ girişimi olabilir mi? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Eylül 24, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 24 Eylül
Irak Üzerine Dört Not

1) Dün BM’de yapılan konuşmalardan şu sonuçlar çıkarılabilir: Bush Yönetimi BM’nin seçimler ve anayasanın yazılmasında katkı yapabileceğini söylemekle beraber Irak’ta bu kuruma ciddi anlamda rol vermeye henüz hazır değil. Bir çok yorumcu Bush’un dünkü konuşmasını ‘hayal kırıklığı’ ve ‘kaçırılmış önemli bir fırsat’ gibi ifadelerle değerlendirdi. Öte yandan Chirac, birkaç gün önce de belirttiği gibi, yeni bir tasarıyı veto etmeyecek ama Irak’a para ya da asker göndermeye niyeti de yok. Chirac, Irak’ta idarenin birkaç ay içinde Iraklılara devredilmesi şeklindeki çağrısını ‘makul bir süre içinde’ diyerek değiştirse bile aslında bu işe bulaşmaya çok istekli değildir. Tasarıyı veto etmeyeceğini açıklayarak, şekil olaak da olsa, Amerika’nın önünde engel olma ya da Washington’un Irak’ta yaşadığı problmlerden memnun olma görüntüsünü zayıflatmaktadır. Chirac sanki , ‘ben gelmiyorum, ama yanında götürebiliyorsan başkalarını götürmene de engel olmuyorum. Nasıl olsa bu sorunun altından yine kalkamayacak ve belki birkaç ay sonra hem de bu sefer seçim sathına girildiği için çok daha zor durumda ve panik halinde yine geleceksin’ diye düşünür gibidir. Bu durumda, bazı gözlemcilere göre belki bir kaç hafta içinde, yeni bir BM kararı çıkabilir ama Türkiye ve belki Pakistan gibi ülkeler hariç bu kararın etkileyeceği ülke sayısı sınırlı olacak gibi görünmektedir. Böyle Amerikan işgaline görünürde çok sınırlı ve muğlak bir meşruiyet getirebilecek ama Irak’ta ‘yerdeki durumu’ değiştirmeyecek bir karar Türkiye için ciddi sorunlar yaratabilir. Bu karardan sonra Washington Ankara’nın kapısını daha hızlı ve aceleci bir şekilde çalarak, ‘BM kararı istiyordun, işte onu da çıkardım, artık beni daha fazla oyalama’ deme fırsaı bulabilir. Halbuki, başka ülkeleri Irak’a gelmeye ikna etmeyen bir kararın Iraklıların işgale bakışın yapacağı etki çok sınırlı olacağı için Türkiye açısından fazla bir önemi olmayacaktır. 2) Bu arada Hükümet’in Meclis’e tezkere değil ama yetki için gitme fikrini nasıl değerlendirmek gerekir? Hükümet yetkiyi aldıktan sonra ABD’nin baskılarına çok fazla dayanabilir mi? ABD oyalanacak, reddedilecekse ya da Washington’a bazı konularda daha direnilecekse bunu Meclis’in yapması daha demokratik, ‘şık’ ve akıllıca değil mi? Ama öte yandan da belki şu da iddia edilebilir: Meclis’ten yetkiyi alan Hükümet Washington’a bu işte ciddi olduğunu ve eğer ikna olursa asker gönderebileceği mesajını göndererek Washington’un daha ciddi önerilerle gelmesi için ona bir fırsat verebilir.

3) 1 milyar dolar ABD’nin Irak’taki yaklaşık bir haftalık askeri harcamasına tekabül ediyor. Bir Türk askerinin Irak’a gitmesinin bir Amerikan askerinin ülkesine dönmesine imkan sağlayacağını varsayar ve bir Amerikan askerinin aylık maliyetinin 20 bin dolar civarında olduğunu hatırlarsak, 10 bin Türk askerinin Irak’a gitmesinin ABD’ye altı aylık getirisinin 1 milyar doların üzerinde olduğu düşünülebilir. Washington, Türkiye’ye verilecek – taksit taksit ve her zaman yeni engel, bahane ve şartlar çıkarılabileceğini de unutmadan- 8.5 milyarlık kredinin ABD’ye yaklaşık 1 milyar dolar olan maliyetini 10 bin Amerikan askerini evine yollamasına imkan verecek aynı sayıda Türk askerinin Irak’ta yaklaşık altı ay kalması ile çıkarmış olacak. Bu kredinin Türk ekonomisine faizlerde neden olacağı indirim gibi faktörlerle beraber yapacağı katkının 1 milyar dolardan çok daha fazla olacağını kabul etsek bile yine de Washington’un bu işten daha karlı çıktığı düşünülebilir.
Dolayısıyla Türkiye'nin asker göndermesinin ABD'ye sırf ekonomik olarak bile getirisinin Ankara'ya verdiği kredinin
üzerinde olduğu söylenebilir. Demek ki Ankara'ya ileride 'parayı aldın, sus' gibi bir yaklaşım gelirse alınan kredi nedeniyle borçluluk duyulmaması gerekir. O halde kredi nedeniyle diğer siyasi taleplerde zayıflama olmaması gerekir. 4) Türkiye Irak’a asker gönderse bile ‘masada olacağının’ garantisi olmadığı gibi, asker göndermeden de Irak’taki gelişmelere belli ölçülerde etki yapmanın yolları olabilir. Irak anayasasının nasıl olacağı bu ülkenin geleceğinde uzun dönemli etkilere neden olacaktır. Türk hükümeti, araştırma kurumları, üniversiteleri Irak’ta, baka şeylerin yanında, anayasa yazma sürecini de çok yakından takip etmeli, Türk anayasa uzmanları ve bölge uzmanları beraber çalışma grupları oluşturarak Irak anayasasında Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda hangi unsurların olması - ya da olmaması- üzerine ayrıntılı fikirler geliştirmelidir. Sonra bu bilgi ve fikirler, belki direk Türkiye’nin görüşü olarak açıklanmasa bile – çünkü bu geri tepebilir- Türkiye’nin Irak Konseyi içindeki yerel müttefiklerinin ‘eline tutuşturulabilir.’ (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Eylül 22, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 22 Eylül
Irak Üzerine Sekiz Not

1) Türkiye, hiçbir şey elde edemediği bazı uç durumlar hariç, Irak’a çok büyük ihtimalle bir şekilde asker gönderecektir. Sorun bunun ne zaman, hangi şartlarda ve şartlarla ve kiminle beraber olacağıdır. Bu durum açık olması gerekirken hala siyah-beyazlar üzerine tartışarak zaman kaybediyor olabiliriz. Tercih asker göndermekle göndermemek arasında değil, i) hemen şimdi göndermekle sonra göndermek, ii) hemen hiç bir şey almadan, her şeyi ABD’nin iyi niyetine bırakarak göndermekle bazı güçlü garantiler ve kazanımlar elde ederek göndermek, iii) tek başına gitmekle yanımızda ya da arkamızda başkalarını da götürmek, iv) Amerikan işgaline destek verir bir görüntü çizerek maruz kalacağımız riskleri çok daha arttırmakla işgalin bir nebze olsun uluslararası bir çehre kazanması arasındadır. 2) Tüsiad başkanı asker gönderme konusunda şaşırtan çıkışını niye yapmış olabilir? Bu çıkışta ifade edilen düşüncenin Tüsiad’ın tamamının gerçek ve samimi fikri olup olmadığı belirsizdir. Bu konuda şu ihtimallerden bahsedilebilir: i) Tüsiad, Türkiye’nin tek başına Irak’a asker göndermesinin bu ülkedeki problemleri çözmeye yetmeyeceğini anladı ve ii) ayrıca Türk askerlerinin Irak’ta verebileceği kayıpların hükümeti zayıflatacağını ve bunun da yeni oluşmaya başlayan istikrar görüntüsünü zedeleyeceğini düşündü. iii) Asker gönderme lehinde hükümete baskı yapıyor görüntüsü vermenin ters tepebileceği ve hükümeti kendi kamuoyu karşısında Tüsiad’ın istediklerini yapıyor görüntüsü içine sokmamak için. iv) Tüsiad hükümet ve ordunun asker gönderem kararı aldığını hesaplayarak bu karardan sonra Irak'ta yaşanabilecek olumsuz gelilşmelerden sonra sorumlu tutulacak kurumlardan biri olmamak istedikleri için. v) asker gönderme konusunda fazla istekli ve acele davranmanın Türkiye’nin AB sürecini olumsuz etkileyebileceği endişesi taşıdıkları ve hatta bu yönde bazı sinyaller aldıkları için. vi) Biraz daha muğlak olmakla beraber bir başka ihtimal de, Tüsiad’ın, Hükümet’in Irak’a asker göndermesi ve Dehap oyları ile ilgili gelişmelerin birleşerek yerel seçimlerle birleştirilmiş bir erken seçime dönüşmesi ihtimalinin artabileceği ve bu durumun da ekonomik dengelere olumsuz etki yapabileceği endişesi olabilir. Ve son olarak Abdullah Gül'ün -sonradan yalanladığı- demecinde de ima edildiği gibi vii) Tüsiad, belki bazı dış 'odaklarla' ilişkilerinden de etkilenerek, Türkiye'nin Irak'a asker göndermemesinin Ankara'nın Irak'ın geleceğinde ve nihayetinde K. Irak'ta kurulabilecek bir Kürt devletinin önleme konusunda söz sahibi olmamasına yol açacağını hesapladığı için.

3) Türkiye’nin Irak’ta ABD, BM, Irak Yönetici Konseyi ve Irak halkı arasında egemenlik, yetki ve sorumlulukların nasıl paylaşılacağı, bunun hangi takvimle hangi tempoda ilerleyeceği konusunda kendine ait, orijinal, gerçekçi, makul ve kendi çıkarlarını gözeten fikirleri olmalıdır. Türkiye bu tartışmaya kendi katkısını yapmalıdır. Pasif bir şekilde, bizim bir rolümüz olmayan BM kararını beklemek de doğru değildir. 4) ‘Asker göndermek için BM kararı iyi olur ama şart değil’ yaklaşımı doğru olduğu gibi, bazı uç durumlarda bir BM kararı olsa bile Türkiye asker göndermekten kaçınabilir. 5) Bu arada Türkiye’de, aslında bir Kürt devletinden endişe edilmemesi gerektiğini savunanların, hepsi değil ve hatta belki çoğunluğu da değil ama önemli bir kısmı, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi gerektiği yolundaki düşüncelerini desteklerken, aksi halde bunun Kürt devletine yol açacağını söyleyerek bir parça çelişkiye düşmüş olmuyorlar mı? Eğer bir Kürt devletinden endişe etmemize gerek yoksa o halde niye bunu engellemek için kendimizi riske atıyoruz? 6) Türkiye’ye bu kadar ihtiyacı olduğu bir zamanda bile PKK konusunda ciddi hiçbir adım atmayan ABD’nin bunu sonra yapacağını düşünmek için epey iyi niyetli olmak gerekir. 7) Irak petrol hariç bütün sektörlerde kapılarını yabancılara açması ile beraber ABD Fransa gibi ülkelere ‘asker ve mali katkı yapmazsanız bu pazarın dışında kalırsınız’ mesajını daha güçlü verebilir. Aslında belki de siyasi ve askeri sürecin kontrolü ABD’de kalmakla beraber mali kontrol BM’ye geçse, bütün ihale, ticaret ve yatırım anlaşmaları şimdikinin aksine şeffaf ve herhangi hiçbir ülke veya şirkete imtiyaz ve öncelik tanımadan yapılsa daha iyi olmaz mı? 8) ABD Fransa’yı izole etmek istemektedir. Fransa, beğenilsin ya da beğenilmesin, ABD’ye direnmek isteyen ülkelerin entelektüel anlamda lideridir. Fransızlar Irak’a kurtarıcı olarak – Saddam’dan değil Amerikalılardan- gelmek istiyorlar. Bunun için ABD işgali ile Iraklılar arasındaki problem, soğukluk ve düşmanlığın daha da arttırmasını bekliyor olabilirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Eylül 18, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 18 Eylül
Irak’a Asker / 2004 Seçimleri

Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi durumunda karşılaşacağı risk ve maliyetlerin büyüklüğü ve kesinliği ile bunların karşılığında elde edebileceği düşünülen, umulan getirilerin muğlaklığı, şartlılığı ve küçüklüğü, şu aşamada asker gönderme yönünde bağlayıcı bir karar alınmaması gerektiğini düşündürtmektedir. Ancak Ankara nihai karar vermek için, ABD’ye açıkça ‘hayır’ demenin zorluk ve bedelini de dikkate alarak, bekleme, oyalama, ABD’nin hemen kabul etmekte zorlanacağı şartlar öne sürme ve garantiler isteme yoluna gitmeli ve ABD’nin diğer ülkelerle yaptığı görüşme ve pazarlıkların biraz daha olgunlaşmasını beklemelidir. Türkiye bu görüşme ve pazarlıkların içeriği ve iniş-çıkışlarını çok yakından takip etmek zorundadır. Eğer Ankara, şu anki durumdan farklı olarak, ABD’den ciddi bazı garantiler alabilirse, Washington’un diğer ülkelerle yaptığı müzakere ve pazarlıklar belli bir olgunluğa geldikten sonra ama nihayetlenmeden önce, Irak’a asker gönderme kararı alabilir. Ciddi olarak yanılma ihtimalini de göze alarak bir tahmin yapmak gerekirse, önümüzde ABD’den istediklerimizi almak için yaklaşık iki aylık bir zaman dilimi olduğu iddia edilebilir. Türkiye bu zamanı çok iyi kullanmalıdır. Bu süre sona erdiğinde Washington PKK, Irak’ın geleceği, askeri konular, ekonomik maliyet gibi konularda çok daha açık ve Türkiye’nin pozisyonuna yakın noktalara getirilmelidir. Evet, kendi pozisyon ve önemimizi abartmamalıyız ama Türkiye’nin asker göndermeye yaklaştığını belli etmesinin belki BM’deki pazarlıkların temposuna bile etki yapacak bir önemi olduğunu düşünmek mümkündür. ABD’nin pozisyonunda yaşanacak esnemeler sonucunda diğer ülkelerin Irak’a asker gönderme fikrine ısınmasını takiben gelecek Türkiye’nin asker gönderme kararı, bu ülkelerin kararını hızlandırarak gözle görülür bir etki yapacağı için ABD nezdinde belli bir prestije tahvil edilebilir. Ayrıca, Türkiye’nin şu aşamada Irak’a asker göndererek ABD’ye yardım etmesini istemeyen, bunun başka şeylerin yanında Washington ile yaptıkları kendi pazarlıklarında ellerini zayıflatacağından endişelenen Fransa gibi ülkeler, bu destek şimdi değil de onlar da bu fikre ısınmaya başladıktan sonra gelirse, Türkiye’ye duyacakları tepki daha az olacaktır. Tabii yukarıdaki resim, doğruluğu kesin olmayan bazı varsayımlara ve ihtimallere dayanmaktadır. Bu varsayımların yanlış çıkması da pekala mümkündür. Hatta şu karşı sorunun da üzerinde düşünülmesi gerekebilir: Eğer ABD başka ülkeleri ikna etmeye yaklaşırsa o zaman Türkiye’den asker talebi konusunu ‘tekrar düşünebilir’ ve komşulardan asker almama ‘prensibi’ ve başta Kürtler olmak üzere bazı Iraklıların Türk askeri istememesi gibi nedenler öne sürerek Ankara’ya yönelik teklifini geri alabilir mi? Böyle bir ihtimal vardır ama yine de beklemekle alınan riskin acele bir asker gönderme kararıyla üstlenilecekten daha az olduğu iddia edilebilir. Bu yol bazılarına bir anlamsız bir ‘şark kurnazlığı,’ gereksiz şekilde karmaşık ve pratikte hayata geçirilmesi zor gibi görünebilir. ‘Niye böyle karmaşık yollara giriyoruz, ya evet ya da hayır diyelim, bitsin bu iş, uzatmayalım’ diyenler olabilir. Bazen basit ve net politikaların avantajları olsa da, genelde nüanslı, zamanlamaya ve ihtimal hesaplarına dayalı politikaları uygulama becerisi olan ülkelerin diğerlerine göre daha avantajlı oldukları bilinmektedir. Hele Türkiye gibi hem ABD hem de AB’ye karşı genel olarak zayıf pozisyonlardan diplomasi yapan ülkeler için taktiksel varyasyonlar sadece yararlı değil elzem olabilir.

Washington’da başını yeni muhafazakarların çektiği bir grup ABD’nin Irak’ta yetki sorumlulukları başkalarıyla paylaşmasına karşı çıkmakta, yaklaşan seçimlere rağmen Bush’un Irak’a daha fazla asker ve kaynak ayırması gerektiğini iddia etmektedir. Bu iddiaları dile getirenlerin şimdiye kadar ‘Başkan’ın kulağına yakın’ oldukları bilinmesine ve son üç yılda hemen her önemli tartışmada Amerikan politikalarını kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirmeyi başarmış olmalarına rağmen, bu kez işlerin farklı olacağı düşünülebilir. Bu grubun Irak’la ilgili olarak önerdiği politikalar, Başkan’ın siyasi danışmanı Karl Rove tarafından 2004 seçimlerinde Bush için önemli riskler yaratacağı şeklinde değerlendirilebilir. Wesley Clark’ın, tüm eksikliklerine karşın, yarışa girmesi Bush için olumsuz bir gelişme gibi görünmektedir. Clark’ın siyasi tecrübesizliği, parıltılı fiziği ve kariyerinin yanında, üstleri ve politikacılarla zaman zaman ciddi çatışmalar yaşaması gibi bazı soru işaretleri bulunmaktadır. Bazı analistler Clark’ın ilk birkaç haftada belli bir heyecan yaratması halinde diğer bazı adayların yarıştan çekilebileceği ve buradan gelecek para, kampanya personeli ve gönüllülerin de Clark’ı ateşleyebileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, Clark’ın yarışa geç girmesi başlangıçta bir parça handikap yaratsa da, eskiden farklı olarak ve Howard Dean’in de gösterdiği gibi internet üzerinden çok sayıda kişiden küçük miktarlarda ve hızla toplanabilen bağışların bu engeli aşabileceği düşünülmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Eylül 16, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 16 Eylül
El Kaide, Ekonomi ve Irak

11 Eylül’den sonra, bir çok kişinin tahmini ve korkusunun aksine El Kaide niye tekrar ABD’de büyük çaplı bir eylem gerçekleştirmedi? Bu soruya değişik cevaplar verilebilir: 1) ABD içinde güvenlik önlemleri arttı, başta Araplar ve Müslümanlara yönelik takip arttı, Afganistan’daki üslerin vurulması ile El Kaide liderleri yakalandı, yok edildi ya da kaçmak zorunda kaldılar ve diğer El Kaide üyeleriyle kontakları azaldı ve hatta belki de koptu, 2) El Kaide ideoloji olarak ve sempatizan kitlesi olarak büyüdü ama büyük çaplı terör eylemini yapma kapasitesini bir süreliğine ya da tamamen kaybetti. El Kaide eylemlerini -isteyerek ya da zorunda kaldığı için- Orta Doğu’ya kaydırdı. Muhbirler tarafından sızılma korkusuyla eylemleri daha küçük hücreler yapmaya başladılar. Bunun sonucunda da ancak yerel, ABD dışında, 11 Eylül’e göre küçük çaplı eylemler gerçekleşti. Ya da 3) Belki de büyük bir eylem için hazırlıklar var ama bunlar henüz olgunlaşmadı. El Kaide bazı darbeler yemiş olsa bile, zayıfladığından değil uzun vadeli hesaplar yaptığından, sabırlı olduğundan acele etmiyor ve zaten belki de kısa vadede büyük başka bir eylem planlamamıştı. Belki de tam ABD -en azından kendi sınırları içinde- mega-terör tehdidini savuşturduğunu düşündüğünde El Kaide yine büyük bir eylemle sahneye çıkacak.

Sonuncusu gerçekleşir ve 2004 seçimlerinden önce El Kaide ABD’de büyük bir terör eylemi gerçekleştirirse bunun seçim sonuçlarını nasıl etkileyeceği sorusunun cevabı kolay değildir. Böyle bir eylem Amerikan seçmeni tarafından Bush’un politikalarının yanlış ve başarısız olduğu şeklinde değerlendirilmesine mi neden olur, yoksa ‘tehlikenin henüz geçmediği’ ve terör tehdidine karşı ekonomide başarısız olsa bile Bush gibi sert ve kararlı bir lidere olan ihtiyacın devam ettiği şeklinde mi değerlendirilir? Tersinden sormak gerekirse, ABD içinde ya da yurtdışındaki Amerikan hedeflerine yönelik büyük ve dramatik bir saldırı olmazsa bunu Bush’un başarı hanesine mi yazarlar, yoksa yeni bir saldırının gerçekleşmemesi ile beraber 11 Eylül’ün yarattığı atmosferin etkisini zamanla azalır, artık Bush gibi bir sert bir lidere çok fazla gerek olmadığını düşünülür ve ondan farklı ve ekonomide iyileşmeyi sağlayacak biri mi aranır? Bir başka soru: El Kaide, eğer ABD’de büyük bir eylem yapacaksa bunun zamanlamasını Amerikan seçim takvimine göre ayarlar mı? Eğer 2004 seçimi geldiğinde i) ABD yeni büyük çaplı bir terör eyleminin hedefi olmaz, ii) ekonomideki sınırlı kıpırdanma hızlanır ve şimdiye kadar olduğunun aksine yeni istihdam yaratmaya başlar, iii) Irak’ta Amerikan kuvvetlerine yönelik saldırılar gerek sıklık gerekse şiddet düzeyi olarak azalır ve Washington sınırlı bile olsa sorumluluğu Irak hükümeti, ordusu, polisine devrediyor görüntüsü yaratmayı başarırsa seçimi Bush seçimi kazanabilir. Ama bu giderek daha düşük bir ihtimal olarak gözükmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Eylül 15, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 15 Eylül
ABD, Türkiye, K. Irak ve PKK

ABD şimdiye kadar PKK’ya karşı neden hiçbir sembolik de olsa girişim, tehdit ya da operasyonda bulunmadı? Bunun için öne sürülen yeterli askere sahip olmadığı şeklindeki bahaneler inandırıcı değildir. Washington, eğer PKK’ya karşı mücadelede ciddi olsa idi, en azından sınırlı da olsa bir hava bombardımanı ile kararlılığını gösterebilirdi. ABD ikisi arasında açıkça böyle bir bağlantı kurmaktan kaçınsa da – zaten bunu açıkça yapması garip ve hatta çirkin olurdu- PKK’ya karşı hemen hiçbir adım atılmamış olması ister istemez ABD’nin PKK’yı Türkiye ve hatta belki de İran’a karşı hem taktiksel anlamda ve belki de stratejik boyutta bir tür koz olarak gördüğünü düşündürtmektedir. Washington, “K. Irak’taki askerlerini çekmezsen, Bağdat’ın kuzeyine asker göndermezsen ben de PKK’ya karşı ‘parmağımı kıpırdatmam’” mı demektedir? Türkiye’nin böyle bir izlenime sahip olduğu ABD’ye açıkça belirtildiği halde buna rağmen Washington’dan ciddi bir adım atılmaması nasıl yorumlanabilir? Türkiye’de Washington’un Kürtler vasıtası ile Türkiye’ye mesaj yolladığına inanılmaktadır. Bu doğru değilse bile Türkiye’nin böyle bir izlenime sahip olduğumuz ve bu yaklaşıma sert ve olumsuz cevap vereceği karşı tarafa hissettirilmelidir. Eğer Washington bir adım atmak için Topluma Kazandırma Yasası’nın süresinin dolmasını beklemek istiyorsa o halde belki Türkiye de asker gönderme işini bu sürenin sonuna kadar açıkça –ya da azından pratikte- ertelemeli ve bu süre sonunda da ABD’den PKK’ya kaşı bir hareket görmezse asker göndermeyeceğini açıklamalıdır. Kuzey Iraklı Kürt grupların PKK’ya bakışları iyi analiz edilmeleridir. Bu grupların PKK’ya bakışlarında çelişkili unsurların bir arada olması muhtemeldir. Bu gruplar PKK’yı hem başta Türkiye’ye karşı 1) bir çeşit koz ve destek olarak, hem 2) Türkiye’nin Irak’a müdahalesine neden olabileceği için bir tür sorun olarak, 3) Kürt dayanışması ve kendi kamuoyları nedeniyle bir parça duygusal açıdan, ve nihayet 4) bölgede kendi egemenliklerine yönelik direk bir tehdit olarak görüyor olabilirler. Bu arada Ahmet Çelebi Türk askeri istemiyor diye şaşırmamak gerekir. Çelebi niye yabancı asker istememektedir? Çünkü o zaman ABD iktidarın önemli bir parçasını kendisine (Çelebi’ye) bırakamaz. BM, Türkiye, Fransızlar ve diğerleri de işin içine girerse niye Çelebi’ye bu kadar ayrıcalık tanındığı sorusu daha yüksek sesle sorulabilir. Bu nedenle -aynen neo-conlar gibi- Çelebi de yabancı asker değil Amerikan askeri istemekte ve Irak’taki durumun uluslararasılaşmadan devam etmesini istemektedir. Bu arada Çelebi-Kürt ittifakı, saf ya da kalıcı olamayabilir ama şu anda güçlüdür ve bu iki grubun çıkar tanımlamaları ile taktiklerini büyük ölçüde koordine etmelerine yetmektedir.

Türkiye, Irak’a asker gönderme pazarlığına oturmadan önce ABD’nin PKK’ya karşı sınırlı ve sembolik de olsa bir girişimde bulunmasında ısrar etmelidir. Türkiye Washington’dan yüksek düzeyli bir Yönetim görevlisinin (Rumsfeld, Powell ya da Wolfowitz) PKK’nın K. Irak’ı Türkiye’ye karşı operasyon düzenlemek için bir üs olarak kullanmalarına izin vermeyeceğini, Türkiye’deki aftan yararlanmasının örgütün son şansı olduğunu, bu örgütün en kısa zamanda Irak’ı terk ederek Türkiye’ye teslim olması gerektiğini ve bu gerçekleşmezse güç kullanacağı açıklamasını yapmasını isteyebilir. Bu gerçekleşmeden Türkiye değil Irak’a asker göndermeyi, bunun ayrıntıları için görüşmelere dahi yanaşmamalı ya da en azından bunu geciktirmeli ve uzatmalıdır. Önümüzdeki dönemde Washington PKK’ya karşı nasıl tavır alacağı ile ilgili olarak aşağıdaki aşama ve ihtimallerden bahsedilebilir: 1) Washington tepkisizliğini korumaya devam eder, Türkiye’ye sabırlı olmasını telkin eder, ‘topluma kazandırma yasasının’ süresinin dolmasını beklemeyi ve hatta belki de bu yasanın kapsamının genişletilmesini önerir, 2) PKK’ya karşı muğlak ve örgütün çok ciddiye almadığı tehditlerde bulunur, 3) K. Iraklı Kürt gruplara PKK ile ilişkilerini azaltmalarını/kesmelerini, PKK’ya Türkiye’ye dönmesini istemelerini bildirir, Türkiye’deki aftan tüm PKK’lıların tam ve doğru şekilde haberdar olmaları konusunda adımlar atar. 3) PKK’ya yönelik tehditlerin dozunu ve netliğini arttırarak PKK militanlarından Irak’ı terk etmelerini ister, 4) onlara belli zaman içinde ya da derhal gitmezler, teslim olmazlar, silahlarını bırakarak belli bir bölgede toplanmazlarsa güç kullanacağı tehdidinde bulunur, 5) Onlara karşı sınırlı bir askeri harekata girişir ve hareketlerini kısıtlar, onları Halkın Mücahitleri örneğinde olduğu gibi enterne eder, veya 6) Onları yok etmeye yönelik büyük bir harekata girişir.ya da militanların bir kısmını ya da tamamını yakalayarak Türkiye’ye teslim eder, 7) Türkiye’ye Irak’ta operasyon PKK’ya karşı zamanı ve coğrafi sınırları çizilmiş bir operasyon yapma izni verir veya ortak bir operasyona yeşil ışık yakar. Bu arada PKK’lıların dağılarak, bireysel ya da küçük gruplar halinde halkın içine karışmasına, mülteci kamplarına sızmalarına, ‘yerlileşmelerine’ tanık olunabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Eylül 11, 2003
 
G-ABD 11 Eylül
Irak, Türkiye ve ABD Üzerine Yedi Not

1) Türkiye'nin bir Kürt devletini engellemeye ahlaki olarak hakkı ve gücü var mı bilinmez ama siyasi olarak engelleme ya da en azından geciktirme zorunluluğu vardır. Türkiye henüz böyle bir şoku kaldıracak olgunlukta değildir. Türkiye'nin biraz daha zamana ihtiyacı vardır. Ayrıca Kürtlerin Kerkük'te Türkmenler ve Araplara davranışlarından rahatsız olmak için ille de aşırı Türk milliyetçisi ya da ‘Baasçısı’ olmak gerekmemektedir. Kürtlerin milliyetçiliklerini kabartmak için 'öteki’ olarak Türkleri seçmelerinde Türkiye’nin de bir parça payı olsa bile bu Kürtlerin kusuru olmadığı anlamına gelmemektedir. 2) Bir Kürt devleti Türkiye’ye ‘ne yapar?’ Bu konuda hayal gücümüzü biraz daha çalıştırmamız ve siyasal, sosyal, ekonomik, güvenlik açılarından bir Kürt devletinin Türkiye’ye muhtemel etkileri üzerine ayrıntılı senaryolar ve analizler geliştirmek gerekir. ‘Türkiye’deki Kürtler için çekim merkezi olur’ şeklinde dile getirilen, doğru olma ihtimali olan ama ayrıntıları dillendirilmediği için bir parça muğlak kalan ihtimaller üzerine çalışmalıyız. ‘Biz de onlara katılacağız’ mı diyecekler? ‘Türkiye bu devleti tanımalı yoksa...’ mı diyecekler? ‘Kürtler güneyin sınırında hangi hak ve özgürlüklere sahipse biz de onları istiyoruz’ mu denecek? Türkiye’de yaşayan Kürtler Türkiye’nin bir parçası olmayı o zaman daha az mı isterler? Bu arada Türkiye içinde terör yeniden başlar, bu durum Türkiye’yi güneydeki devletin bu terörü desteklediğini düşünerek K. Irak’a belki de ABD’ye rağmen ucu açık ve belirsiz bir askeri müdahaleye iter mi? Bir Kürt devleti Türkiye’nin içinde milliyetçi refleksleri çalıştırır, Batı’ya duyulan şüpheyi arttırır mı? Bu gerçekleşmeden Türkiye’nin yapması gereken hazırlıklar neler olmalıdır? Kürtler Irak’tan ayılacaklarsa Türkiye’nin bunu kabul etmek için şartları neler olmalıdır? Böyle bir gelişmeyi ‘uygun zamana kadar’ ertelemek, bekletmek mümkün müdür?

3) Bush 23 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda konuşacak. 22 Eylül’de Ankara’da MGK zirvesi toplanacak. Eğer o zirveden asker gönderme kararı çıkarsa ABD’nin takip eden hafta oylatması beklenen tasarısının başarılı olma şansını arttırabilir. MGK bildirisinde asker göndermeyi net olarak işaret eden olmasa bile bu yöndeki niyetin güçlendiğini gösteren bir dil kullanılması halinde Hükümet bunun tezkereyi Meclis’e götürmeye yeteceğini düşünecek gibidir. Washington’un, ‘Türkler mutlaka gelecek, o zaman onlara fazla bir şey vermemize ve hatta vaat etmemize gerek yok’ şeklinde bir düşünceye girmemeleri için Türkiye’nin, şartlar oluşmazsa, Irak’a asker gönderemeyebileceğini ABD’ye hissettirmesi gerekir. Türkiye’nin çıkarları başkalarının iyi niyetine ve insafına bırakılamaz. Türkiye’nin kendisi dışında başka hiç bir devletin Türkiye’nin çıkarlarını koruma gibi bir görevi ve sorumluluğu yoktur. Bu arada, ABD Türkiye’nin belli bir coğrafi bölgeyi kontrol etmesi yerine Irak’ın, mesela Suriye sınırında bekçilik yapması gibi bir öneri ile gelebilir. 4) Irak’ın petrol geliri kimin olmalı? Irak devletinin, Iraklı bireylerin (örn. Alaska), yerel idarelerin? Devletin elinde olursa silahlanmaya harcanabilir, yolsuzluklarla uçup gidebilir. Yerel idarelerin elinde olursa merkezi otoritenin zayıflamasına, federal ve hatta daha da gevşek bir yönetime zemin hazırlayabilir. Bireylerin kendisine verilirse bu tüketimi arttırabilir ama devlet gelirlerini azaltabilir, gerekli altyapı yatırımlarının gerçekleşmesini zorlaştırabilir. Irak’ın borçlarının nasıl ödeneceği sorusunu gündeme getirebilir. 5) Şiiler Irak'a hakim olabilirler mi? Şu an göründüğü kadarıyla bu ancak Kürtler Irak’tan ayrılırsa mümkün olabilir. Belki Şiiler zamanla laik ama Çelebi’den de daha ‘karakterli’ liderler çıkartabilir. Şiiler Türkiye’ye direk bir problem olmayacak kadar uzak ve bölünmüşlerdir ama Irak’ta bir istikrarlık kaynağı olurlarsa Kürtlere ayrılma için bahane verebilecekleri için yakından takip edilmeleri gerekir. 6) Bush Kongre’den geçen hafta 87 milyar dolar daha istedi. Bazı haberlere göre bunun da yeterli olamayabileceği ve belki 55 milyar dolar daha gerekebileceği belirtilmektedir. Daha önce ilk başta Kongre’den alınan 79 milyar dolar da eklenirse Irak ve Afganistan’ın bir yıllık maliyetinin 200 milyar doları aştığı görülmektedir. Bu Amerikan ekonomisinin yüzde ikisine tekabül etmektedir. Kongre, bir senatörün ifadesi ile ‘’ATM makinesi’ durumuna düşmemek için daha fazla para vermeden önce ‘tünelin ucundaki ışığı görmek’ isteyebilir. 7) El Cezire’de yayınlanan yeni kasette Bin Laden’in konuşmuyor oluşu, bu kasetin eski bir kayıt olabileceği ve Bin Laden’in ölmüş olabileceği spekülasyonlarına neden olmaktadır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Eylül 09, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 9 Eylül
ABD, Irak, Kürtler ve Türkiye

Gerçekten de Zebari’nin Türk askerini istemediğini belirttiği açıklamasına açık veya içinden katılan başka Iraklılar olabilir. Ama acaba bu demeç, temsil gücü ve meşruiyeti tartışmalı olsa da, Irak Yönetici Konseyi’nde tartışılmış ve karara bağlanmış bir iradenin dışa vurumu mudur? Yoksa Zebari’nin ‘Irak dış politikasını’ ‘kaçırma’ girişimi midir? Zebari’nin ABD tarafından Dışişleri Bakanlığına getirilmesi ve Arap Birliği Zirvesine gönderilmesi, sanki Kürtler’in Arap bir Irak’a uymadığını, ‘gitmediğini’ göstermek için özellikle yapılmış gibidir. Sanki dolaylı olarak şu mesaj verilmektedir: Kürtler Arap Irak’ın bir parçası olamazlar, ya da ancak –sadece ırksal olarak değil, siyasi refleksler olarak da- Araplıktan vazgeçmiş bir Irak Kürtleri içinde tutmaya devam edebilir. Zebari’nin demecini ‘eline Amerikalılar vermediyse’ bile bundan önceden haberdar oldukları ya da en azından bunu duyduklarında dışarıya gösterdikleri kadar hayal kırıklığına uğramadıkları düşünülebilir. Aksi takdirde, bu demeci, daha yeni kurdukları Irak Konseyi hakkında ABD’nin sözünden çıkmayan kukla bir organ görüntüsü vermek istemedikleri için kabullenmek zorunda kaldılarsa bile, aynı demecin bütün Irak Konseyi’nin iradesini yansıtmaması nedeniyle sert bir şekilde eleştirilmeleri gerekirdi. Ayrıca, mesela, şu anda Şii ve Sünni Bakanlar K. Irak’ta Kürtlerin hakim olduğu bölgelerde Kürtler’e rağmen ya da Kürtler’e haber vermeden tasarruflara girebiliyor mu ki, aynı şeyi tüm Irak adına Kürt Dışişleri Bakanı’nın yapmasını normal karşılansın? Eğer, Konsey ve Bakanlar Kurulu, şu an kapasite ve yetkileri sınırlı olmakla beraber, Paul Bremer’in Washington Post gazetesinde kesin tarihler vermeden de olsa adım adım tarif ettiği süreç içinde egemen olmaya başlayacaksa, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Irak’taki değişik aktörlerin arasındaki ittifakları ve çelişkileri çok yakından takip etmesi gerekecektir. Türkiye’nin Irak iç politikasına, şimdiye kadar benzer durumlarda gösterdiğinin çok ötesinde vakıf olması gerekecektir. Dünyanın Irak’a olan ilgisi hep şimdiki ölçüde devam etmeyecek olsa da, Türkiye’nin Irak’ta neler olduğunu çok iyi anlamama gibi bir lüksü olmamaya devam edecektir.

Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması ihtimaline sanılanın aksine on yıllar değil yıllar ve hatta belki de sadece aylar kadar uzakta oluğumuzu iddia etmek bazılarına gereksiz ve hatta zararlı bir paniğin ifadesi olarak görünebilir. Ancak, bir Kürt devletinin kurulmasının önünde aşılmaz olarak görülen yapısal engellerin gücünü abartmamak gerekir. Böyle bir devletin tüm komşularının onunla hiçbir şekilde işbirliği yapmayacağı tahmini boş çıkabilir. Bu ülkeler içinde Suriye ‘en zayıf halka’ olabilir. ABD’nin böyle bir gelişmeye Arap Amerikan aleyhtarlığını daha da derinleştireceği ve şiddetlendireceği endişesiyle izin vermeyeceği beklentisi de fazla iyimser olabilir. ABD böyle bir devlete havadan indirme ve havadan koruma da dahil yollarla destek verebilir ve onu korumasına alabilir. Ve hatta bu korumada kendisine diğer Batılı ülkeler de destek verebilirler. Irak’ta başta Sünni ve Şii Araplar olmak Iraklılar, Kürtlerin Kerkük’ü de alarak Irak’tan ayrılmalarından endişe ediyorlar mı? Ediyorlarsa, Türkiye’nin Irak’a asker göndermeyi tartışmasının en önemli nedeninin Ankara’nın –haklı veya haksız nedenlerle, ama samimi olarak- böyle gelişmeyi engelleme amacından kaynaklandığının farkındalar mı? Sünni ve Şii Araplar bir süre sonra kendi aralarındaki anlaşmazlıklar ve şüphelerle meşgulken Kürtlerin ‘kirişi kırabileceği’ ihtimalini ne ölçüde önemsiyorlar? İleride Kürtler Araplar’ı da ikna ederek, ‘uyutarak’ veya ‘mecbur bırakarak’ Irak’tan ayrılmaya adım atarlarsa Türkiye’nin bunu engellemeye isteği, gücü ve hakkı olacak mı? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Eylül 08, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 8 Eylül
Irak Üzerine Yedi Not

1) Iraklı Kürtler Irak’ta istikrar istiyor mu? Yoksa, kaosun devam etmesinin kendi bağımsızlık ihtimallerini arttıracağını mı hesaplıyorlar? Iraklı Kürtler, kendi ‘istikrar adaları’ ile Irak’ın geri kalanı arasındaki farklılıktan bir tür haz duyuyor, bu farklılığın daha da belirginleşmesi ve uzamasını istiyor ve hatta bu yönde aktif olarak çaba harcıyor olabilirler. Bir süre sonra bu farklılığı Kürtlerin Irak’ın geri kalan kısmı ile beraber yaşamasının imkansızlığının bir kanıtı olarak sunabilirler. ‘Biz burada işlerimizi yoluna koyduk. Diğer yerlerde ise kaos var. Şimdi nasıl olur da bizim onlarla beraber yaşamamızda ısrar edersiniz?’ diyebilirler. 2) ABD, şu an gündemde olan ve siyasi ve askeri kontrolü ciddi anlamda paylaşmaktan uzak tasarıyı geçiremezse veya geçmeyeceğini gördüğü için oylatmazsa ne yapacağız? Bu durumda Washington, Türkiye gibi ülkelere dönerek, ‘bakın ben elimden geleni yapıyorum. Ama Fransa ve yanındakilerin Irak’a gelmeye niyetleri olmadığı gibi sizi de engellemeye çalışıyorlar. Halbuki Türkiye olarak sizin, onlardan farklı olarak, Irak’ın istikrarında direk ve acil bir çıkarınız var. Kendi çıkarınızı onların kaprislerine feda mı edeceksiniz?’ diyecektir. Bu durumda Türkiye Washington’un BM yolunu bir şekilde ‘denemiş’ olmasını Washington’un iyi niyetinin bir işareti olarak görüp Irak’a asker mi gönderecek, yoksa Washington’a BM’ye daha fazla siyasi rol verme konusunda telkinlerde mi bulunacak? Türkiye aşağıdakilerden hangisini tercih ettiğini düşünmelidir:i) Irak’ın Amerikan işgalinde belli bir süre kalması, ii) siyasi ve askeri yetkilerin önemli bir kısmının BM’ye geçmesi, veya iii) Iraklıların – hangi Iraklıların?- süratle iktidarı ABD’den devralması. 3) Türkiye, muğlak ifadeler yer alan, BM’yi sınırlı şekilde resmin içine sokan ama siyasi sürecin kontrolünü Washington’da bırakan, Avrupalı ülkelerin ABD’yi engelliyor görüntüsü vermemek için istemeye istemeye razı oldukları ama kendilerinin asker ve parasal anlamda katkı yapmadıkları bir karardan sonra Irak’a asker gönderebilir mi?

4) ABD’nin BM’ye dönüşünde, başka faktörlerin dışında, Bush’un 2004 seçimi yaklaştıkça Powell’a olan ihtiyacının artması da ol oynamış olabilir. Powell’ın Bush yeniden seçilirse yönetimde 2004’ten sonra göreve devam etmek istemediği bilinmektedir. Ama eğer Powell yönetimden seçimlerden önce ayrılmayı seçer ve hele bunu sessizce değil de Yönetimin geri kalanı ile arasındaki görüş ayrılıklarının altını çizer bir şekilde, bir kriz sırasında, mesela önümüzdeki dönemde BM’de olduğu kadar Bush yönetiminin içinde de yaşanması beklenen bu kuruma Irak’ta ne kadar askeri ve siyasi rol devredileceği tartışmaları sırasında yaparsa, bu gelişme Bush’un seçilme şansına önemli bir olumsuz etki yapabilir. 5) Irak’a asker gönderme konusuyla ilgili olarak Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Dülger’in ‘evet demem için ikna olmam lazım’ şeklindeki yaklaşımı çok isabetlidir. Meclis’in bu konuda ‘ikna edilmekte ısrar etmesi’ gerekir. 6) Türkiye’nin Irak’a asker gönderirse kendi bölgesinde tam yetki sahibi olmak istemesi doğrudur. Ancak, Türkiye’nin kendi kontrolünde başka ülkelerle beraber çalışmaktan kaçınmaması gerekir. Başka ülkelerle çalışmak zor ama prestijlidir. Başkaları ile beraber çalışmaktan kaçınmak modern olmayan ve kendine güvenmeyen bir ülke algılaması yaratabilir. 7) ‘Dış politikanın yüzde doksanı süreçtir.’ Bir fikir doğru olsa bile uygulamadaki hatalar siyaseti eskisinden de kötü bir noktaya götürebilir. Türk dış politikası ile ilgili yapılan tartışmalarda dış politikanın büyük ölçüde bir süreç oluşu, taktiklerin, nüansların ve zamanlamanın önemi ve politikanın operasyonel yönleri büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. Karar alıcılar bu konularda medya, üniversite ve araştırma kurumlarından neredeyse hiçbir destek alamamaktadır. Tartışmalar çok büyük ölçüde büyük stratejik sorunların etrafında dönmektedir. Karar alıcılara yapılan önerilerin nasıl uygulaması gerektiği konusundaki ayrıntılar bir iki kalemi aşmamaktadır. Bu büyük bir eksikliktir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Eylül 05, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 5 Eylül
Türkiye, ABD ve Irak Üzerine 6 Not

1) Washington Post’un da işaret ettiği gibi ABD’nin BM tasarısı BM tarihinde daha önce olmamış bir şeyi önermektedir: ABD bu tasarıyla BM’nin siyasi kontrol sahibi olmadığı ya da kimin siyasi kontrolü alacağına dair bir söz hakkı olmadığı bir yerde BM’nin sağlayacağı– saf ve sonsuz olmasa da önemli- meşruiyeti istemektedir. Önümüzdeki dönemde Irak’a başka ülkelerin de asker göndermesi konusunda aşağıdaki ihtimaller tartışılabilir: i) Gelecek askerlerin direk Amerikan kontrolünde olması; ii) Askeri kontrolün Amerikalı komutanda olması ama onun da BM’den emir alıp ona rapor vermesi, iii) Diğer ülkelerin ayrı bir komuta altında oldukları, ya da ayrı değilse bile, Amerikalı komutana gevşek bir şekilde bağlı oldukları bir formül; iv) Diğer ülkelerin direk BM’den emir alıp BM’ye rapor verdikleri ve sadece insani yardım faaliyetlerini, BM’nin, uluslararası NGO’ların bina ve personeli ile Irak’ın altyapı tesislerini koruduğu ama çatışmalara, baskınlara katılmadığı bir formül. 2) Amerikan basını, Kongre Bütçe Ofisi’ne dayanarak, Washington’un Irak’taki mevcut asker düzeyini ancak Mart ayına kadar koruyabileceğini yazmaktadır. ABD, diğer her şey aynı kalırsa, bu tarihte Irak’taki asker sayısını yaklaşık 50 bin civarına düşürmek durumunda kalacaktır. Bunun üzerine şu soru akla gelmektedir: ABD, Türk ve belki başka bazı ülkelerin askerleri Irak’a giderlerse, bunlar kadar sayıda kendi askerini –yerlerine yenilerini getirmeden- geri mi gönderecek? Bir başka deyişle ülkede, şimdi bile sayısı yeterli olmadığı düşünülen asker sayısı net olarak artmayacak ve hatta belki de azalacak mı? Acaba Türkiye’nin asker gönderme şartlarından biri de bu ülkedeki Amerikan askerlerinin azalmaması olabilir mi? Washington, bunu planladığı için değil ama ekonomik (bütçe), askeri (yeterli sayıda hazır askerin olmaması) ve iç politikaya dair (2004 seçimleri) nedenlerle Irak’ta asker sayısında önemli indirimlere gitmek zorunda kalabilir. Washington hegemonyayı sadece askeri yöntemlerle sağlamanın kendisi kadar güçlü ve zengin bir devlet için bile kolay olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek üzeredir. 3) ABD, Irak’ta, hem askeri hem de siyasi olarak, çok fazla ‘ortalıkta görünmenin’ problem yarattığını görerek, i) sokaklarda daha az Amerikan askeri dolaşmasına imkan sağlamak için başka ülkelerin askerlerini ülkeye getirmek, ii) iktidarı, tamamen kendi seçtiği, Konsey gibi ‘Iraklı’ kurumlar aracılığıyla kullanmak istemektedir. Bu arada Türkiye giderek daha fazla ölçüde Irak Konseyi ve Bakanlar Kurulu ile muhatap olmak durumunda kalacaktır. Bunun gerçekleşmesi için Konsey’in ille de Irak’ta gerçek anlamda iktidara sahip olması gerekmez. Hatta bazı durumlarda ABD kendi açıkça söylemek ya da yapmak istemediği şeyleri Konsey vasıtası ile Türkiye’ye ‘bildirecektir.’ Konsey’de nüfuslarının çok ötesinde rol alan Kürtler ve onların Ahmet Çelebi gibi müttefikleri Konsey’den ve Kabine’den Türkiye’nin çok memnun olmayacağı bazı karar ve demeçler çıkartabilirler. Türkiye’nin bununla yaşamayı öğrenmesi ve bu durumlarda nasıl tepki vereceğini önceden düşünmesi gerekir. Çok da uzun olmayan bir süre sonra Konsey K. Irak’taki Türk askeri gücünün burayı terk etmesi gerektiğini belirten bir karar alırsa bu sürpriz olmamalıdır. Türkiye bu tür karar ve demeçleri ‘duymazdan gelebilir’ ama , en azından görünüş olarak, askerini ‘Iraklılara’ rağmen bu ülkenin kuzeyinde tutan bir ülke durumuna düşecektir.

4) Ankara, Irak’ın kuzeyindeki varlığının ve hatta Irak’ın merkez bölgesine asker göndermesinin en önemli nedeninin Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma isteğinden kaynaklandığını, hiçbir yayılmacı emeli olmadığını, Irak’ın bütünlüğün saygılı olduğunu ve hatta bu konuda ‘saplantılı’ olduğu gerçeğini Kürtler dışındaki Iraklı gruplara çok iyi anlatılmalıdır. Ancak Ankara’nın Irak’ın toprak bütünlüğü ile ilgili haklı ve sağlıklı ‘saplantısı,’ ne Irak’ın diğer komşularını ne de Irak’ın kendi insanlarını bu konuda gevşekliğe sürükleyip, ülkelerinin toprak bütünlüğü konusundaki ilgi, endişe, sorumluluk ve çabalarını azaltmamalıdır. ‘Nasıl olsa böyle bir şeye Türkiye izin vermez’ şeklinde bir görüş bu ülke ve grupları bu sürecin önüne geçme konusunda ‘bedavacı’ (free-rider) olmaya yöneltmemelidir. Sadece Türkiye’nin çabaları Irak’ın tek-parça halinde istikrarlı bir ülke halinde tutmaya doğal olarak yetmeyecektir. 5) Türkiye, asker göndermenin karşılığında, ‘masada yer alma’ya tekabül eden Konsey’in yapısı, nüfus sayımının zamanı, şekli ve sonuçları, parlamento seçimi ve Irak’lılara yetki devrinin takvimi, Irak ordusunun alacağı şekil, anayasanın hazırlanma şekli ve içeriği, ihaleler ve ticaret gibi konularda söz sahibi olmak istemektedir. Yukarıdakilerin bir kısmı asker göndermeden önce veya hemen sonra, önemli bir kısmı ise bir süreç içinde gerçekleşebilecek şeylerdir. Ama Türkiye’nin yukarıdaki süreçlere arzulanan yönde bir etki yapabilmesi için bu gelişmeleri çok yakından takip etmesi, başka şeylerin yanında bu kurumların içindeki güç dengelerinin ayrıntılarına vakıf olması ve çıkarlarının çakıştığı müttefikler bulması gerekecektir. Bunun için de Türkiye’nin nasıl bir Irak istediği sorusuna ayrıntılı olarak kafa yorması gerekir. Irak’ın anayasasının, ordusunun, merkezi otorite ile yerel otorite arasındaki ilişkilerin nasıl olması Türkiye’nin çıkarlarına daha uygundur? 6) Zaman zaman Amerika’ya ‘zorluk çıkarmak,’ onun her istediğini hemen, eksiksiz, karşılıksız ve koşulsuz yerine getirmemek Amerikan aleyhtarlığı, ‘Türk Baasçılığı,’ ‘dünyanın nereye gittiğini görememek’ şeklinde karikatürize etmek doğru değildir. Amerika’ya direnmenin pekala pratik ve anlaşılır nedenleri olabilir. Türk dış politikasını Amerikan politikalarının otomatik pilotuna bağlamak isteyenler çok büyük bir yanılgı içindedirler. Bunu açıkça söylemeseler de, bazı çevrelerin değişik konularda savundukları alta alta toplandığında, insan, bu kişi ve grupların, Amerika ve AB’nin Türkiye’den isteyip de Türkiye’nin direnmesi gereken neredeyse hiç bir şey olmadığına inandıkları sonucuna varabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Eylül 04, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 4 Eylül
Irak, BM ve 2004 Seçimleri

1) ABD’nin BM ile ilgili girişimi bir çoklarınca ‘çok az, çok geç’ olarak görülerek içinde yeni ve büyük bir şeyin olmadığı düşünülebilir. Başta Fransa ve Almanya tarafından, Washington’un fazla bir şey vermeden asker, para ve meşruiyet elde etmek istediğinin düşünülmesi muhtemeldir. Bu noktada Rusya’nın tavrı önemli olabilir. Berlusconi’nin Rusya zirvesinde Putin’e ilettiği bazı Amerikan mesajlarının Putin’i etkilemesi mümkündür. Fransa-Almanya-Rusya hattında bir çatlama yaratmak Bush Yönetimi’nin savaştan sonraki en önemli amaçlarından biridir. Bu gerçekleşir ve Rusya pozisyonunu yumuşatırsa diğer iki ülkenin direnme güçleri bir parça azalabilir. 2) BM kararı isteyen ve hatta bunda ısrar eden ülkeler bunu niye yapıyorlar? i) Meşruiyete sahip olmayan bir şeyin içinde olmak istemiyorlar ve böyle bir işgalin başarı şansı olmadığını düşünüyorlar , ii) kendi kamuoylarını tatmin etmek zorundalar ya da belki de iii) BM kararı aslında yapmak istemedikleri bir şeyi yapmamak ya da ertelemek için bir bahane olarak kullanılıyor. Fransa ve Almanya, gerçekten asker göndermek istiyorlar mı, buna güçleri ve ihtiyaçları var mı? Eğer asker gönderecek durumda değillerse o zaman kendilerinin içinde olmadığı bir şeyin gerçekleşmesini isterler mi? Bu ülkeler, Türkiye, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelere Irak’a asker gönderme imkanı veren – ya da onları bir anlamda onlara bunu mecbur eden- bir kararın parçası olmayı hangi şartlarda kabul ederler? Tarafların pozisyonları arasındaki mesafe giderek azalmakla beraber, bizim tahminimiz Irak işgalini gerçek anlamda uluslararasılaştıracak bir BM kararına daha aylar olduğudur.

3) BM’ye gitme kararı Powell ve Pentagon’daki generallerin baskısı sonucunda alınmış gibi gözükmektedir. Bunun yanında bu açılımda Başkan baş siyasi danışmanı olan ve bir çok gözlemci tarafından ‘Washington’un en güçlü adamı’ olarak gösterilen Karl Rove’un katkısı da olabilir. Tam bir ‘siyaset makinesi’ olarak bilinen Rove’un, Irak’ın Bush için iç politikada ve 2004 seçimlerinde bir problem olmaya başladığını hissetmemesi mümkün değildir. Bush ekibi dış politika konusunda insiyatifi 2001’den bu yana belki de ilk defa Demokratlar’a kaptırmak üzere gibidir. Savaş kararını destekleyen ve kamuoyundaki iklimden etkilenerek buna karşı çıkmaya cesaret edemeyenler de dahil olmak üzere Demokratlar Bush’a dış politika konusunda yüklenmekten artık çekinmemektedir. Bu alanda Bush’un seçimlere kadar artık daha çok savunmada olacağı ve büyük ölçüde son üç yılda yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalacağı düşünülebilir. ‘Amerika müttefiklerini küstürerek ve Irak’ta aslında gerekli ya da en azından ivedi olmayan bir savaşa girdiği için şimdi daha mı güvenli? Aslında kaynakların terörle mücadeleye harcanması gerekmez miydi? Acaba Bush Irak’ın oluşturduğu tehdidi bilinçli olarak mı olduğundan fazla gösterdi?’ soruları daha çok kişi tarafından ve daha yüksek sesle sorulmaya başlanmıştır. 4) Bush’un pozisyonundaki mevcut ve potansiyel zayıflığı hisseden Demokrat adaylar da heyecanlanmaya başladılar. Bush’un halihazırda Başkan olması, rakiplerinden çok daha fazla para toplaması, Demokrat adaylardan farklı olarak bu parayı sadece tek bir rakibe karşı kullanacak olması, Dean dışındaki Demokrat adayların henüz bir heyecan yaratmaktan uzak olmaları, 11 Eylül’ün Amerikan siyasetinde güvenlik problemlerinin önemini arttırması gibi faktörler Cumhuriyetçiler’in şansını arttırmakla beraber, Irak’taki problemlerle beraber Bush’u yenmek birkaç ay öncesine göre bugün daha mümkün görünmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Eylül 02, 2003
 
G-ABD 2 Eylül
Irak Üzerine Dört Not

1) Amerika niye başka ülkelerden Irak için asker istiyor? a) Kendi askerleri daha az kayıp versin, bir kısmı eve dönebilsin, askerleri üzerindeki yorgunluk, bıkkınlık ve stres kabul edilebilir düzeylere çekilebilsin diye; b) Devriye, kontrol noktaları, altyapının korunması gibi bazı güvenlik görevlerini onlara devredip tüm enerjilerini silahlı direniş yapanlara karşı baskınlar düzenlemeye ayırabilmek için; c) İşgalin Amerikan işgali olduğu görüntüsünü bir parça olsun azaltmak için; d) Müslüman ülkelerden gelecek askerlerin daha sıcak karşılanabileceğini düşündükleri için; e) Yine Müslüman ülke askerlerinin Irak’ta kültürel norm ve nüanslara karşı daha duyarlı olacaklarını bildikleri için, f) İşgalin ayda 4 milyar dolar açıklanan maliyetinin başka ülkelerin askerleri gelirse azalacağı düşünüldüğünden. Irak’ta bir Amerikan askerini bir yıl süreyle tutmanın 250 bin dolar civarında olduğu hatırlanırsa yeni gelecek ülkelerin masraflarının bir kısmını ve hatta hepsini Washington karşılasa bile bu rakam çok daha aşağılara çekilebilecektir. 2) ABD niye BM’ye gitmeye direnmektedir? a) BM’nin başarısız, verimsiz, köhne, ‘eski moda’ bir kurum, Amerikan gücünü ‘çevrelemek’ için kullanılan bir enstrüman olduğunu düşündüklerinden ve BM’nin içinde klostrofobik bir boğuntu duyduklarından; b) Bu daha önceki söylemine ters düşeceği ve bir anlamda ‘tükürdüğünü yalamış olacağı’ için ve tüm ‘sıkı realistler’ gibi ‘şöhretin’ (reputation) çok önemli olduğuna inandıkları için; c) BM’nin çözüme yetmeyeceğini, hatta koordinasyon ve iki başlılık gibi yeni problemler yaratarak işleri belki şimdikinden de zorlaştıracağını düşündüğü için; d) ‘Ganimetleri’ kimseyle paylaşmak istemedikleri ve yeni bir karar çıkarmak için Fransa, Almanya ve belki Rusya gibi ülkelerin çok büyük siyasi ve ekonomik ödüller isteyeceğinden korktuğu ve bu durumda Irak’taki hakimiyetlerini kaybedeceğinden endişelendikleri için.

3) Türkiye, PKK konusunun ABD ile pazarlığın bir parçası olmamasında ısrar etmelidir. Ankara, ABD bu örgüte karşı harekete geçmeden pazarlığa oturmamalıdır. Washington’un PKK’ya karşı müdahalede bulunması pazarlığın bir kalemi değil pazarlığa başlamanın bir şartı olmalıdır. Özellikle ‘eve dönüş’ yasasından sonra Washington’un kontrol ettiği Irak’ta PKK’ya karşı hiç bir girişimde bulunmaması ve bunu bir pazarlık kalemi haline getirmesi kabul edilemez. Türkiye bu konudaki şikayetlerini ve protestolarını sık sık, giderek artan bir sesle, değişik kanallardan dile getirmelidir. 4) Türkiye’nin gideceği bölgede yapacağı altyapı çalışmalarının maliyetleri ve finansmanın nasıl karşılanacağı konusu şimdiden çözülmelidir. Türkiye buradaki harcamaları kendi cebinden karşılayamaz, veya kendi karşılarsa büyük boyutta çalışmalar yapamaz. Ayrıca, bir ihtimal, Türk şirketlerine, hiç değilse Türkiye’nin kontrol ettiği bölgelerdeki altyapı yatırımları konusunda belli ayrıcalıklar tanınması söz konusu olabilir mi? Amerikalılar olmasa bile Sünnilerin nispeten güçsüz bir konumda olacağı yeni Irak yönetimi, geçmişte bu bölgelere hak ettiğinden çok daha fazla yatırım yapıldığı iddiasıyla - ki bu tam olarak yanlış da olmayabilir- Sünni bölgesine altyapı yatırımları yapılmasını engellemeye, azaltmaya ve geciktirmeye meyledebilir. Türkiye bu yönde gelişmeler yaşanırsa nasıl tavır alacaktır? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Eylül 01, 2003
 
turkey turkey’s foreign policy dış politikası turkish türkiye türk abd united states america american usa u.s. us amerika amerikan administration bush cheney pentagon powell savunma defense dışişleri bakanlığı think-tank orta doğu ortadoğu middle east september 11 eylül eylul mart march recep tayyip erdoğan hilmi özkök ozkok tayyip gül gul abdullah akp ak parti partisi tbmm tnga senator senate grossman makovsky meclis parlamento genelkurmay genel kurmay ordusu ordu army edelman perle iraq ırak incirlik bakü-ceyhan baku-ceyhan türk-amerikan ilişkileri Turkish-American relations partnership ankara washington ally alliance crisis parliament march johnson cyprus talabani barzani pkk kadek greek greece greek yunan iran syria suriye syrian saddam istanbul tusiad athens baghdad bağdat washington kürt kurt kurds kurdish northern iraq kuzey ırak graham fuller türkler turks strategic stratejik partnership ortaklık ortaklığı birand cengiz candar çandar fehmi koru times post Strategic Partners Estranged Allies harekatı harekati operation arms credit kredisi imf münasebetleri tezkere krizi kriz crisis refused chp europe eu avrupa birliği northern puk kdp kyb congressional Kongre generals generaller general ambassador büyükelçi pearson elçiliği bremer cpa occupation 2002 2003 institute nato ab mgk nsc security milli güvenlik kurulu ankara negotiations ziyal ambassador common mutual interests dialogue mark parris visits visited ziyaret base cooperation political clinton rand brookings csis enterprise ariel heritage ingiltere ingiliz british blair almanya fransa german alman french fransız failure diappointment disappointed command russia caucasus central asia kafkasya ort asya


 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 1 Eylül
Irak’ta ABD’nin Zor Tercihleri / Irak’ta Mikro Problemler

ABD’nin önünde Irak’taki gittikçe bozulan güvenlik durumu ile ilgili olarak, birbirini ille de dışlaması gerekmeyen şu seçenekler bulunmaktadır: 1) Irak’a daha çok asker göndermek ve kaynak ayırmak; 2) Başka ülkelerin sorumluluğun ve risklerin bir kısmını paylaşmasını sağlamak; 3) Iraklıları başta güvenlik alanında olmak üzere daha çok işin içine katmak. Ancak yukarıdaki seçeneklerin hepsi problemlidir. Kamuoyunun mevcut eğilimi Irak için daha çok asker ve kaynak yaratmaya çok açık değildir. Ayrıca Başkan Bush’un kararlılığını ifade eden konuşmalarına rağmen, gerekli fedakarlıkları kaldıracağı konusunda Amerikan halkına da çok güvenmediği şeklinde bir izlenim bulunmaktadır. Bush, cesaretini toplayıp, durumun vahametini ve yapılması gereken fedakarlıkları halka anlatsa bile, rezerv askerlerin askere alınıp, eğitilip Irak’a gönderilmesi belli bir zaman alacaktır. Bu anlamda Amerika’nın, diğer bölgelerdeki Amerikan askerlerinin bir kısmını Irak’a kaydırması mümkün olabilecekse de, bu seçenekte de söz konusu bölgelerdeki Amerikan gücünde ve caydırıcılığında bazı problemler yaşanabilir. Askerlerin bulunduğu ülkeler ve onların komşularının gözünde Amerika’nın inandırıcılığı azalabilir. İşin içine başka ülkeleri katmaya çalışmanın da, hem kısa vadede ne kadar mümkün olduğu hem de ne kadar etkili olacağı hem de siyasi ve ekonomik maliyeti konusunda soru işaretleri mevcuttur. Amerika yetki ve sorumluluklarını paylaşmak ve bir süre sonra devretmek zorunda kalırsa bunun BM değil Iraklılara olmasını tercih edecektir. Burada sorun, Iraklılara devretmeden önce arada BM’nin işin içine ciddi şekilde gireceği bir ara dönem olup olmayacağıdır denebilir. Iraklıları güvenlik sorumluluğunu alabilecek duruma getirmek makul ve gerekli bir yöntem olarak görünmekle beraber, mesela Macaristan’a götürülen binlerce Iraklı polis gibi Iraklıların eğitiminin aylarca sürebileceği ve hatta bu gücün bir yıldan önce hazır olmayabileceği iddia edilmektedir. Fransa, Washington’un Irak’ta başarısız olmasını ister bir görüntü vermemek için kapıyı tamamen kapamayacaktır. Ama karşılığında hiç bir şey almadan da Irak’ın işgalinden önceki pozisyonunun yanlış olduğunu kabul etmek anlamına gelecek girişimlerden de kaçınacaktır. Paris, belli ölçüler içinde kalmak şartıyla, ABD’nin başının Irak’taki problemlerle meşgul olmasında çok büyük bir sakınca görmeyecektir. Tabii bu Fransa’nın Washington’un Irak’ta bir hezimete uğrayarak çekilmesini istediği anlamına gelmemektedir. Ama belli sınırlar içinde kalmak şartıyla Chirac- de Villepin ikilisi Bush’un Irak’ta ciddi sorunlar yaşamasını ve kısmen bunun da etkisiyle/katkısıyla 2004 seçimlerini kaybetmesinden rahatsız olmayacaklardır. Bu arada Fransa, Robert Kagan’ın da dile getirdiği gibi, bir BM kararı ile Washington’a yardım etmek için ABD’nin kabul etmeyeceğini bildiği şartlar öne sürebilir. Bu durum, daha az kesin olmakla beraber, Almanya için bile geçerli olabilir. Bu arada zaten başta Almanya ve Fransa’nın Balkanlar, Afganistan ve Afrika gibi yerlerde halihazırda girmiş oldukları taahhütler, bu ülkelerin, en azından kısa ve hatta orta vadede, isteseler bile, Irak’taki duruma askeri anlamda anlamlı bir katkı yapmalarını engelleyebilir. Geçtiğimiz hafta için Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage tarafından ortaya atılan BM’de yeni karar için girişimlerde bulunulabileceğinin sinyalini veren sözler için, Pentagon’un ne kadar bilgisi çerçevesinde ya da ne kadar desteği ile yapıldığı şeklinde soru işaretleri bulunmaktadır. Bu bir deneme balonu olabileceği gibi, Pentagon ile Dışişleri arasındaki iyi polis-kötü polis oyununun bir parçası da olabilir. Ancak, artık başta Avrupa olmak üzere bir çok aktör tarafından esas iplerin Pentagon’un elinde olduğu ve Colin Powell ya da onun yardımcıları tarafından ortay atılan fikirlerin bir bağlayıcılığı olmadığı düşünüldüğünden bu muğlak girişime Pentagon tarafından sahiplenilmeden ciddi anlamda olumlu cevap verilmesi çok beklenmemelidir.

Türkiye eğer Irak’a asker gönderirse orada Türk birliklerinin karşılaşacağı problemler neredeyse kesin olarak şu an tahmin edilenlerden daha fazla karmaşık, çeşitli ve zorlu olacaktır. Ankara, olayın stratejik boyutu kadar mikro boyutuna da hak ettiği önemi ve ilgiyi göstermelidir. Şimdi ayrıntı ya da uzak ihtimal gibi görünen bir çok konu, eğer Türkiye asker gönderirse, birden gazete manşetlerini istila edecek önemli konular haline gelebilecektir. Daha önce de ifade edildiği gibi, başka bazı faktörlerde olmasına rağmen, İngilizlerin Amerikalılara göre savaş sonrasında daha başarılı bir performans göstermesinde emperyal tecrübeleri ve mikro düzeyde daha derin bir hazırlık yapmış olmaları gösterilmektedir. Türk birlikleri yaptıkları çalışmaların Irak halkı tarafından fark edilmesini, takdir edilmesini ve desteklenmesini en iyi nasıl sağlayabilecekleri üzerine düşünmelidirler. Iraklıları bu çalışmalara katılmaya, katkı yapmaya ve kendi aralarında organize olmaya teşvik etmek gerekir. İşgalin geneli için de geçerli olan bir şey varsa, o da Iraklıları kendi kaderlerine sahip çıkma konusunda cesaretlendirme, teşvik etme ve yardım etmenin önemidir. ‘Bu ülke sizin, biz size yardım etmek için geldik. Ama siz de bize bu konuda yardımcı olmalısınız. Aranızda organize olun, bize şikayetler ve isteklerin yanında öneriler ve fikirlerle gelin. Biz yakında gideceğiz. Siz yine burada kalacaksınız. Ülkenize, şehrinize, mahallenize sahip çıkın, her şeyi başkalarından beklemeyin’ şeklindeki mesajların Iraklılara ne şekilde iletileceği çok önemli olabilecektir. Halkın yerel düzeyde çözülebileceklerin ötesinde bir çok probleminin Türk yetkililer tarafından çözülmesi beklenecektir (maaşlarını alamama, yerel hastanedeki eksiklik ve problemler, bölgedeki okulların temel ihtiyaçları, öğretmen eksikliği, elektrik ve su şebekesindeki problemler, şüphelilerin yakalanması, ifadelerinin alınması, istihbarat kaynakları oluşturulması, bu kaynaklardan gelecek bilgilerin derlenmesi, bazı yerel güvenlik görevlerinin zamanla Iraklılara devri, belki yerel polis güçlerinin eğitilmesi vs). Türk kuvvetleri her gün yukarıdaki gibi, bir kısmının çözümü için kendi kaynaklarından öte Irak halkının yardımı ve koalisyonun büyük ortaklarının işbirliğinin gerektireceği yüzlerce problemle cebelleşmek zorunda kalacakladır. Bu problemleri çözmede gösterecekleri başarı ile ne kadar takdir edilecekleri belli olmamakla beraber başarısızlıklarında hem Amerikalılar hem de Iraklılar tarafından eleştirilmeleri ve hatta suçlanmaları sürpriz olmayacaktır. Bunların üstesinden gelmek için Türk kuvvetlerinin iyi organize edilmiş çok sayıda nitelikli, cesur ve yaratıcı askeri ve sivil personele ve ‘çelik gibi sinirlere’ ihtiyacı olacaktır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ağustos 29, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 29 Ağustos
2004 Seçimleri

‘Eğer Howard Dean demokratların adayı olursa, dış politika ve güvenlik konularında fazla yumuşak olduğu düşünülebileceği için kazanması zor olabilir’ şeklindeki görüş, son dönemde bir parça zayıflamış olmakla beraber, hala önemli ölçüde kabul görmeye devam etmektedir. Ama Dean’in eskisi kadar uç bir aday olarak görülmemeye başlamasında kuşkusuz Irak’ta Amerika için işlerin iyi gitmediği şeklindeki izlenim ve Dean’in aslında belki ilk başta verdiği intibadan farklı olarak 1) hem prensip olarak savaşa ve Amerikan müdahalelerine her zaman karşı olmadığı (kendisinin de ifade ettiği gibi aslında Vietnam’dan sonraki her Amerikan müdahalesini desteklemişti), 2) hem de bir kere Irak’a girdikten sonra artık hemen ve kontrolsüz bir çekilmenin mümkün ve arzulanır olmadığını dile getirmesi etken olmuştur. Ama yine de ulusal güvenlik konularında tecrübesiz olması ve bir tür ‘radikal’ imajına sahip olduğu için belki de merkez seçmenlere itici gelebileceği endişesi Demokratların adayı olmasını engelleyebilir. Ancak Amerika’nın son beş başkanının dördünün (Carter, Reagan, Clinton ve Bush) eyalet valiliğinden gelmesi Dean’in kariyerinin Başkan olmasını engellemeye tek başına yetmeyeceği de iddia edilebilir. Bu arada bazı demografik trendler, Demokratların şansının aslında şu an genelde kabul edilenden bile fazla olabileceğini düşündürtmektedir. Geleneksel olarak Demokratlara oy vermeye daha meyilli olan grupların (beyaz olmayanlar, üniversite mezunları, beyaz yakalı profesyoneller, çalışan kadınlar) nüfus ve seçmenler içindeki oranının artması, Demokratların şanslı olduğunu düşündürtmektedir. Unutmamak gerekir ki 2000’deki dahil son üç başkanlık seçiminde Demokratlar Cumhuriyetçiler’den daha fazla oy almıştır. Ayrıca, doğruluğu tartışılır ama ilginç bir iddiaya göre, oy verme oranı yaklaşık yüzde 30 civarında olan Amerika’da, Bush'a ve yönetimine duyulan tepki nedeniyle, aslında fazla sandığa gitme alışkanlığı olmayanların da bu seçimde oy verecekleri iddia edilmektedir. Ama bunlara karşın, 11 Eylül'ün yarattığı güvenlik önceliğinin önemini de unutmamak gerekmektedir. Bu nedenle en az Dean kadar şansı olan iki Demokrat daha olduğu söylenebilir: Epey bağış toplayan ama insanları belki biraz Gore gibi heyecanlandırma problemi yaşayan madalyalı Vietnam gazisi John Kerry ile bugünlerde adaylığını açıklaması beklenen eski Nato Başkomutanı Wesley Clark. Clark’ın, yarışa geç girmek ve daha önce hiç halk tarafından seçilerek gelinen bir görev almamış olmak gibi bazı önemli dezavantajları olsa da, parlak zekası, kariyeri, fiziği, Clinton’dan alabileceği destek gibi bir dizi avantajları olabilir. Ama en önemli şansı Dean dışındaki adayların bir elektrik yaratmayı henüz başaramamaları ve onun da – doğru veya yanlış- Bush’a karşı şansının olmayacağı şeklindeki inanç olabilir.

Amerikan seçimleri dışarıdan bakanlar için epey karmaşık bir süreç olmaya devam etmektedir. Seçmenlerin tercihlerini etkileyen ekonomi, dış politika ile adayların ‘karakteri’ gibi temel konular dışında belki de onlarca daha alt konudan bahsedilebilir. Mesela adayların, insanların tüfek sahibi olmasına destek verip vermesi konusundaki tutumlarına göre oy veren yüz binlerce ve hatta belki de milyonlarca seçmen olduğu iddia edilmektedir. Din, etnik ilişkiler, kürtaj gibi konular da seçim tartışmalarında önemli bir tutabilmektedir. Ekonominin durumu muhtemelen en önemli konu olmaya devam etmekle beraber 11 Eylül’den sonra güvenlik de öne çıkmıştır. Daha seçime kadar köprülerin altından çok dalgalanma geçecek olsa da şu anda görünen Başkan Bush’un her iki konuda da zorlanabileceğidir. Ekonomide bazı büyüme işaretleri vardır ama eğer bu bazen iddia edildiği gibi istihdam yaratmayan bir büyüme olursa, işsizliğin son yılların en üst düzeyine ulaştığı da düşünüldüğünde, burası Bush'un en büyük handikabı olabilir. Bush büyük ölçüde yüksek gelir gruplarına yönelik büyük bir vergi indirimi yapmıştı (10 yıl için yaklaşık 1.3 trilyon dolar). 11 Eylül ile beraber, savunma bütçesi 400 milyar dolar sınırına dayanırken - dünya toplamının yarısı- havayolu, sigorta vs şirketlere verilen destek, artan iç güvenlik masrafları ve Irak savaşından kaynaklanan harcamalar artarken vergi indirimi nedeniyle gelirler aynı şekilde artmadı. Dış ticaret ve bütçe açıkları artarak büyüyor. Bütçe açığı 500 milyar, dış ticaret açığı 400 milyar dolar civarında. Bu arada dünya Amerika’nın açıklarını finanse etmekte eskiden olduğu kadar istekli ve hazır değil. Dolar artık rakipsiz bir rezerv parası değil. Irak’taki kayıplar devam aynı şekilde devam ederse (her gün bir tane ölse toplam ölü sayısı seçime kadar yaklaşık 500 olur) ve hatta Amerikalılara yönelik küçük vur kaçların ötesinde bir iki büyük bombalama olursa, yüz binin üzerinde Amerikan askerini Irak'ta tutmaya devam etmenin zorluğu ve siyasi maliyeti seçimleri ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelebilir. Irak savaşının askeri başarısına rağmen Amerikalıların kendilerini daha güvende hissedip hissetmedikleri de seçim sonuçlarına etki yapabilir. Özellikle ABD’ye yönelik büyük çaplı terör eylemleri gerçekleşirse bu Bush’un kaynakları ve enerjisini terörle mücadele yerine Irak’a harcamasının hata olduğunu düşünenlerin argümanlarına güç verebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ağustos 26, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 26 Ağustos
Irak’a Asker / Askeri Thinktankler

Irak’a asker gönderme tartışmasının en azından şöyle bir yararı olmuş gibidir: Türkiye Irak’ta Kürt ve Türkmenler dışındaki etnik ve dini gruplara olan ilgisini ve kontaklarını arttırdı, Irak’ın genelinde neler olduğunu daha dikkatli ve ayrıntılı takip etmeye başladı. Bu ilginin geçici olmaması, daha derinleşmesi, Türkiye’nin Irak’ın Kuzeyi dışındaki bölgelerde de yerel kontaklar, müttefikler, istihbarat kaynakları ve sempatizanları olması gerekir.Ama daha önce de belirtildiği gibi, ‘Irak’ın tamamına bakmak’ bu ülkenin kuzeyinde yaşananlara olan ilgi ve hassasiyetimizin azalması sonucunu doğurmamalıdır. Bu arada Kerkük, Türkiye’nin asker gönderme müzakerelerinde gündeme getirebileceği bir konu olabilir. Türkiye’nin ABD’ye şu soruları daha yüksek sesle sorması gerekir: ‘Niye Kerkük’te nüfus oranlarına uygun davranmayıp tüm ağırlığı Kürtlere veriyorsunuz? Niye Saddam zamanında yapılan etnik temizliği telafi etme iddiasıyla gerçekleştirilen yeni bir etnik temizliğe göz yumuyorsunuz? Niye Türkmenleri dışlıyorsunuz? Ülke genelinde değilse bile düzenin ve asayişin nispeten tesis edildiği yerlerde ne zaman nüfus sayımı yapmayı düşünüyorsunuz?’ Bu arada Yumurtalık boru hattına yapılan saldırıların Irak’ta yeniden inşa sürecini baltalamaya, zorlaştırmaya, geciktirmeye çalışan Baasçılardan kaynaklanıyor olabileceği gibi, koruma parası isteyen aşiretlerce, bu petrolün piyasaları girmesini fiyatları düşüreceği için istemeyenlerce, Hayfa hattını gündeme getirmek isteyenlerce ve hatta belki de Irak’a asker göndermesi için Türkiye’ye baskı amacıyla ‘asker göndermezsen, boru hattını da unut’ mesajı vermek isteyenlerce düzenlenmiş olması mümkündür. Şu ana teknik ve mali nedenlerle uzak bir ihtimal olarak gözüken Hayfa boru hattı eğer gerçekleşirse, Ürdün üzerinden geçeceği için Ürdün de ABD’ye verdiği destek nedeniyle böylelikle ödüllendirilmiş olacaktır.

Türkiye’nin ‘askeri alanda devrim’ kavram ve süreçlerini çok daha yakın takip etmeye, derinlemesine düşünmeye ve tartışmaya ihtiyacı vardır. Türk ordusunun askeri anlamda analitik kapasitesini arttırması, bunun daha kurumsal bir yapıya bürünmesi, analitik anlamda uzmanlaşmaya önem vermesi gerekmektedir. Yeni, etkin ve optimal ‘savaş yapma yolları’ sadece deneme yanılma yoluyla, veya diğer ülkeler geriden takip edilerek öğrenilemez ve geliştirilemez. Bu nedenle Türk ordusunun sadece dış politika ve strateji alanında değil, askerlik konularında da bilgi ve fikir üretecek bir think-thankının, ve hatta ABD’de olduğu gibi değişik kuvvetlerin ayrı ve uzmanlaşmış think-tanklerinin ve bunların dışında da belki yine kısmen askeri bünyede ama bir ölçüde özerk ve subaylar kadar sivil askeri uzmanların da çalıştığı, think-tanklerin olması gerekir. Örneğin, kendi içinde bazı farklılıklar gösterse de, Türkiye’nin belli bir tecrübe kazandığı barış koruma/tesis etme operasyonları, gerillayla mücadele ve yüksek teknolojinin taktik alanda daha yoğun ve etkili nasıl kullanılacağı gibi bir çok konuyla ilgili kendi tecrübelerimiz, başkalarının tecrübeleri, bu konudaki kavramsal ve akademik çalışmaların ve gelecekte bu tür operasyonlarda yaşanabilecek değişimler ve bunların gerektireceği kuvvet yapısı, personel, teçhizat ve eğitim gibi konuları araştıracak askeri düşünce kurumlarına ihtiyacımız vardır. Bu arada komutanlar, iç politika konularında değil askeri konularla gündeme gelmeli ve gündem yaratmalıdırlar. Komutanların sadece siyasi konularla gündeme gelmeleri ve yaptıkları konuşmalarının içeriğinin neredeyse sadece siyasi konulardan oluşması sağlıklı olmayabilir. Zaten çok zor bir görevi olan askerler siyasi konulara fazlasıyla mesai harcarlarsa bu durum esas görevleri olan askeri konulardaki performanslarını olumsuz etkileyebilir. Komutanlar, kamuoyu önünde yaptıkları konuşmalarda, siyasi olayların dışında ve ötesinde, Türk ordusunun modernleşme programları ve hedefleri, personel yapısı, eğitim, teçhizat, güç yapısı ve askeri doktrin, silah alımı ve askeri bütçe gibi konulardaki faaliyetler, hedefler ve gerekliliklerden bahsetmelidirler. Askerler, demokrasinin gereği olarak askeri konuların da zamanla siyasi iradenin kontrolü ve sorumluluğu altına gireceğini ve girmesi gerektiğini kabul edip, bu konularda sivillere yardımcı olmalı, onları eğitmeli, onları rahatlatmalı ve kendilerine güven duymalarını sağlamalıdır. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu süreç, bunun gerekliliği ve arzulanırlığını kabul eden askerler için bile kolay bir süreç olmayacaktır. Çünkü bu komutanlar bile, sivillerde gördükleri bazı kusur ve eksikliklerden dolayı hayal kırıklığına uğrayabilecekler ve ayrıca bu sürecin uzun zamandır sahip oldukları kontrol, etki ve iktidar (ki bunların hepsi farklı şeylerdir) ile prestijin azalmasından endişelenebileceklerdir. Muhtemelen sonuncusu dahil bu tahminler doğru da olabilir. Ama Türk ordusunun prestijinin Türk siyaseti üzerindeki gücü dışındaki kaynakları vardır ve bu kaynaklar bu süreçten olumsuz etkilenmeyecektir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ağustos 25, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 25 Ağustos
Irak Üzerine 6 Not

1) Irak’ın yeniden inşası için gerekli olacak para ABD için bile çok fazla olabilir. Irak’ın petrol gelirinin de umulduğu kadar hızlı devreye giremeyebileceği görülmektedir. ABD’de Bush çok büyük vergi indirimlerine gittiği için Amerikan devletinin bu harcamaları finanse etmesi, bu harcamaları Kongre’den geçirmesi ve Amerikan kamuoyun kabul ettirmesi imkansız değilse de çok büyük bir ihtimal değildir. Sonuçta Irak’ın temel hizmet altyapısının kurulmasının bile on milyarlarca doları gerektirdiği iddia edilirken Bush Yönetimi BM’yi ve diğer büyük ülkeleri işin içine sokmak zorunda kalacaktır. Bu ülkeler ve BM, asker göndermek, harcamaları kısmen üstlenmek ve Amerikan işgalini geriye dönük olarak bir şekilde kutsamak karşılığında daha çok yetki, ekonomik ayrıcalık ve bir şekilde Amerika’nın bu işin üstesinden tek başına gelemediğini kabulü anlamına gelecek sözler ve hatta Washington’un bir daha benzer şeyleri tek başına denemeyeceğinin garantisini isteyebilirler. Bush yönetiminin ‘maço’ karakteri, bu istenenleri hemen vermelerine engel olacağı için iki taraf arasındaki çatışmanın daha aylarca sürebileceği iddia edilebilir. Bir süre sonra (6 ay?) hem ABD hem de diğer ülkeler pozisyonlarını yumuşatıp ortada bir yerlerde buluşarak yeni bir BM kararı çıkartabilirler. Türkiye’nin asker gönderme kararını ne zaman alması gerektiği sorusu bu sürecin ne kadar süreceği ile ilgili tahminleri ışığında cevaplanmalıdır. 2) Irak’la ilgili olarak Bush’un mevcut durumun ciddiyetini anlaması ve politika tercihlerini gözden geçirmesinden belki de sadece onun üzerinde Amerikan askeri öldüren bir-iki büyük saldırı uzaktayız. Türkiye için hangisi daha tercih edilir olur: Washington siyasi gücü acele bir şekilde, mesela 2004 seçimlerinden önce Iraklılara vererek, stratejik üsler ve belki 30 bin civarındaki askeri dışında gücünü çekmesi mi, yoksa daha uzunca bir süre Irak’ta şimdikine yakın bir güçle kalması mı? Amerika, nüfus sayımı, seçimler ve yetki ve sorumlulukların adım adım Iraklılara devri için bir takvim ortaya koyması sonucunda, işgale şiddetle karşı olanlar bile, Amerikalıların gitmesini geciktireceğini düşünerek şiddet ve teröre başvurmaktan kaçınırlar ve ‘Amerikan askerleri gidince geride bıraktığı rejimin üstesinden gelmek daha kolay olur’ diye düşünebilirler mi? ABD’nin yetkiyi Iraklılara vermesinin başta Kürtlerin pozisyonu olmak üzere genel olarak Irak’taki durum üzerinde etkisi neler olabilir? ABD’nin, siyasi ve askeri anlamda geri çekilmeyi, çok bağlayıcı olmasa da bir tür takvime bağlaması, işgale duyulan tepkiyi azaltarak değişik grupları Amerikalıların gitmesinden sonraki dönem için hazırlık yapmaya, pozisyon almaya, ‘köşe kapmaya’ mı sevk eder, yoksa aralarındaki çatışmaları daha şiddetli bir hale mi sokar?

3) Dış politikada Türkiye’nin önündeki problemler ve bunların gerektirdiği zor kararların büyüklüğü, çeşitliliği ve aciliyeti düşünüldüğünde kamuoyunda bu konular üzerine yapılan tartışmaların içerik, seviye ve teknik açıdan geriliği insanı umutsuzluğa sevk etmektedir. Tartışmalar bilgi, fikir, analiz ve sağduyudan çok duygular, refleksler, kemikleşmiş ideolojik pozisyonlar ve kişisel, kurumsal ve grup çıkarlar tarafından şekillendirilir gibidir. 70 milyonluk bir ülkenin dış politika tartışmalarındaki sığlık, yıllarca köşe başlarını tutmuş kişilerin bile gösterdikleri bilgi eksikliği, hayal gücü zayıflığı ve mantık sakatlıkları, karşı tarafı anlamaya hemen hemen hiç çaba gösterilmemesi, seçeneklerin sadece siyah ve beyaz olarak formüle edilmesi, önemli ve bazen yaşamsal sonuçları olabilecek konularda bile görülen neredeyse sadece karşıdakini karikatürize etmeye, alaya almaya ve hakaret etmeye yönelik tartışma üslubu, ülkede yaşayan ve alınacak kararların sonuçlarını bazen dramatik boyutlarda yaşayacak sessiz insanların çıkarlarına ve belki onun kadar önemli olan hakikatin kendisine hiç saygı duyulmadığını düşündürmektedir. Ayrıca Türk medyasının Irak’ta yaşananları, şimdi olduğu gibi klişelerle, yabancı medya vasıtasıyla dolaylı ve geriden değil, çok daha yakın ve özenli takip etmesi gerekir. Her gazetenin onlarca Etiler muhabiri olduğu bir zamanda, belki de on bini aşkın asker göndereceğimiz Irak’taki gelişmeleri yerinden, anında ve dikkatli bir şekilde Türk kamuoyuna yansıtmak Türk medyası için öncelikli bir görevdir. 4) Türkiye, Irak’a asker göndermeye karar verirse Iraklılara ve özellikle Sünnilere, bulup bulabilecekleri en mülayim, en dost, en çıkar amacı gütmekten uzak barış gücünün Türk askeri olacağı, Türk askerinin alternatifinin Amerikan ya da başka Hıristiyan bir ülkenin askeri olduğu, Türklerin de büyük oranda Sünni olduğu, Türk askerinin halkın dini ve sosyal hassasiyet ve alışkanlıklarına duyarlı olacağı anlatılmalıdır. 5) Bu arada bazı generallerin emekli olmadan verdiği demeçler, ordunun içinde Irak’a asker gönderme konusunda farklı görüşler olduğunu iyice ortaya koymuştur. Bu demeçler, ordunun hiyerarşik düzeni ile ilgili bazı sorular akla getirmesinin yanında, her ne kadar bu komutanların laiklikle ilgili bilinen görüşleri ve 28 Şubat’ta oynadığı roller AKP milletvekilleri tarafından sempatiyle karşılanmasa da, ordu içinde farklı görüşlerin olduğunun ortay çıkması, tezkerenin Meclis’e gelmesi halinde asker göndermeye zaten ‘fazla ısınamamış’ milletvekilleri üzerinde etki yapabilir. 6) K. Irak’ta son birkaç gündür yaşananlarla ilgili olarak Türkiye’nin temkinli olması gerektiği doğrudur ama ‘aşırı rasyonel’ bir görüntü çizmesi de yanlış olabilir. Zaman zaman akıldışı sert tepkiler verebilen bir ülke olarak tanınmak, sanılanın aksine, yararlı ve hatta gerekli olabilir. Caydırıcılık konusunda çok önemli eserler veren Thomas Schelling’in de işaret ettiği gibi, fazla rasyonel olarak tanınmak caydırıcılık gücünüzü azaltabilir. Tamamen de ilgisiz olmayan bir örnek vermek gerekirse, aynen askerdeki jiletçilerin yarattığı etki gibi, ‘Türkiye’ye ters yaklaşmak tehlikeli, çünkü hem kendisine hem de bize zarar verebilecek aşırı tepkiler verebiliyor’ diye düşündürmek caydırıcılık açısından önemli olabilir.
Doğal olarak bu, sürekli irrasyonel tepkiler vermeli anlamında değil ama zaman zaman böyle davranabileceğini hissettirmek gerekir şeklinde yorumlanmalıdır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ağustos 22, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 22 Ağustos
BM Kararı Tartışmasına Devam

Nedense Türkiye’de Irak’a asker göndermek için bir BM kararının önemini vurgulayanlar bunun salt hukuksal bir fetiş değil pragmatik bir yol olabileceğini ve BM’yi Irak’ta figüran olmanın ötesinde karar alma sürecine katan bir kararın Irak’ta istikrarı getirmesinin salt Amerikan işgaline oranla çok daha mümkün olduğunu ortaya koyamamışlardır. Belki de biraz bunun da etkisiyle kendini biraz realpolitik düşünmeye eğilimli hissedenler, BM’nin sürece dahil olmasını istemenin muhalefetin asker göndermeye karşı durmak için uydurduğu bir bahane ya da Cumhurbaşkanı’nın kendi profesyonel geçmişinden kaynaklanan kişisel bir takıntı olarak görmüşlerdir. Yukarıdakiler doğruysa bile bu durum BM’nin resmin içine ciddi şekilde girmesinin Irak’ta istikrar kurulması şansını arttıracağı gerçeğini gölgede bırakmamalıdır. Bir BM kararının getireceği avantajların farkında olmak için ille de Amerikan aleyhtarı ya da ‘eski Avrupacı’ olmak gerekmez. İşgalin uluslararası bir çehre kazanmazsa başarılı olamayacağını düşünmek otomatik olarak Amerika’nın başarısız olmasından memnun olmak olarak görülemez. Dün yine burada ifade edilmeye çalışıldığı gibi BM işin içine girince bütün problemler çözülecek ya da yenileri ortaya çıkmayacak değildir ama istikrar BM şemsiyesi altında -ve ABD’nin yine çok önemli bir rol oynadığı bir formatta- çok daha muhtemeldir. Çünkü, Irak’taki zorlu bir sorunu çözmek için, BM’deki Fransız temsilcisinin de belirttiği gibi, sadece BM gerekli ‘meşruiyet, tarafsızlık ve uzmanlığa’ sahiptir. Irak halkının Amerikan işgalini kabullenmesi başka şeylerin yanında bunun petrol için olduğu düşünüldüğünden, çok zor görünmektedir. Amerikalı askerlerin bu tür bir görev için yeterince eğitimli olmadıkları ve kültürel farklılıkların büyük problemler yarattığı görülmektedir. Yine Fransız temsilcisinin sorduğu şu soru önemli görünmektedir: Eğer işgal ‘en başta uluslararası gerçek bir ortaklık olarak gerçekleşse idi yine bu durumda mı olurduk?’ ABD asker istemekte ama askeri, siyasi ve ekonomik kontrolü vermek istememektedir. Ama mevcut trendler devam ederse buna mecbur kalmak zorunda kalabilir. Ama bu ‘öğrenme süreci’ çok uzarsa durum o zaman Irak’ta yeniden yapılanma sürecinin uluslararası bir görünüm kazansa bile içinden çıkılamaz bir hale gelebilir.

Irak’ta son dönemde gerçekleşen saldırılar ve özelikle BM merkezine yapılan saldırıdan sonra, Polonya daha önce sorumluluğu altına almayı kabul ettiği alanı tehlikeli bularak bunu azaltmaya, Japonya asker göndermeyi önümüzdeki yıla ertelemeye, BM Irak’taki personel sayısını azaltmaya, Dünya Bankası, IMF ve bir çok NGO Irak’tan –en azından bir süre için- çekilmeye karar vermişlerdir. Irak’taki güvenlik durumunun bozulması Türkiye’nin asker göndermeye karar verirken dikkate alması gereken bir faktör olmalıdır. Eğer asker gönderilecekse bunun salt insani bir operasyonun ötesinde güç kullanmayı ve ciddi saldırılara hedef olmayı içeren bir görev olduğunun bilincinde olunmalıdır. Türkiye’nin iyi niyetlere sahip olmasının ona silahlı bir direniş olmaması için yeterli olmayacağı ve hatta görev alacağımız bölgedeki aşiretlerin ‘olur’unun alınmasının da bunu tam olarak değiştiremeyeceği bilinmelidir. Bu arada, bir süre sonra belki direk Amerikan komutasında olmayacak ve görevi BM personeli, NGOlar, altyapıyı koruma gibi tanımlanabilecek ve bu şekilde belki de, en azından şekil itibariyle, işgale destek değil Iraklılara yardım etme görüntüsü taşıyabilecek bir kuvvetin BM tarafından ‘kutsanması’ söz konusu olabilir. Ancak bir çok ülke böyle bir güce bile asker göndermek için hem kendi ülkeleri hem de genel olarak BM adına Amerika’dan askeri ve ekonomik taleplerde bulunmaya devam edeceklerdir. Amerika ise savaşı –İngiltere ile beraber- kendi kazandığı için hem pastayı paylaşmamak, hem de siyasi anlamda gücü paylaşmanın başarıdan çok yeni anlaşmazlıklar ve hızlı karar alınmasını engelleyecek, Kosova harekatı sırasında Nato içinde yaşanan türden, bürokratik krizler getireceğine inandığı için buna direnmektedir. Bu arada Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi için koyması gereken şartlarından biri de ABD’nin buradaki asker sayısını azaltmayıp arttırması olmalıdır. Bu Washington’un kararlılığını ortaya koyacak ve ABD’nin kendi askerleri yerine Türk askerini tehlikeye yolladığı imajını zayıflatacaktır. Ayrıca, bir süre ülkedeki asker sayısı azalacağı zaman yine önceliğin Türk askerinde olması gerekir. Şu an Irak’taki Amerikan askeri sayısı 150 bin civarında olsa da, John Keegan’ın dile getirdiği gibi, bunun sadece 20 bini muharip unsurlardan oluşmaktadır. Bir ölçüde muharip olmayan unsurların da devriye, koruma gibi fonksiyonları yerine getirebilecekleri varsayılsa bile yine de, Balkanlardaki benzer ve hatta daha kolay operasyonlarda kullanılan asker sayısı Irak’taki coğrafi ve nüfus ölçüleri dikkate alınarak bir kıyaslama yapıldığında, Irak’taki asker sayısının yetersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Brookings Enstitüsü’nden Michael O’Hanlon, Irak’ta düzeni sağlamak için gereken asker sayısının en az 250 bin olduğunu düşünmektedir. Uzun lafın kısası, Türkiye, ancak bu büyüklükte bir askeri güç Irak’ta konuşlanacaksa bunun parçası olmalıdır. Aksi halde bu operasyon bizim istediğimiz istikrarı getirmeyecektir. Amerika’nın Irak’a gönderebileceği eğitimli fazla askeri olmadığı bilindiğine göre bu sayıya ancak olayın uluslararası bir boyut kazanmasıyla ulaşılabileceği ortaya çıkmaktadır. ABD eninde sonunda BM’ye bir şekilde gitmek zorunda kalacaktır. Bunun için Ankara şimdiden aşağıdaki sorular üzerine kafa yormalıdır: Acaba Türkiye Irak’la ilgili olarak BM’nin ne tür karar almasını ve rol üstlenmesini istemelidir? Her ne kadar ABD şu an bundan uzak gözükse de BM’nin her şeyi kontrol etmesini mi, yoksa ABD ile eşite yakın bir ilişki içinde olmasını mı tercih etmeliyiz? Türk askerinin Amerikan kumandasında olması mı BM komutasında olması mı daha iyidir? BM’nin daha önemli bir rol oynayabileceği muhtemel bir yapıda Türkiye’nin oynayacağı ideal rol ne olabilir? Bu arada, geçerliliği tartışılır olsa da son günlerde tartışılan enteresan bir komplo teorisini paylaşmak gerekirse, bazıları ABD’nin Irak’ın teröristler için bir çekim yaratmasından aslında memnun olduğunu, hatta belki de bunu öngördüğünü, ya da en azından bundan rahatsız olmamsı gerektiğini, çünkü bu durumun teröristlerin enerjilerini İsrail’den ve ABD’den uzakta harcamalarına neden olacağını ve Orta Doğu’daki çatışmanın merkezinin İsrail’den Irak’a kayacağını iddia etmektedirler. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ağustos 21, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız


G-ABD 21 Ağustos
İki Endişe: Irak’ta İstikrarsızlık ve ABD ile Bozuşmak

Türkiye, Irak’a asker gönderme konusunda karar alırken, daha önce burada sıralanan başka bir çok faktörün dışında ve nispeten onlardan önce, şu iki şeyi dikkate alacaktır: 1) Irak’ın nasıl istikrarlı bir yapıya kavuşacağı ve 2) ABD ile ilişkilerin düzelmesi. Ankara, ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutlarının yanında kaotik bir Irak’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğü için de bir tehdit oluşturduğunu düşünmektedir. Bir devletlin bekasına önem vermesi doğal bir içgüdüdür ve buna öncelik vermesi ve hatta bunu bir tür saplantı haline getirmesi az görülen, anlaşılmaz ve haksız bir şey değildir. Türkiye’nin mevcut sınırlarını koruması gerekir. Türkiye, Irak’ın kalıcı şekilde istikrarsız bir yapıya bürünmesinden endişelenmekte ve bu durumun düzelmezse bir Kürt devleti için zemin hazırlayacağından, bu yönde belki de zaten başlamış bir süreci hızlandıracağından ve bu Kürt devletinin Türkiye’nin henüz buna hazır olmayan iç yapısına şiddetli bir etki yaparak zarar vereceğinden korkmakta haklıdır. Bu durum Türkiye’nin kendi içinden kaynaklanan problemleri olmasa bile -daha az ciddi ve ivedi olmakla beraber- yine de doğru olacaktı. Bir Kürt devleti Türkiye’ye, bazen savunulduğu gibi, belki de korkulduğu kadar şiddetli ve olumsuz bir etki yapmayacaksa bile bugünden bundan emin olmak imkansızdır ve bu konuda kötümser olmakta yadırganacak bir taraf olmamalıdır. Türkiye belki kendi iç reformları ile kendini böyle bir şoka nispeten daha dayanıklı hale getirebilir ama bu da en iyi ihtimalle ciddi ölçüde zaman, iyi niyet, yaratıcılık ve kaynak getirecektir. ABD ile ilişkilerinin bozulmasına gelince bu Türkiye’nin göze alamayacağı kadar olumsuz bir şey olmayabilir ama ilişkilerin uzun süre bozuk kalması ve kopmasının önemli problemler yaratacağı da açıktır. Asker göndermek, en azından kısa ve orta vade için, ABD ile ilişkilerin kısmen düzelmesi ya da en azından daha da bozulmaması için gerçekten de bir etki yapabilir. Ama, her ne kadar süpergüç ABD ile ilişkileri düzgün tutmak önemli ise de, bu uğurda aslında ülkenin içine sinmeyen ve mesela Kore Savaşı’ndan farklı olarak genel olarak kamuoyunun güçlü ve olumsuz duygulara sahip olduğu girişimlere hem de fiziksel ve psikolojik olarak hazırlıksız bir şekilde girilmemelidir. Ayrıca, eğer Türkiye, bir çeşit nostalji ile, Irak’a asker göndererek ABD ile aslında belki de hiç yaşanmamış veya yaşansa da kısmen bazı yalanların üzerine inşa edilen ‘kaybedilmiş’ ‘altın çağa’ dönmeyi umuyorsa, muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacaktır. O günler Türkiye’nin içindeki, dünyadaki ve Amerika’daki değişimlerle beraber bitmiş olduğu gibi zaten bu durumun belki çok da üzüntü yaratmaması gerekir. Artık Türkiye ile ABD ‘özel’ ve fazlasıyla yakın değil, seviyeli, mesafeli ve ‘serin’ bir ilişkiyi amaçlamalıdırlar.

Irak’ın istikrarı için Türkiye’nin hemen asker göndermesinin yapacağı etkinin sınırlı olacağı ve bir ihtimal bu etkinin olumsuz olabileceği iddia edilebilir. Daha önce de belirtildiği gibi Irak’taki güvenlik probleminin büyüklüğü ve Iraklıların işgal gücüne bakışları ve işgalin iyi niyetli değil ülkenin petrolünü ele geçirmek gibi bencil amaçlardan kaynaklandığının düşünülmesi ve baştaki değerli ayların boşa geçirilmesi nedeniyle ‘bu iş’, başta değilse bile artık ABD’yi bile aşan bir büyüklüğe ulaşmış olabilir. Başta Rumsfeld olmak üzere Bush Yönetimindeki şahinler, muhtemelen, Afganistan ve Irak harekatları sırasında da kötümser tahminler yapıldığını ama bunların çok kısa bir sürede yanlış çıktığını, şimdi Irak’ta yaşanan problemlerin de ‘kan görmeye dayanamayan’ liberal medya tarafından abartıldığını, ABD’nin belki biraz zorlanarak, kendi başına ve Washington’la birebir pazarlık yaparak gelecek diğer ülkelerin katkısı ile ve işin içine BM, Nato ve AB gibi ‘eski moda’ kurumları karıştırmadan pekala bu işi halledebileceğini düşünmeye devam edeceklerdir. Bu grup Saddam’ın da yakalanması ile Baas/Sünni direnişinin kırılacağını, temel hizmetlerde yaşanacak iyileşmelerle bir süre sonra Irak halkının koalisyona bakışının yumuşayacağını ummaktadır. Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi, kendi başına değilse bile Pakistan gibi ülkelerde yaratacağı etki ile Washington’un yukarıdaki umutların yanlışlığını anlamasını geciktirecektir. Türkiye, Irak’ta düzenin sağlanması ve ülkenin yeniden inşa sürecinin başarıya ulaşmak için projenin uluslararası bir çehre kazanması gerektiğini vurgulamalıdır. Ancak bu ne işin içine BM girerse başarının garanti olduğu ne de bu yönde bir değişimin yeni başka problemler yaratmayacağı anlamına gelmektedir. Eğer yeni bir BM kararının artıları bunun işgalin meşruiyetini nispeten attıracak olması, daha çok sayıda askerin Irak’a gelmesinin önünü açması ve askeri direnişe verilen popüler desteğin ve askeri risklerin azalması olacaksa da, aynı zamanda, ABD ile yapacağımız özel pazarlıkta gücümüzü azaltacağı, ‘interoperability’ problemleri yaratabileceği, ekonomik anlamda pastadan alacağımız payı azaltabileceği, BM içinde ve BM ile ABD arasında hızlı karar almayı engelleyebilecek bürokratik çatışmalar yaratabileceği, iki başlık görüntüsünün oluşabileceği ve nihayet BM’nin kontrol ettiği bir Irak Kürtlerin bağımsızlığına değilse bile geniş federal haklar edinmesine ABD’den daha az sıcak bakmayabileceği de doğrudur. Ama yine de Türkiye’nin esas önceliği olması gereken Irak’ta meşru ve kalıcı bir istikrarın tesis edilmesi ve dolayısıyla Kürtlerin Irak’ın bir parçası olmaya ikna edilmeleri, ya da değişik bir şekilde söylemek gerekirse, Kürtlerin de bir parçası olmayı isteyecekleri bir Irak’ın ortaya çıkması BM gözetiminde olduğunda daha mümkündür.

Irak’ta altyapı ve BM’ye yapılan ve kendi günlük hayatının zorlaşmasına katkıda bulunacak saldırılara Irak halkının nasıl baktığı, bunları destekleyip desteklemediği önemli bir sorudur. Halk bir süre sonra bu tür saldırıların kendi hayatındaki zorluğu azaltmayıp aksine artırdığını düşünerek bu gruplara cephe alabilir ve onlar aleyhinde koalisyon güçlerine istihbarat sağlamaya başlayabilir mi? Bu mümkündür ama şimdiden bu konuda tahmin yapmak güçtür. İşgal güçlerine geniş çevrelerce duyulduğu görülen tepkinin ne kadarının adı üstünde ‘işgalci’ olmalarından, ne kadarının hayatın zorlaşmasına neden olduklarından ve bunun düzelmesi için yeterince çaba göstermedikleri düşünüldüğünden, ne kadarının kişisel ve grup çıkarlarının (Sünniler, Baaçılar) zarar görmesinden kaynaklandığını tespit etmek güçtür. Ama işgale yönelik direnişin Amerika için tahammül edilmesi zor boyutlara ulaşması için ille de Irak’ta yaşayanların tamamının ve hatta çoğunluğunun aktif desteğine sahip olması da gerekmeyebilir. Irak’ta işgale karşı koyanların elinde muhtemelen bu tür bir direniş için gerekli olanın çok ötesinde silah ve cephane ve bunları kullanmayı bilen ve kullanmaya istekli ve tecrübeli insan vardır. Giderek bu silah ve insanları daha becerikli ve kompleks şekillerde kullanmaya başladıkları da görülmektedir. Yine yeterince sorun yaratmak için gerekli olacak kadar popüler desteğe en azından Sünni bölgelerinde sahip oldukları düşünülürse coğrafi olarak sınırlı da olsa merkezi ve yeterince büyük bir bölgede Amerikalılara hayatını ciddi oranda güçleştirmektedirler. Geri çevrilemez olduğunu iddia etmek biraz riskli olsa direnişin boyutunun artma trendinde olduğu da görülmektedir. Bu arada Şiilerin sonsuza kadar Amerika’nın sözlerine güvenmeye devam edeceklerinden ve işgale karşı sessiz ve tepkisiz kalacaklarından da emin olunamaz. Şiiler yekpare olmasalar ve hepsi ve hatta belki de çoğunluğu aşırı dinci değilseler bile, ABD’nin aslında kendilerine nüfusları ile orantılı bir güç vermek istemediğini bilmektedirler. Yine aynı Şiiler, Irak’ta iktidarın paylaşılması sırasında eğer Kürtler şimdi olduğu gibi sayılarıyla orantısız bir rol oynar ve güç edinirlerse bunun büyük ihtimalle kendilerinin hakkettiklerini düşündükleri payın azalmasıyla gerçekleşeceğini de tahmin ediyor olsalar gerektir. Öte yandan Şiiler, sayılarının gerektirdiği kadar olmasa bile yine de en büyük iktidar pastasına sahip olmayı umarak ‘buna da şükür’ demeye ikna edilebilirler. Irak’ta çok uzun zamandır dışlanıp hor görüldükten sonra şimdi, hakkettiklerini düşündükleri kadar olmasa da, şimdiye kadar olanın çok üstünde bir güç ve statüye sahip olabileceklerini düşünerek Amerika için önemli bir güçlük çıkarmamaya devam edebilirler. Nitekim Washington da, Irak’lı Şiiler üzerindeki kontrolü tam ve mutlak olmasa da önemli olduğu düşünülen İran’ın hoşuna gidecek adımları atmaya devam etmektedir. Çünkü silahlı direnişe Şiiler de başlarsa o zaman ABD’nin ülkeyi kontrol etmesi çok daha güçleşecektir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ağustos 20, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 20 Ağustos
BM Binasına Yapılan Saldırı Üzerine Düşünceler

Dün Bağdat BM merkezine yapılan saldırıyla ilgili olarak Irak’ta bir kaos ortamı yaratmayı, Amerikalıların hakim olmadığını herkese göstermeyi amaçladığı ve Kudüs’teki saldırıyla beraber Bush’u epey zorlayacağı noktasında genelde birleşilmektedir. Bu saldırıyı benzerleri takip ederse, Irak’taki sorunun iki farklı şekilde ‘uluslararasılaşması’ sürecine tanık olabiliriz. 1) Irak’ta ABD işgaline direnenlerin sadece Baasçılarla ve hatta sadece Iraklılarla sınırlı olduğunu iddia etmek güçleşebilir. Bu direniş yavaş yavaş sadece Baas ve hatta sadece Iraklı olmanın ötesinde pan-Arap ve/veya İslam dayanışmasını yansıtan bir çehreye bürünebilir. 2) Daha düşük bir ihtimal olarak ve dolaylı yoldan BM’nin ve başta Avrupa ülkelerinin Irak’taki devlet inşası sürecine katılımını hızlandırabilir. Ama bu ikinci nokta büyük ölçüde ABD’nin yardıma ihtiyacı olduğunu kabul edip etmemesine bağlıdır ve Bush Yönetimi’nin içgüdüleri dikkate alınırsa ilk etapta daha muhtemel olan Washington’un Irak’a daha fazla para, asker ve zaman ayrılırsa aslında BM’ye ve diğer ülkelerin rol almasına ihtiyaç olmadığını düşünmeye devam etmesidir. Ama bu safha, yani Amerika’nın işin ciddiyetini farketmesi Irak’a daha fazla ilgi göstermesi, Washington’un bunun da yeterli olmadığını ve sorunun enternasyonalize olması gerektiğini anlaması için geçilmesi gereken bir süreç olabilir. Bu saldırı ile beraber uluslararası toplum ve BM, ‘böyle saldırılar bizi yıldıramaz, bu artık sadece sizin meselesiniz değil, bizim de meselemiz, ama aynı zamanda daha çok rol, sorumluluk ve yetki almalıyız’ mı diyecektir, yoksa ben burada personelimin güvenliğini dahi sağlayamıyorum, herkes beni senin politikalarının bir enstrümanı olarak görüyor’ diyerek çekilecek midir? Kısa vadede özellikle BM ilkini demeye daha yakın olacaksa da, dünkü türden saldırıların arkası gelirse bu giderek güçleşecektir. Dünkü olay eğer gerçekten bir intihar saldırısı ise olayın arkasında Baasçılar dışında bir grubun olma ihtimali daha fazladır. Eğer olayın sorumluları diğer Arap ve Müslüman ülkelerden gelenlerse ve bunların eylemlerinin arkası gelir ve Irak gerçekten 1980’lerin Afganistan’ına benzer bir hal alırsa, bu gelişme başta S.Arabistan olmak üzere bazı Arap ülkelerinin içinde ciddi sonuçlar yaratabilir. Her ne kadar Bush Yönetimi dünkü saldırıyı kendi lehine yorumlamaya çalışarak Irak harekatının uluslararası terörizme karşı bir hareket olduğu iddiasını yineleyecek, ’bakın burada medeni dünya adına savaşıyoruz’ iddiasını ortaya koyacak olsa da ne kadar etkileyici olacağı tartışmalıdır.

Bu saldırı bir anlamda BM’ye ‘gidin buradan’ mesajıdır. Artık BM personelini Irak’ta çalışmaya ikna etmek daha zor olacaktır. Ambargo döneminde bir çok Iraklı tarafından Amerikan politikalarının bir enstrümanı olarak görülen BM, ayrıca son 1500 sayılı kararı ile muğlak, sınırlı ve şartlı da olsa Konsey’i tanıyarak ABD’ye destek vermiştir. Saldırıyı düzenleyenlerin (Baasçılar, Sünniler, El Kaide, adı konmamış bir tür ‘Bağdat Müdafai Hukuk Cemiyeti’?) BM'yi Irak’tan kaçmaya zorlayarak, Amerika'yı Irak'ta yalnız bırakmak, zamanla başka ülkelerin asker göndermesinin önünü almak ve Amerika tek kalırsa insani yardımların ve temel hizmetlerin altından kalkamayacağı ve Irak halkında sahip olduğu krediyi de daha da çabuk tüketeceği, daha çok tepki göreceği, böylece onu ‘denize dökme’nin daha kolay olacağını hesapladıkları iddia edilebilir. Bu saldırının ‘uluslararası toplumun’ Irak’taki Amerikan işgaline bakışını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek güçtür. Saldırının üstlenilmemiş olması da anlamlıdır. Çünkü olayın arkasındakiler BM’ye karşı olan bu eylemle dünyada ciddi derecede antipati toplayabileceklerini düşünerek sorumluluğu üstlenmekten kaçınıyor olabilirler. Ürdün Elçiliği, petrol boru ve su hatları ve şimdi de BM binasına yapılan saldırıların belli bir amaç için ortak bir akıl tarafından yapıldığını düşünenler artmaktadır. Değişik gruplar, birbirleriyle işbirliği ve hatta ve kontak halinde bile olmadan ve aralarındaki çelişkileri dikkate almadan da benzer eylemlere giriyor olabilirler. Hatta bir süre sonra en çarpıcı eylemleri kimin yapacağı konusunda değişik örgütler birbirleriyle rekabete dahi girebilirler. Yukarıdaki hedeflerin ortak tarafı Amerikan askeri merkezlerine göre nispeten daha kolay hedefler olmalarıdır. Şu ana kadar Amerikan askerlerine yönelik saldırılar tek tek ele alındığında nispeten daha küçük boyutlarda olmuştur. Zamanla Amerikan askerlerine yönelik saldırıların boyutlarında da artışlar gerçekleşirse doğal olarak Bush’un 2004 seçimlerindeki şansı bundan olumsuz etkilenecektir. Bu saldırının bir etkisi de hem Amerikan işgal kuvvetlerini hem de BM gibi kurumları giderek daha fazla kalın duvarların arkasına sıkıştırarak halkla ilişkilerini azaltması ve zorlaştırması şeklinde gerçekleşebilir. Ayrıca bu saldırı, eğer Türk askeri gücü Irak’a giderse, tek-tük vur-kaçların ötesinde büyük çaplı saldırıların da hedefi olabileceğini düşündürtmektedir. Bu saldırıyı benzerleri takip ederse Türkiye'de 'buradan uzak duralım' diyenleri güçlendirebilir. 'Mehmetçiğin kışlasına böyle bir saldırı olur ve bir kere de onlarcası ölürse ne yaparız’ sorusu hükümet, milletvekilleri ve orduyu asker gönderme konusunda daha dikkatli olmaya sevk edebilir. Türkiye Irak’a asker gönderirse Washington’dan Irak’taki asker sayısını azaltmamasını ve tersine arttırmasını şart koşmalıdır. Bu arada Talabani’nin Irak’ta Türk askerini istemedikleri şeklindeki demecinin (‘Talabani gitmemizi istemiyor, demek ki gitmeliyiz’) şeklinde bir etki yaratması yanlış olabilir. Hatta biraz hayal gücümüz zorlarsak bu demecin Türkiye’yi kışkırtmak ve asker göndermeye daha istekli hale getirmek için Amerikalılar tarafından bilinçli olarak verdirilmiş olabileceğini düşünmek bile mümkündür. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Ağustos 19, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 19 Ağustos
Siviller ve Milli Güvenlik – Irak’a Asker Göndermenin Ekonomik Maliyeti

Siyasiler eğer güvenlik konularında önce söz sahibi sonra da hakim olacaklarsa bu insiyatif almadan ve bu konularda ‘dirsek çürütmeden’ olmayacaktır. Eğer Irak’a asker gönderme kararı alırlarsa büyük bir sorumluluk yüklenecek Hükümet ve Meclis’in, bu kararın siyasi sonuçları kadar askeri şekil ve sonuçları hakkında da bilgi sahibi olmaları, bu konulara kafa yormaları, birliklerin ihtiyaçları, eğitim düzeyleri, moralleri gibi konularda soru sormaları, araştırma yapmaları ve denetimlerde bulunmaları gerekir. Hükümet, yaşanabilecek olumsuz gelişmelerde, ‘askerler bize hazırız demişlerdi, biz zaten anlamayız bu işlerden’ diyerek sorumluluktan kaçamayacaklarını bilmelidirler. Sivillerin güvenlik konularında söz sahibi olmak, bunu hak etmek ve bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmek ve bunun için gerekli olan birikime, uzmanlığa, bilgi ve beceriye sahip olmak için çalışmaya bugünden başlamaları gerekmektedir. Askerler, bu tür konularda kendilerine soru sorulmasını ve faaliyetlerinin denetlenmesini başlangıçta belki şaşkınlık ve hatta bir parça hiddetle karşılasalar da, bir süre sonra buna alışacaklar, karşılarında meraklı, bilgili ve düşünen siyasetçiler bulmaktan istifade edebileceklerdir.

Hükümet eğer Irak’a hem de 10 bini aşkın sayıda gönderebileceği askerin ekonomik maliyetini kendi karşılamak istemektedir. Ancak, bu görev üç yıl kadar uzun sürebileceği ve buradaki ihtiyaç ve harcamalar normaldekinden çok daha farklı ve fazla olacağı için toplam maliyetinin yüz milyonlarca dolar tutabileceği unutulmamalıdır. Bu önemsiz bir rakam değildir. Bu maliyetleri karşılamakta bu kadar istekli olmanın Türkiye gibi ciddi kaynak sorunu olan bir ülke için doğru olduğu çok şüphelidir. Polonya gibi AB üyesi olmak üzere olan, ekonomisi bizden daha iyi durumda ve Türkiye’den istenenden çok daha az sayıda asker gönderen ülkelerin bile başta taşıma, lojistik destek ve günlük tüketimini ABD’nin üslendiği hatırlanmalıdır. Ama Türkiye’nin masraflarının açıkça ABD tarafından karşılanması halinde, Türk askerlerinin Amerika’nın ‘lejyoner’liğini yaptıkları şeklinde bir görüntü oluşabileceğinden, Ankara’nın Amerika’nın söz konusu masrafları üstlenmesi yönündeki talebini olabildiğince alçak sesle ve hatta gizli dile getirmesi doğru olabilir. Bu arada bir spekülasyon olarak denebilir ki, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi Pakistan’ı, Pakistan’ın asker göndermesi de belki Hindistan’ı Irak’a asker göndermeye yaklaştırabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Ağustos 18, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 18 Ağustos
Cheney-Rumsfeld ile Wolfowitz Arasındaki Fark / Irak Üzerine

Amerika’nın Orta Doğu’yu değiştirmek istediği doğrudur ama bunu başaracağı kesin değildir. Bu durum Bush 2004 seçimlerini kazansa bile böyledir. Amerika’nın başarılı olmak için gerekli olacak kadar kaynak, istek, beceri ve sabrın hepsine birden sahip olduğu şüphelidir. ‘Amerika’nın başarısız olması’ ise bu bölge üzerindeki etkisini kaybetmesi ve askeri olarak çekilmesi değil, Orta Doğu’yu demokratikleşme yönünde koyduğu hedefe ulaşamadan bu hedefinde revizyona gitmesi ve yönetimi Amerikan yanlısı olan ya da en azından Amerikan aleyhtarı olmayan temsil gücü tartışmalı Iraklılara devretmesi halinde gerçekleşecektir. İşler zorlaştıkça Cheney-Rumsfeld ekibi ile Wolfowitz’in temsil ettiği grup arasında şu ana kadar yüzeye çıkmayan ama gerçek ve iki tarafın da farkında olduğu farklılıklar daha netleşebilir. Eğer Bush tekrar seçilir ve Powell ya da onun gibi çok taraflılığa eğilimli realistlerden bir isim, mesela yarın Türkiye’ye gelecek Senatör Richard Lugar gibi biri, Dışişleri Bakanlığı görevini almazsa, Bush’un muhtemel ikinci döneminde tartışmalar hakimiyet isteyen ama ulus ve devlet inşası ile demokratikleşmeye mesafeli bakan ve Irak’ta işler zora girerse bunlarda ısrar etmeyecek Cheney-Rumsfeld ekibi ile demokratikleşme konusundaki samimiyetine inanmak için nispeten daha çok neden olan Wolfowitz arasında yaşanabilir. Şu ana kadar bu iki grup arasındaki çelişkiler çok fazla ortaya çıkmamıştır çünkü Powell okulunu kontrol etmek için ikisinin ortak hareket etmesi gerekmiştir. Ayrıca yaşanan krizler henüz bu iki grup arasındaki farklılıkların öne çıkmasını gerektirecek tür ve boyutta değildi. Eğer bu iki grubu bir anlamda birbirine bağlayan Powell veya onun gibi biri dış politikada önemli bir pozisyonda yer almazsa özellikle Irak’ta yaşanabilecek olumsuz gelişmeler yukarıdaki iki grubun dünya görüşü arasındaki farklıların ortaya çıkması için uygun bir ortam yaratabilir. Irak’taki problemler derinleşirse Cheney-Rumsfeld ekibi burada Amerikan yanlısı olması şartıyla ne derece demokratik olduğuna tam bakmadan acele bir yönetim kurarak stratejik üsler dışında çekilmeye daha yakın olabilirler. Wolfowitz ise Irak’ı ve Orta Doğu’yu gerçek anlamda dönüştürmeye daha istekli gibidir. Bu onun saf bir idealist olduğu anlamına gelmemekte ama, sadece, bazı ideallerin gerçekleşmesi için daha fazla maliyet ve risk üstlenmeye hazır olduğu şeklinde yorumlanmalıdır. Ancak kabul edilmelidir ki, bu iki grup arasındaki aslında önemli olan farkın ille de yüzeye çıkması ve bir çatışmaya neden olması gerekmez. Pekala ortak paydalarda buluşmaya devam edebilirler. Ama muhtemelen bu şimdiye kadar olandan daha zor olacaktır. Bu iki grubun aslında bir anlamda Amerikan dış politikasındaki iki ayrı damarı (Theodore Roosevelt ile Woodrow Wilson) temsil ettiklerini bilmenin akademik olanın ötesinde bir önemi olabilir.

Nasıl ABD’nin Türkiye’nin genelde Kürt sorununu özelde de PKK terörünü ele alışına yönelik çekinceleri, uyarıları, eleştirileri ve zaman zaman da yardım ve işbirliği için şartları ve telkinleri oluyorsa, aynı şeyi Türkiye’nin Irak’la ilgili olarak ABD’ye yapmasında garipsenecek bir taraf olmamalıdır. Bu durum iki ülke arasındaki güç asimetrisine ve Türkiye’nin ABD’ye özellikle ekonomik ve askeri konulardaki bağımlılığına rağmen böyledir. Bu arada, bazı çevrelerde dile getirildiği gibi gerçekten de ‘Türkiye’nin Irak politikasının K. Irak’la sınırlı olmaması’ gerekir. Ama bu ifade, K. Irak’ta olanları önemsemememiz ve bunlara kayıtsız kalmamız demek değil, K. Irak’ta olacakları etkileme kapasitemizi arttırmak için Irak’ın bütününde – her ne kadar bu deyim, aynen ‘milli çıkar’ kavramı gibi gelişigüzel ve kötüye kullanılmaya müsaitse de - ‘kart toplamaya’ çalışmalıyız anlamında kullanılıyorsa doğrudur. Türkiye K. Irak’ın geleceğini etkilemek için bu bölgenin kendisinde önemli kartlara sahip değildir. Ya da şöyle demek gerekirse savaş öncesinde zannedilen kadar önemli ve kullanılabilir ‘kartlarımız’ yoktur. Bu nedenle Kürtleri Irak’ın bir parçası olmaya ikna etmek için a) Irak’ta istikrar sağlamaya çalışmalı ve b) eğer bu olmaz ya da bir şekilde Kürtler bağımsızlıkta ısrar ederlerse onları ‘ikna etmek’ için Sünni ve Şiilerle beraber hareket edebilmeliyiz. Irak’ın geneline bakmamızın nedeni Irak’ın her yerinde olan olaylar bizi aynı derecede etkiliyor demek değil ama Irak’ın Kuzeyi dışında yaşananlar Kuzey’deki gelişmeleri ve bizim onlara etki yapma gücümüzü etkiler demektir. Kürt devletini önlemek için İran ve Suriye ile beraber davranma fikri savaş öncesinde bir çok kez dile getirilmişti. Ama pratikte bunun çok mümkün olmadığı ya da olsa bile etkisinin sınırlı olabileceği görülmektedir. Öncelikle 1) bu üç ülkenin Kürt devletinin kurulmasına yönelik endişeleri değişik derece ve önceliklerdedir. 2) ABD Türkiye dahil bu ülkelerin Irak’a müdahale etmesine tahammülü olmadığını Süleymaniye olayı ile çok çarpıcı bir şekilde orta koymuştur. Tahran ve Şam bu olaydan sonra ‘müttefiğine böyle davranan bize ne yapmaz’ diye düşünmüş olsalar gerektir. Bu üç ülkenin Kürt devletinin kurulmasını askeri olarak önleme anlamında bir girişimde bulunmaları şu an mümkün görünmemektedir. 3) Bu üç ülkenin birbirlerinin güvenilirliğine dair şüpheleri vardır. Her üçü de birbirleri için (‘acaba gizlice Washington’la anlaşabilirler mi?)’ diye düşünmektedir ve bu güvensizlik Washington’un da katkılarıyla daha da arttırılabilir. 4) Pratik anlamda bu üç ülkenin Kürt devletinin kurulmasına karşı hangi adımları atabileceği sorusu nedense yeterince cevaplanmamıştır. Bu üç ülke şu ana kadar üst düzeyde bir araya gelip Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik güçlü ve dramatik bir bildiri bile yayınlayamamışlardır. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Ağustos 15, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 15 Ağustos
Irak’a Asker Gönderme Tartışması Devam Ediyor

Hükümet tezkereyi Meclis’e götürdüğünde asker göndermenin gerekliliğine inandığını ve bunun şartlarının oluştuğuna ikna olduğunu belirtmiş olacaktır. Ancak yine de milletvekillerinin tezkereyi olduğu gibi kabul etmekle reddetmek dışında seçenekleri olabilmelidir. Tezkere geldiğinde bunu reddetmenin iktidar partisi için siyasi sonuçları düşünüldüğünde AKP milletvekillerinin tezkereyi kabul etmekle beraber metin üzerinde değişiklik yapabilmeleri, tezkereye şartlar ekleyebilmeleri (ancak şu şartlar gerçekleşirse geçerli olur), görevin süresini tekrar uzatmaya açık olarak sınırlamaları (6 ay, bir yıl), periyodik aralıklarla operasyonun gidişatı, başarısı, problemleri, geleceği üzerine Hükümet’ten rapor talep etmeleri söz konusu olabilmelidir. Asker gönderme sürecinde Meclis’in rolü sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’ demekle sınırlı olmamalıdır. Meclis, Hükümetin sunduğu bilgilerden sonra bunları tartışmak için yeterince süreye ve rahatlığa sahip olmalıdır. ‘Biz parti yönetimi olarak karar verdik, siz de bunu onaylayın’ şeklinde yorumlanabilecek bir yaklaşım hem demokratik açıdan hem de belki de dış politika açısından talihsiz olacaktır. Ayrıca Hükümet, 1 Mart’a giden süreçte de söz konusu olduğu gibi, tezkereyi Meclis’ten geçirdikten sonra da – eğer henüz sonuçlanmamışsa- ABD ile müzakereleri, askeri hazırlıkları, çok yönlü diplomatik girişimlerini devam ettirerek asker gönderme eylemini erteleyebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Doğrudur, Türkiye görev aldığı bölgede başarılı olursa bundan önemli, uzun dönemli ve somut sonuçları da olabilecek bir prestij kazanabilir. Ama Türkiye’nin asker göndermesi ve hatta kendi bölgesinde başarılı olması tek başına Irak’ın istikrara kavuşmasına yetmeyebilir. Tarih kitaplarında Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili geçen bir cümleyi ödünç almak gerekirse, ‘biz barış tesis etme ve koruma operasyonunda çok başarılı olduğumuz halde “müttefiklerimiz” yenildiği için biz de yenik sayılabiliriz.’

Eğer Türk askeri Irak’ta görev alırsa, Türkiye o bölgede yaşayan halkın şikayetlerini ve isteklerini dile getirebileceği ve cevap alabileceği danışma ve geri besleme (feed-back) mekanizmaları kurulmalıdır. Aşiret liderleri ve dini liderlerin dahil olduğu ama belki onlarla sınırlı tutmadan yerel grup ve liderlerle yerel bir danışma meclisi kurulabilir. ‘Niye buradayız’, ‘size nasıl yardım etmek istiyoruz’, ‘sizlerin acil istekleri neler’, ‘biz bu konularda nasıl yardımcı olabiliriz’ gibi bir dizi soru ve mesajı halka ulaştırmak, gelecek cevapları dinlemek ve bunları dikkate alarak devam etmek durumunda kalacağız. Bu mesajların en doğru, direk, hızlı, etkili nasıl halka ulaştırılacağı hangi enstrüman ve formatların kullanılacağı sorusu bu mesajların içeriği kadar olabilir. Bu arada bizi aşan konularda istekleri Amerikan işgal yönetimine nasıl iletiriz, bunların takipçiliğini en iyi nasıl yapabiliriz, görev alınan bölgedeki halkın haklarının avukatlığını en iyi nasıl yapabiliriz gibi noktaları da düşünmeliyiz. Bütün bu faaliyetler ve benzerleri için başka şeylerin yanında gerekli sayıda iyi derece Arapça bilen personelin gerekliliği açıktır. Açıkçası durumun gerçek boyutunu gazete ve televizyon haberlerini takip ederek tam ve doğru olarak anlamak mümkün olmayabilir ve bu konuda uzaktan yapılan yorum ve analizler can sıkıcı bir şekilde yanlış çıkabilir. Ama yine de ABD için Irak’taki durumun, tamamen kontrol dışı değilse bile o yönde gittiğini düşünmek mümkündür. Irak’taki silahlı direniş değişik derecelerde 1) Baas artıklarından, 2) eski pozisyonlarını kaybedeceklerini düşünen Sünnilerden, 3) diğer Arap ülkelerinden ABD’yi Arap ve Müslüman toprağından kovmak için gelen silahlı birey ve gruplardan, 4) El Kaide ve onunla uzaktan ve belirsiz ilişki içindeki gruplardan, 5) Saddam’ın gitmiş olmasına memnun olsa bile Amerikan askeri varlığını kabullenemeyen 6) ya da aslında geçici olmak şartıyla bunu kabullenebileceği halde Amerikan askerlerinin gurur kırıcı davranış ve politikaları nedeniyle Amerikalılarla mücadele etmeye yönelenlerden ve 7) yine belki Saddam’dan çok hazzetmese de o varken düzene benzer bir şeyin olduğunu, ambargoya rağmen gıda konusunda ve temel hizmetlerde fazla problem olmadığını düşünen ama Amerikalıların gelmesiyle bu alanlarda ciddi zorluklar yaşayan ve hatta bu problemlerin bilerek Amerikalılar tarafından yaratıldığına inanan ya da buna çevrenin etkisiyle inandırılan kişi ve gruplardan geliyor olabilir. Bunlar içinde şu anda Amerikalılara en fazla problem çıkartanların eski Baasçılar olduğu iddiası makul görünmektedir. Ama durum hep böyle kalmayabilir ve Saddam yakalandığında bunun eski Baasçıların ‘moral kondüsyonlarına’ ciddi olumsuz etki yapacaksa bile halkın memnuniyetsizliğini şiddete dönüştürecek başka gruplar öne çıkabilir. Yukarıdaki gruplar arasında iletişim ve işbirliğinin düzeyi şu an için düşükse de, ve grupların kendi içlerindeki örgütlenmesi yerel boyutla sınırlı ise bile bu durumun ileride değişebileceği ve aralarındaki çelişkileri aşarak bir ölçüde koordineli hareket etmeye başlayabilecekleri iddiası dikkate değerdir. Amerikan yönetimi özellikle temel hizmetlerdeki problemleri işgalden hemen sonra aşsa idi ve halkın duyarlı olduğu konularda daha dikkatli olsaydı, şu an karşılaştığı türden silahlı saldırılara belki yine muhatap olacaktı ama bunlar daha az sayı ve şiddette olabilecek, halkın bu gruplara verdiği destek daha sınırlı kalabilecek ve destek vermese bile bunlara kaşı Amerikalılara istihbarat desteği vermekten kaçınan halk tersi şekilde davranabilecekti. Bu arada, Iraklı gruplar, ‘bizim sorunumuz sizle değil, Amerikalılarla, ama onlarla mücadelemizi engellemeye çalışırsanız sizinle de bozuşuruz’ diye özetlenebilecek bir yaklaşıma geçerlerse biz ne yapacağız? Bize zarar vermemeleri şartıyla faaliyetlerine göz mü yumacağız, yoksa bu gruplara karşı güç mü kullanacağız? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Ağustos 14, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 14 Ağustos
Irak’a Asker Kararı

Belki şu çok net olmayan ama önemli ayırımı ortaya koymak gerekmektedir: Türkiye’nin amacı Irak’ta istikrarın kurulması olmalıdır, Irak’ta istikrar adına gereksiz ve beyhude maliyet ve riskler üstlenmek değil. Türkiye’nin Irak’a asker göndermekte acele etmesi bu ülkede istikrar sağlanması için tek başına yeterli olmayacağı gibi istikrar için gerekli olan başka bazı gelişmelerin önünü tıkayabilir ya da en azından bunları geciktirebilir. Bu nedenle Türkiye yapacağı katkının şeklini ve zamanlamasını Irak’ın istikrara kavuşmasını en fazla sağlayacak ve işin içine diğer ülkeleri de sürükleyecek şekilde ayarlamalıdır ki bu da ille ya da hemen Irak’a asker göndererek olmayabilir. Bu, 1 Mart’la savaş arasında gösterdiğimiz zamanlama becerisinin ötesinde bir performans gerektirmektedir ve açıkçası bu becerinin de ötesinde şansın da yanımızda olması gerekebilir. Türkiye’nin acele bir ‘evet’i Washington’da Avrupa’ya ihtiyaç olmadığını düşünen çevreleri, ‘yanlış bir güvenlik duygusu’na yöneltebilir. Bu çevreler, ‘bakın (eski) Avrupa olmadan da asker desteği bulabiliyoruz’ diyerek Türkiye ve belki de onu takip edecek birkaç ülkeden daha gelecek askerlerle Irak’ta düzeni sağlayabileceklerini düşünebilirler ki aslında bu muhtemelen bir yanılgı olacaktır. Halbuki Türkiye asker gönderme konusunda acele etmezse bu bir BM kararını daha mümkün hale getirebilir ve önceye alabilir. Amerika Irak’a düzen getirmeyi gerçekten başarabilir ama bu kolay, hızlı, kansız, ucuz ve yardımsız olmayacaktır. Türkiye’nin erken ve koşulsuz bir desteği, istenenin tam aksine, Washington’un bu gerçekle yüzleşmesini ve sonuçta Irak’a istikrar gelmesini geciktirebilir. Bu noktada, sorulması gereken bir başka soru da, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesinin başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa devletleri tarafından nasıl değerlendirileceğidir. Doğal olarak, bu ülkeler, Türkiye’nin kararı üzerinde ipotek sahibi olmamalıdırlar ama bu onların tepkisi dikkate alınmamalıdır demek değildir. Başta Fransa ve Almanya’nın Irak’a asker göndermenin yolunu açacak bir BM kararı için şartları neler olabilir? Kendi deyimleriyle ABD’nin ‘bulaşıkçısı’ olmaktan bıkan bu ülkeler ne olursa olsun ABD’yi yalnız bırakmakta ve başına kendi açtığı bu problemi kendisinin çözmesinde ısrarlılar mı, yoksa kendileri için bazı ekonomik kazanımlar, BM’nin siyasi rol alması gibi Washington tarafından kabul edilmesi şu an için zor ama bir süre sonra belki razı olabileceği şartları mı var? Ankara karar vermeden önce bu soruya da yanıt aramalı ve gerekli diplomatik sondajları yapmalıdır.

Türkiye’nin Irak’a asker göndermesinin nedenlerinden biri olarak gösterilen, bu desteğin ABD’yi PKK-Kadek’le mücadeleye sevk edeceği iddiası sorunludur. Çünkü bu bir anlamda eğer biz asker göndermezsek ABD’nin PKK ile mücadele etme gibi sorumluluğu olmayacağını kabul etmek anlamına gelebilir. Halbuki Türkiye Irak’a asker göndermese bile ABD bu örgütle mücadele etmek zorundadır. Evet ABD bunu yapmayacaktır ama onu bu sorumluluktan hem de kendi elimizle kurtarmak da doğru değildir. Ayrıca, Türkiye asker gönderse bile ABD’nin PKK ile askeri mücadeleyi girmesi çok düşük bir ihtimaldir. En fazla bu örgüte Irak’ı terk etmesi söylenebilir ki bu durumda onların da gidecekleri yer başta Türkiye ile İran olacaktır. Bu zorlama, eğer gerçekleşirse, belki bir kısım PKK üyesini ‘eve dönüş’ten yararlanmaya teşvik edebilir ama bunun dışındakiler Türkiye içinde ‘dağlarda’ dolaşacaklar ve belki bunu istemeseler bile son birkaç yıldakinin aksine teröre başlayabileceklerdir. Bu noktada şu sorulmalıdır: PKK’nın askeri gücünün Türkiye’nin içinde olması mı daha iyidir yoksa Irak’ta kalması mı? (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Ağustos 13, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 13 Ağustos
Asker Gönderme Sorumluluğu / BM kararı

Yanılma ve bir parça haksızlık yapma riskini de göze alarak denebilir ki, Dışişleri Bakanı, Irak’a asker gönderme fikrine ‘aklı tam yatmasa’ da, bunu yüksek sesle dile getirmekten kaçınmaktadır. Çünkü 1 Mart tezkeresinin geçmeyişinin nedenlerinden biri olarak o zaman tezkere lehine yeterince ağırlığını koymamış olmasının gösterildiği için bu durum tekrarlanırsa Washington tarafından ciddi takibe alınacağından endişe ediyor olabilir. Belki de kısmen bu nedenle Irak’a asker gönderme konusunda isteksiz görünmekten kaçınmakta ve hatta zaman zaman bu konunun savunuculuğunu yapar görünmektedir.Irak’a asker gönderme ile ilgili olarak Hükümet sorumluluğu ‘devlet’le paylaşmak istemektedir. Ancak bu istek kendisinin tam olarak ne düşündüğünü ve istediğini anlamasına engel olabilir. Sonuçta, Irak’a asker gönderme