TurcoPundit

US foreign policy and Turkish-American relations
ajp1914@yahoo.com
Home
Foreign Press Review
Şanlı Bahadır Koç


This page is powered by Blogger. Isn't yours?
Perşembe, Temmuz 31, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 31 Temmuz
Irak’a Asker Gönderme Tartışması

Türkiye Irak'a asker göndermeli mi, göndermemeli mi? Nasıl, ne zaman, hangi şartlarda göndermeli veya bu daveti nasıl reddetmeli? Tahminler, fikirler, iddialar, arzular ve gerçekleri birbirine karıştırmamak gerekir. Bunların hepsi ayrı ve bazen de çelişkili şeylerdir. Dürüst ve gerçek entelektüel bir tartışma, başka bir çok şeyin yanında, karşı tarafın argümanlarına saygı göstermeyi, onları anlamaya çalışmayı, varsa onların zayıflıklılarını ortaya koymayı ama kesinlikle onları görmezden gelmemeyi gerektirir. ‘Irak’a asker gönderme’ tartışmasında da buna dikkat etmek gerekir. Tartışmaya önyargı ile girmemek, diğerlerinin ne dediğini ‘dinlemek’ ve fikirlerimiz değiştirmeye açık olmak ya da daha doğrusu kapalı olmamak gerekir. Bırakalım argümanlar ve veriler çıksınlar meydana, birbirleriyle ‘güreşsinler’ ve ‘iyi olan kazansın.’ Bu kadar çok yönlü, kompleks, belirsizlikler ve tercih ikilemleri (trade-off) içeren bir konuda kesin, değişmez ve nüanstan yoksun fikir ve iddialara sahip olanların söylediklerine belli bir şüpheyle yaklaşmak gerekir. Çünkü bu kişiler sonuçlarına konunun hak ettiği zihinsel mesaiyi vermeden ulaşmış olabilirler. Türkiye’nin asker göndermesi ya da göndermemesi kadar gönderecekse ne zaman, hangi ön şartlar ve garantilerle ve şekilde göndereceği, göndermeyecekse de daveti nasıl ve ne zaman reddedeceği önemli olabilecektir. Asker göndermenin doğru karar olduğunu varsaysak bile bazı durumlarda bu doğruluk hareketin şeklindeki kusurlar nedeniyle tersine dönebilir, ya da reddetmek aslında doğruysa bile bu reddin zamanı ve şekli yeni ve daha büyük problemler yaratabilir.

Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini savunanların argüman ve iddiaları arasında aşağıdakiler de yer almaktadır: 1) 1 Mart’ta ile bugünkü durum farklıdır: O zaman savaş vardı, şimdi barışı korumaya gidiyoruz; 2) 30 ülke Amerika’yı destekliyor. Japonya bile asker gönderiyor; 3) Masada oturmak için askerin gitmesi lazım. Türkiye’nin askeri varlığı Irak’ta Türkiye’nin istediği türden bir istikrarın kurulmasına katkıda bulunabilir; 4) Amerika başarısız olursa çeker gider, ama biz geride kalan problemlerle boğuşmak zorunda kalırız, o yüzden onun başarılı olmasına katkıda bulunmamız lazım. Irak’ın istikrara kavuşması bizim de yararımıza, ABD başarısız olursa esas o zaman Irak’ın bölünmesi ve ABD tarafından korunan bir Kürt devleti ihtimali artar; 5) Askerimiz Bağdat’ta ölmezse Şırnak’ta ölecek. PKK, Türk-Amerika ilişkileri bozuldukça teröre başvurma konusunda kendini daha rahat hissedebilir; 6) Asker gitmezse ABD ile ilişkiler iyice zayıflar, Irak’ın geleceğinde hiçbir söz hakkımız olmaz; 7) ABD Türk ekonomisini desteklemez, hatta belki köstekler. ABD ilişkilerin bozulması piyasaları olumsuz etkiler, bu yüzden faiz sadece birkaç puan artsa bile bunun maliyeti milyarlarca dolar olur; 8) Asker göndermezsek ABD bizi Kıbrıs’ta sıkıştırır, seneye Ermeni tasarısını geçmesini engelleyemeyiz; 9) Başka bir çok Avrupalı ülke de asker gönderiyor; 10) Sona kalırsak dona kalırız, o yüzden evet demek kadar bunu erken demek de önemlidir; 11) Bizim askerimiz Müslüman olduğu için, kültürel yakınlık nedeniyle halkla olumlu ve özel bir ilişki kurar. Balkanlar ve Afganistan’da kazandığı tecrübe ile okul ve hastane gibi sosyal çalışmalarla halkın güvenini kazanır. Irak halkına düzeni sağlamak ve bir an önce Irak’ın yönetimini Iraklılara devretmek için geldiğimiz mesajı verilir. Türkiye 1 Mart’ta Amerika’nın maşası olmadığını göstermiştir. Irak halkı bunun farkında olmalıdır; 12) Asker göndermek Sünni ve Şii Iraklılarla müspet ilişkiler geliştirmenin vesilesi olabilir. Bu gruplarla daha yakın ilişkiler kurmak Irak’ın geleceğine yapacağımız etkiyi arttıracaktır; 13) Irak’taki saldırıları abartmamak gerekir. Bunlar büyük ölçüde eski Baas artıkları. Saddam da yakalanınca faaliyetleri iyice azalacaktır; 14) Amerika burada başarılı olacaktır. Bunun için her şeyi yapacaktır. Amerika’nın başarısızlığına bel bağlamak yanlıştır. Asker göndermemek ille de ABD’nin başarısız olmasını istemek anlamına gelmese de Washington bunu öyle algılayacaktır; 15) Asker gönderelim diye önce biz dedik. Şimdi göndermiyoruz dersek ciddiyetimiz sorgulanır ve güvenilirliğimiz yara alır. 1 Mart öncesinde de Amerika’ya olumlu sinyaller verip arkasını getiremedik. Bu sefer de aynısı olmamalı. 16) BM ve Nato kararında ısrar etmek gerçekçi değildir. Katkı yapmak için BM kararında ısrar eden ülkelerin Irak’la ilgili çıkarları bizimki kadar hayati değildir. Hem, mesela olur da bir BM ya da Nato kararı söz konusu olursa bizim yapacağımız katkının ABD tarafından ödüllendirilmesi gerekmez: ‘isteyerek gelmedin ki, zorunda olduğun için geldin. O halde sana özel bir muamele yapmak zorunda değilim.’ 17) Orduya bu kadar para harcıyoruz. Böyle bir iş için de onu kullanmayacaksak niye bu kadar asker besliyoruz?

Türkiye’nin Irak’a asker göndermesine karşı çıkanlarsa aşağıdaki görüşleri dile getirmektedir: 1) Türkiye düşünüp taşınıp sonunda çıkarlarının Irak’ta bayrak göstermek ve asker göndermek gerektirdiği düşüncesine varsa bile, bunun şu sonucu da olacağını gözden kaçırmamalıdır: Ankara Irak’a asker göndermeye karar verirse Washington Türkiye’nin ‘kaba kuvvetle’ yola getirilebilen bir ülke olduğu sonucuna varacaktır. ‘Kırmızı çizgilerini sildik, başlarına çuval geçirdik onlar da tıpış tıpış yola geldiler.’ Bu imaj yerleşirse ABD Türkiye’ye istediklerini yaptırmak için ileride benzer yollara kolaylıkla başvurabilir. Bu nedenle ABD’ye sertliğe ‘pabuç bırakmayan’ bir görüntü verilmelidir: ‘Sert yaptık, ters tepti. Demek ki bunlara böyle davranmak iyi olmuyor’ dedirtmek gerekir; 2) Amerika’nın jandarması olmayalım, Irak halkı Türk askerini Amerikan işgalinin enstrümanı olarak görecektir; 3) Amerika bu işe kimseyi dinlemeden girdi, şimdi pisliğini kendi temizlesin; 4) Tamam, ‘asker gönderebiliriz’ dedik. Ama bu hiçbir şartımız yok demek değildir. Şartlarda anlaşırsak gerçekten de gönderebiliriz. Ama ABD tarafının ‘pazarlık yok, acele et’ yaklaşımı kabul edilemez. Hem biz asker gönderebiliriz dediğimizde henüz Süleymaniye olayı yaşanmamıştı; 5) Şehit tabutları gelmeye başlayınca bu AKP’yi, hükümeti sarsar, asker-sivil ilişkilerini zehirler. Hükümetin yara alması ve hatta AKP’den kopmaların olmasının olumsuz etkisi çok büyük olur, iyi-kötü kurulmuş istikrarlı yapı sarsılır, piyasalar esas o zaman kötü etkilenir; 6) Amerika yoksa Avrupa var; 7) Irak’taki durum Balkanlar ve hatta Afganistan’dan bile çok daha tehlikeli. Oralarda ortam pasifize edilmişti. Irak’ta ise açıkça gerilla savaşı var; 8) Süleymaniye olayından sonra nasıl ABD’yi destekleriz? ABD madem bizden asker isteyecekti, neden askerlerimize o tür bir muameleyi reva gördü? Rumsfeld’in başka bir kontekstte dediği gibi, Türkiye’ye ‘yanlış yapmanın sonuçları olmalıdır.’ 9) Asker göndersek bile masada oturacağımızın garantisi yok. Amerika ekonomik olarak bize pek bir şey ‘koklatmaz,’ zaten Kürtler konusunda muhtemelen bir planı var, biz ne yaparsak yapalım onu uygulayacak; 9) Masraflar ne olacak, askerler kimden emir alacak, bizi en tehlikeli bölgeye gönderecekler; 10) 1 Mart’ta dünyada önemli bir prestij kazandık. Şimdi bunu yitirmeyelim; 11) Türkiye ‘şu an için’ asker göndermezse bu ille de marjinalleşeceği anlamına gelmeyebilir. Bir süre sonra belki daha uygun şartlarda Irak’a asker göndermek söz konusu olabilir; 12) BM ve/veya Nato kararı olmalı. Yoksa gayrı meşru bir işgale destek vermiş oluruz. Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler bile Amerika’yı reddetti. 13) Asker göndermek doğru kararsa bile bu meclisten geçmez. Bu nedenle zorlamak ve gündemi bununla meşgul etmek zarar verir. 13) Türkiye para ya da geleceği bile belli olmayan siyasi rüşvetlerle ‘kanı satın alınan’ bir ülke olmamalıdır. 14) Türk ordusu daha bir ay önce ‘çuval geçiren’ Amerikalı askerlerin emrine girmeyi istememektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Çarşamba, Temmuz 30, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 30 Temmuz
AKP, Ordu, ABD ve Irak Üzerine Notlar

Bir ülkenin diğer ülkenin desteğine ihtiyacı olması genelde mutlak değil görecelidir ve bir derece meselesidir. Bu durum Türk-Amerikan ilişkileri için de geçerlidir. Şu an Türkiye ile ABD arasında stratejik bir ortaklıktan bahsetmek ancak buna inanmamak şartıyla kabul edilebilir. Aksi taktirde bu kavram giderek komik ve hatta zararlı olma riskleri taşımaktadır. Hükümet ABD ile ilişkilerin sağlıklı olmaktan uzak durumunu reddetmekten vazgeçmelidir. Bu durumun kendi başarısızlıkları olarak görülmesinden mi korkmaktadırlar bilinmez ama ilişkilerde çok açık ve ciddi problemler varken yokmuş gibi davranmak ve öyle olduğunu iddia etmek gerçekçi ve faydalı değildir. Amerika ile ilişkilerin iyi olmaması sadece Türkiye’nin ve hükümetin sorunu ve kusuru değildir. İlişkilerin düzelmesi için karşı taraftan da ciddi, sürekli ve kapsamlı adımlar gelmelidir. Türkiye’nin çıkarlarının, ABD’nin sadece çıkarları ile değil istekleri ile de aynı olduğunu düşünmeye meyilli kişi ve gruplar önemli bir yanılgı içerisindedir. Bunu söyledikten sonra şu noktaya da dikkat çekmek gerekir: Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının Türkiye’nin AB üyeliği şansını arttırmayacak olabilir. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin zayıflaması, AB’ye, Ankara’nın ‘gidecek başka kapısı olmadığını’ düşündürterek Türkiye’nin üyelik dışında bir şeye razı olmak zorunda kalabileceği hesabını güçlendirebilir.

AKP Washington ile ilişkilerin bozulmasından ciddi ve belki de aşırı şekilde endişe duymaktadır. Bunun nedenlerinden biri ABD ile ilişkiler bozulursa içeride güçlü kurumlara karşı yalnız kalacağından korkması olabilir. Türk ordusunun Türk iç ve dış siyasetinde oynadığı rolü abartılı, anti-demokratik ve sağlıksız bulmak pekala mümkündür. Ancak bunu düzeltmenin yolu bu kurumu gözden düşürmek olmamalıdır. ‘AKP orduya karşı ABD ile işbirliği yapıyor’ inancı derinleşirse bunun hem AKP hem de Türkiye açısından olumsuz sonuçları olabilir. AKP hükümetinin ABD ile ilişkilerde zaman zaman gerekli iradeyi gösterememesi, önemli ölçüde Türkiye içi dengelerde çeşitli kurum ve çevrelerde yaşadıkları problemlerde kendilerine dış destek sağlama isteklerinden kaynaklanmaktadır. Bu tavır yanlıştır ama ülke içinde AKP’yi ‘dövmeye alışmış’ çevrelerin de bu partiyi ABD’nin ‘kucağına iten’ bu davranışlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. AKP’yi Türkiye’yi yönetmek için dış destek aramaya mecbur etmekten çıkarmak gerekmektedir. Bu da bu partiye güven vermekle olabilir.

Türkiye’nin Irak’taki istikrar gücüne katkıda bulunması bundan bir ay önce bile tartışmalı idi. Son bir ay içinde bir de Süleymaniye olayı yaşandı ve Irak’ta Amerikan güçlerine yönelik saldırılar arttı. Türk askerlerinin Irak’ta karşılaşabilecekleri güvenlik risklerinin arttığı görülmektedir. Irak’a askere göndermek doğru karar olsa bile – ki bu koşullarda bu şüphelidir- bunun için Meclis’te gerekli çoğunluğun sağlanması zor görünmemektedir. Süleymaniye olayı Türkiye’nin Irak’ta ABD ile işbirliği yapmasını, genel olarak Türk kamuoyu özelde ise Türk ordusunun Washington’a bakışını kötü yönde etkileyerek, aslında ciddi oranda güçleştirmekle beraber, acaba Amerikan tarafınca tam tersi bir sonuç yaratacağı beklentisi ile gerçekleştirilmiş olabilir mi? Süleymaniye olayının nedenleri arasında Washington’un Ankara’ya Irak’ta Türk askeri varlığını sürdürmenin tek yolunun istikrar gücüne katkı yapmak da dahil olmak üzere ABD taleplerini yerine getirmek olduğu mesajını iletmek olabilir mi? Ya da ABD’nin böyle bir niyeti yoksa bile Süleymaniye olayı Türkiye’yi istikrar gücüne katkı yapmaya öncekine göre daha yakın bir pozisyona getirmiş olabilir mi? ABD bundan bir ay önce Türkiye’den Irak için asker isteyebileceği ihtimalini göz önünde bulundurmuş olsa gerek olduğuna göre niye Süleymaniye’deki olayı hem de o şekliyle gerçekleştirdi? Süleymaniye’nin planlanmış ve tartılmış bir operasyon olduğunu varsayarsak o tür bir harekatın Ankara’yı ABD ile işbirliği yapmaya daha hazır bir ‘kıvama’ getireceğini hesap ettiler ise bu özellikle Türk asker kanadı için geçerli olmayacaktır. Türk ordusunun isteği dışında Irak’ta önemli bir askeri göreve yollanması çok güçtür. Türkiye Irak’a asker göndermemesinin şekli ne olabilir? 1) Türk gücünün büyüklüğü, görev alanı, komuta ve yetki mekanizması, ekonomik maliyetlerin karşılanması gibi konularda ABD’ye kabul etmeyeceğini/edemeyeceği şartlar öne sürülerek, 2) Desteğin Nato veya BM kararı veya katılımına bağlı olduğu bildirilerek, 3) ‘Bizi bağışlayın, biz düşündük taşındık ve katkı yapamayacağımız sonucuna vardık’ diyerek, 4) Uzun süre net bir cevap vermeyerek, 5) Meclis’te oylanıp reddedilerek.

Bu arada ABD’nin PKK’ya karşı askeri ve siyasi adımlar atmasını Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi ile ilişkilendirmekten kaçınmak gerekmektedir. ABD Türkiye Irak’a asker göndermese de PKK’nın Irak’ta rahatça faaliyet göstermesine engel olmak zorundadır. Kendi buna müdahale edemiyorsa bu müdahaleyi Türkiye’nin yapmasına müsaade etmek zorundadır. ‘Biz Irak istikrar gücüne asker göndererek katkıda bulunmazsak ABD de PKK’ya daha müsamahalı olur’ şeklinde bir düşünce çok yanlıştır. Bu ikisi arasında ilişki kurulmasına direnmek gerekir. Mesela, ‘eğer IMF kredilerinde gecikme olursa biz de El Kaide’ye Türkiye’de faaliyet izni tanıyalım’ demek ne kadar garipse ABD’nin PKK’yı Irak’ta barındırmaması da aynı şekilde şart ve tehditlere bağlanamaz.

ABD, Türkiye’nin istikrar gücüne katkı yapması konusunda açıkça ‘pazarlık yok’, ‘acele et’ ve dolaylı olarak da ‘bu sefer de bizimle işbirliği etmeyi beceremezsiniz bu iş biter’ diyorsa bu şartlar altında, Süleymaniye olayının üzerinden bir ay dahi geçmemişken Türkiye’nin işbirliği yapma imkanı az demektir. Hükümetinse tam böyle düşünmediği görülmektedir. Süleymaniye olayından sonra eğer Türk askerleri suikast türü bir eyleme karıştılarsa haklarında soruşturma yapılmalı ve cezalandırılmalı, böyle bir şey yoksa Amerika’nın açıklamaları kabul edilmemeliydi. Bu şartlar altında Abdullah Gül’ün Washington’a gitmesi ilişkilerde ne kadar kalıcı ve saplıklı olduğu tartışılır bir yumuşama yaratmış olsa da yanlış olmuştur. Bu gezinin iptal edilmesi değil ama kesinlikle ertelenmesi gerekirdi.

ABD’nin Irak’ta başarısız olup ‘kaçması’ gerçekten de Türkiye için en iyi sonuç olmayabilir, ama bu saptamadan otomatik olarak ABD’nin başarısız olmaması için Türkiye’nin her şeyi yapması gerektiği iddiasına ‘zıplamak’ yanlış olacaktır. ABD’nin başarısız olmasının en büyük zararı Türkiye’ye değil, ABD’ye ve bu başarısızlığın şekline bağlı olarak Iraklılara olacaktır. Meclis’ten Irak’a asker göndermekle ilgili bir tezkerenin geçmeyeceğinden emin olmak şu an için mümkün değildir. Ancak bunun gerçekleşmesi için ABD tarafından sözlü ve fiili olarak bazı adımların gelmesi gerekmektedir. Aksi takdirde AKP hükümeti bu yönde bir adım atmaktan, parti içi, iç siyaset ve sivil-asker ilişkilerindeki riskler nedeniyle, kaçınacaktır. ABD Türkiye’ye aşağıdaki türden jestler yapabilir: ABD’ye yakın bazı Avrupalı ülkelerinden Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini destekleyen ‘mırıltılar’ gelebilir, PKK’ya karşı askeri harekata benzer ama ille de öyle olması gerekmeyen bir iki küçük jest gelebilir, Süleymaniye olayı ile ilgili özür değil ama şimdiye kadar dile getirilenden biraz daha güçlü ‘üzüntü’ mesajları dile getirilebilir...

Irak’ta görevlendirilmesi düşünülen Türk birliğinin büyüklüğü, şekli, komutası, görev alanı, ekonomik maliyeti, riskleri, konuşlandırmanın zamanlaması ve süresi, somut ve muğlak, direk ve dolaylı getirileri hükümet, Parlamento, devlet kurumları ve kamuoyu tarafından ayrıntılı ve uzun süre tartışılmalıdır. Bu karar aceleye getirilebilecek türden bir karar değildir. Türkiye, Irak’a 1 Mart’ta Meclis’in kararı ile, kararın doğruluğunu tartışanların çoğunluğunun bile kabul ettiği, demokratik kazanımları korumalı ve hatta geliştirmelidir. Bu birliğin gönderilmesi halinde kendilerinden ne tür bir görev bekleneceği, karşılaşabileceği riskler, ne tür şartlarda güç kullanmaları gerekeceği, ABD ve diğer koalisyon üyeleriyle ve Iraklılarla yaşanabilecek muhtemel anlaşmazlık ve hatta silahlı çatışmaların olası şekli, birliğin lojistik desteklenmesinin şekli, ne zaman geri çekileceği, bunun açık bir takvime bağlı olup olmayacağı, görev uzarsa askerlerin rotasyonunun nasıl yapılacağı, şu an Amerikan kuvvetlerine yapılan saldırıların benzerleri ile karşılaşıldığında askeri ve siyasi olarak verilecek tepki, bu tür gelişmelerin hükümetin ülke içindeki pozisyonu, sivil-asker ilişkilerine yapabileceği muhtemel olumsuz etkiler (‘biz gitmek istemiyorduk, sizin zorunuzla gittik, Washington’la ilişkileriniz yüzünden askerlerimin ölmesine devam etmek istemiyorum...’), genel olarak Irak’ta ve özel olarak Türk askerinin görev yapacağı bölgede güvenlik durumu kötüleşirse Türk gücünün geri çekilmesinin siyasi sonuçları şimdiden ayrıntılı olarak düşünülmek zorundadır. Irak’ta ABD’ye verilecek desteğin Türk kamuoyu, devlet kurumları içinde ayrıntılarıyla tartışılması, bölge ülkeleri, AB, Müslüman ülkelere, uluslararası kurumlara anlatılması gerekmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Temmuz 14, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G-ABD 14 Temmuz
ABD ve Türkiye’nin Irak Politikası

Süleymaniye’de yaşanan olayın en az üç önemli boyutu bulunmaktadır: 1) Yakışıksızlığı, Türkiye’nin kırılan gururunun tamir edilmesinin zaruriyeti, 2) ABD ile ilişkilere yapması nerede ise kaçınılmaz ciddi olumsuz etki, 3) Türkiye’nin K. Irak politikası üzerindeki sonuçları. Karşılıklı güven, onur, prestij ve özgüven önemsiz değil somut sonuçları olan kavramlardır. Bundan on yıl sonra bakıldığında Süleymaniye’deki olay Türk-Amerikan ilişkileri açısından belki şu an düşünüldüğü kadar önemli bir dönüm noktası olarak görülmeyebilir ama izinin hemen kaybolacağını düşünmek de zordur. Ayrıca bu krizin ilişkide yaşanan son kriz olmayacağını tahmin etmek güç değildir. Türkiye’nin Irak politikasının yanlışı ‘kırmızı çizgiler’ içermesi değil, sadece kırmızı çizgilerden oluşması ve bu çizgiler zorlanırsa ve aşılırsa ne yapacağına dair yeterince zihinsel ve askeri hazırlık yapmamış olmasıydı. Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığı buradaki amaçlarını en iyi gerçekleştirecek türden bir askeri varlık mıdır? Belli bir yanılma payı bırakılarak ve şartların değişebileceği de unutulmadan denilebilir ki bugün Türkiye’nin K. Irak’taki Kürtlerle ilgili gelişmeleri askeri yöntemlerle etkileme marjı ciddi oranda azalmıştır. ABD’nin Irak’ı işgalinin önceden tahmin edilmesi zor sonuçlarından biri de PKK’yı Irak dışına İran ve Türkiye’ye doğru hareketlendirmesi olmuştur. PKK’nın Türkiye’ye girmektense Irak’ta kalması Ankara için daha tercih edilir bir şey olmalıdır. Türkiye’nin Irak’a olan askeri ilgisinin merkezinde PKK’nın K. Irak’taki varlığı ve faaliyetleri olmalıdır.

ABD’nin Irak’ta Türkiye’den şikayetleri ve iddiaları şunlardır:1) Türkmenleri silahlandırıyorsun ve onlara askeri eğitim veriyorsun, 2) Türkmenleri siyasi olarak organize ediyorsun, ve hatta 3) onları Kürtlere karşı kışkırtıyorsun, 4) Türkmenleri Amerikan işgalini baltalamaya yönlendiriyorsun. Bunların hiçbirini yapmıyorsan bile 5) burada silahlı varlığını kabul etmiyorum. Bu arada Türkmenlerin Türkiye’nin Irak politikası içindeki yerleri zaman zaman tartışma konusu olmakta ve Türkiye’de milyonlarca Kürdün de yaşadığı hatırlatılmakta ve Ankara’nın bu iki gruba ‘renk-körü’ yaklaşması gerektiği ve aralarında birleştirici bir rol oynaması gerektiği dile getirilmektedir. Bu yöndeki eleştirilere verilebilecek çok basit bir cevap şu olabilir: Ankara’nın K. Iraklı Kürtleri değil Türkmenleri desteklemesi doğrudur çünkü Irak’tan ayrılmak isteyenler Türkmenler değil Kürtlerdir. Türkiye’nin K. Irak’ta Kürtlere değil de Türkmenlere destek vermesinin ardında haklılığı tartışılır ırksal refleksler olsa da bu desteğin belki nedeni değil ama kendisi haklıdır ve hatta gereklidir. Çünkü Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasında gerçek bir çıkarı vardır ve bütünlüğü tehdit edenler de K. Irak’taki Türkmenler değil Kürtlerdir. Bu onların kusuru değildir ve hatta belki de haklarıdır ama Türkmenlerle bu farkları Türkiye’nin çıkarları ile çatışmaktadır. Eğer bu bütünlüğü tehdit edenler Türkmenler olsa idi Ankara’nın o zaman da Türkmenlerin bağımsızlık çabalarını kontrol etmeye çalışması gerekirdi. Ankara Irak’ta aslında yanlış nedenlerle doğru şeyi istemekte ama belki bunun uygulamasında da yine mükemmelden uzak bir performans sergilemektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cuma, Temmuz 11, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G- ABD 11 Temmuz
Türk Amerikan İlişkileri

Türk-Amerikan askeri ilişkileri ABD’nin Orta Doğu ve Orta Asya yönelik gücü olan Merkez Komutanlığına (Central Command) kaydıkça kısmen iletişimsizlikten kaynaklanan problemler yaşanmaya başlamıştır. Türkiye ABD’nin Orta Doğudaki karakolu, ‘uçak gemisi,’ jandarması olmak istememektedir. Türkiye ile ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik çıkarlarında ve önceliklerinde farklılıklar vardır. Kürt meselesi ve Türkiye’nin bu konuya herhangi bir dış politika olayının çok ötesinde verdiği önem Ankara’nın ABD’nin politikaların bakışını etkileyerek bu farklılıkların artmasını ve derinleşmesini beraberinde getirmektedir. Nato’nun geleceği ve yeni stratejik ortama nasıl ve ne derece uyum sağlayacağı tartışmalı olmakla birlikte, bu kurumun uzun yıllara dayalı, kurumlaşmış ve Türk ordusunun içinde kendini rahat hissettiği bir kültürü vardır. Ayrıca, her ne kadar Nato ABD’nin çok büyük ağırlığı olan bir ittifak olsa da, Türkiye burada ABD ile yalnız değildir. Halbuki Merkez komutanlığının yetki alanı içinde olan Orta Doğu’da ikili ilişki ağırlık kazanmaktadır ve bu ikili ilişkinin de ABD tarafından domine edilmemesi çok güçtür. Orta Doğu’ya yönelik Türk-Amerikan ilişkileri, İsmet İnönü’nün ‘büyük devletle aynı yatağa girmek’ deyişinin daha geçerli olduğu bir alan olmaktadır. Türkiye’nin 4 Temmuz krizinin nedeniyle muhatap olarak Nato Avrupa başkomutanını tercih etmesi ya da buna mecbur kalması, Ankara’nın Nato üyeliğine bir vurgu yapma isteğinden, Orta Doğu’dan sorumlu Merkez komutanlık ile tezkere nedeni arasının yeterince iyi olmamasından, genelde Türk ordusunun özelde ise Genel Kurmay Başkanı’nın Nato kontaklarının daha güçlü olmasından, ilk günlerde ABD’den anlamlı bir cevap gelmediğinde faaliyetlerine sınırlama getirilmesi en azından düşünülmüş olması gereken İncirlik’in Avrupa komutanlığına bağlı oluşundan ve hatta belki de Merkez komutanlıkta devir teslim olması nedeniyle bir muhatap bulunamaması gibi nedenlerden kaynaklanmış olabilir.

Ermeni tasarısının Amerikan yönetiminin müdahalesi sonucu geri çekilmesi olumlu bir gelişmedir. Süleymaniye’deki olay yaşanmasaydı da bunun yine böyle olacağından emin olmak güçtür. Öte yandan Amerikan tarafından Süleymaniye olayı ile olarak da bir tür özür gelebileceğine yönelik işaretler vardır. Türkiye ile ABD arasında, Berlusconi ile Almaya arasında gerçekleşen türden ‘yaşanmamış olmasını dilemek,’ ‘üzgün olmak,’ ‘özür dilemek’ benzeri ifadelerin yer alacağı bir çözüm söz konusu olabilir. Türkiye, bu tür bir ifadenin kendisi kadar zamanlaması, kim tarafından dile getirildiği ve ne kadar samimi olduğuna da dikkat edecektir. Ancak öte yandan bu yönde bir gelişme yaşanırsa dahi, ilişkiyle ilgili yeni bir iyimser hava oluşabilecekse de, aslında iki ülkenin arasındaki çelişkiler ortadan kalkacak değildir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Temmuz 10, 2003
 
Bu mesajı e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

G- ABD 10 Temmuz
K. Irak’ta Türk Askeri Varlığının Geleceği

Uluslararası politikanın diyalog, anlayış, işbirliği boyutları kadar, müttefikler arasında bile geçerli olabilen rekabet, güç ve irade gösterisi, hile (deception), zorlama (coercion), caydırıcılık (deterrence) boyutları da olduğuna bir kez daha tanık olduk. Türkiye ‘yumuşak konuşurken’ sopasını göstermeyi ihmal etmemelidir. ‘Sopayı göstermek’ ile ‘sopayla vurmak’ arasındaki ayarın dengesinin nasıl tutturulacağı ile ilgili ne bilimsel ne de büyülü formüller vardır. Diplomasi ve dış politika işte bu nedenle ‘sanattır.’ Son harekatla beraber, hemen değil ama orta vadede, bir Kürt devleti kurulması halinde buna Türkiye’nin müdahalesine ABD’nin karşı çıkacağını, K. Irak’taki Kürt gruplar daha önce bir şüpheleri varsa da, artık net bir şekilde görmüş oldular. ABD’nin son hareketi ile beraber, Washington’un Türkiye ile yakın ve sıcak bir ilişkiyi mümkün görmediğini ya buna gerek duymadığını ve hatta belki de bunu arzulamadığı yorumu yapılabilir. Türkiye tepkisini olayın yapılmasına mı yoksa yapılış şekline mi odaklayacaktır? Özür yapılış şekliyle ilgili olursa bu yeterli olabilir mi? Amerikalılar operasyonun tam öncesinde Ankara’ya haber vermiş olsalar ve Türk askerlerine ‘muamelede kusur etmeselerdi,’ Türkiye’nin tepkisi yine çok keskin olacak mıydı? ABD özür dileyebilir, ama karşılığında K. Irak’taki Türk askeri varlığının ‘modalitesi,’ büyüklüğü ve geleceği ile ilgili talepleri olacaktır. Türkiye’nin K. Irak’taki varlığı PKK ile mücadele ekseninde şekillenmelidir. Terörle mücadeledeki diğer metot ve enstrümanların önemini teslim ettikten sonra, Türkiye’nin PKK ile askeri mücadelesinin, en az ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği harekat kadar meşru ve gerekli olduğu ABD’ye ısrarla, tekrar tekrar ve değişik kanallardan bildirilmelidir. Türkiye ile ABD, PKK konusunda ortak bir zeminde nasıl buluşabilir? ABD’nin PKK ile direk askeri çatışmaya girmeye niyeti olmadığına göre, bunu Türkiye’nin yapmaya, bir de ‘Eve dönüş yasasını’ çıkardıktan sonra hakkı yok mudur?

Türkiye K. Irak’taki askeri varlığının amaçları arasında bir hiyerarşi oluşturmalıdır. Bu güç 1) PKK’ya karşı tampon amacıyla, 2) PKK’ya karşı askeri operasyon düzenlemek için, 3) PKK’ya karşı istihbarat toplamak için, 4) Türkmenleri korumak, organize etmek ve güçlendirmek için ve en nihayetinde 5) burada bayrak göstererek Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasına izin vermeyeceği sinyalini vermek için bulunmaktadır. Burada bulunan gücün bu amaçlardan hangilerini sağlamaya daha çok önem verdiği, Amerikan baskısı artarsa hangilerinden vazgeçilebileceği, hangilerinden vazgeçilemeyeceğini düşünmek durumundayız. ‘Şehirlerden çıkın, sadece sınıra yakın bölgede kalın’ denirse buna nasıl cevap verilmelidir? Ankara, askeri gücünü çekmesi yolunda Washington’dan gelen baskılara karşı PKK ile ilgili endişelerini dile getirdiğinde, Washington yine muğlak ve ucu açık ‘sesler çıkarmakla’ mı yetinecek, yoksa ABD bu konuda tam olmasa da bir parça spesifik ve bağlayıcı sözler vermeye ikna edilebilir mi? Ya da şöyle sorarsak, ABD’den PKK’nın Irak’taki varlığı ile ilgili olarak yuvarlak sözlerin dışında bir şey gelmezse, Türkiye nasıl bir tavır belirleyecektir? Belki de bu konuda karşılıklı adımlara bağlanmış bir formül, bir ‘yol haritası’ söz konusu mümkün olabilir: ‘Sizin PKK’ya karşı tavır aldığınızı gördüğümüzde/gördükçe adım adım biz de askerlerimiz çekeceğiz.’ Hatta belki bir parça ileri giderek bu adımlar, doğal olarak açıklanmayacak, gizli bir takvime bile bağlanabilir. Ancak bu ‘planla’ ilgili akla üç problem gelebilir. 1) ABD PKK ile mücadele etmeyi gerçekten istiyor mu? 2) Irak’taki diğer problemleri düşünüldüğünde buna gücü ve zamanı var mı? 3) Türkiye’nin şartlar ve takvim öne sürmesini ‘racon açısından’ kabullenebilir mi? Üzerinde çok düşünülmemiş ama Türkiye’nin belki yapabileceği bir başka öneri de PKK’nın yoğun olduğu bölgelere yönelik geniş çaplı ama sınırlı sürede sonuçlandırılacak ve ‘bir kerelik’ bir Türk askeri harekatı ve sonrasında da Irak’tan Türk askeri varlığının sınıra yakın bölgeye çekilmesi için ABD ile anlaşılmasıdır. Bu öneriye de Amerika’nın olumlu cevap vermesi güçse de böyle tür bir girişimde bulunmanın bir maliyeti olmayabilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)



Çarşamba, Temmuz 09, 2003
 
G- ABD 9 Temmuz
Irak Krizi - 5

Kavramlar genelde etrafımızda dönen karmaşanın içinde bir parça olsun berraklık sağlayarak yolumuzu bulmanın araçlarından biridir. Ancak bazen hakikati görmenin önünde engel haline de gelebilirler. Türk-Amerikan ilişkileri tartışılırken ortaya atılan ‘stratejik ortaklık’ kavramı artık bu ikinci kategoriye girmektedir. Fransız bir filozofun çok başka bir kontekstte kullandığı formülasyon ödünç alınarak denebilir ki, ‘stratejik ortaklık’ kavramı bir zamanlar Türk-Amerikan ilişkilerinin gerçeğini yansıtıyordu, sonra bu gerçeğin yerini aldı, sonra gerçeği gizlemeye başladı. Bugünse ‘stratejik ortaklık’ kavramı ile gerçeklik arasında hiçbir ilişki kalmamıştır. Türk askerleri gerçekten ‘enteresan’ işlere girmişlerse bile operasyonun Ankara’ya bildirilmeden ve uyarılmadan yapılması, operasyonun yapılış biçimi ve Türk askerlerine yapılan muamele, operasyonun zamanlaması, Türkiye’nin sorularına uzun süre net bir cevap verilmemesi, hala bir şekilde devam eden umursamaz tavır, ABD’nin PKK ile içinde olduğu iddia edilen diyalog ve hatta işbirliği, aynı PKK’nın Türkiye içinde yeniden silahlı faaliyete girişmesi gibi faktörlerin bir araya tesadüfen ya da hatayla bir araya gelmiş olduğuna inanmak giderek daha güç görünmektedir. ABD’nin Türk timinin faaliyetlerinin ‘rahatsız edici‘ (disturbing) olduğunu söylemesi dışında somut ya da ayrıntılı bir şey söylememiş olması ve kendi basınına bir şey sızdırmamış olması, argüman ve iddialarına yeterince güvenmediklerinden midir, yoksa aslında ‘sıkı’ kanıtları vardır da Türkiye’nin önce ‘içindekileri dökmesini’ belledikten sonra ‘kanıtları masaya atarak’ Türkiye’yi ekstradan mahcup ederek Irak ve bölge ile ilgili kendi taleplerini kabul etmeye daha müsait bir kıvama getirmek mi istemektedirler? Şu soruyu soranlara hak vermemek zordur: Şimdi bu ‘zorbalığı’ yapan ABD, Türkiye’de on binlerce asker konuşlandırsaydı, ya da Türkiye tezkereyi geçirerek Irak’a on binlerce asker soktuktan sonra Ankara’ya artık Irak’ta istenmediği belirtse neler olurdu? Bu arada şu sorulara da cevap aranmalıdır: 1) ABD’nin PKK/Kadek’e tam olarak bakışı, 2) ABD’nin PKK’yı İran’a karşı kullanmasına Türkiye’nin bakışı nedir? Biraz abartıyla ama tamamen de alakasız olmayan bir benzetmeyle söylemek gerekirse, Türk devleti El Kaide ile görüşse ve hatta mesela bu örgütü PKK’ya karşı kullanmaya kalksa ABD ne tepki verirdi?

ABD’nin Süleymaniye’de yapılması beklenen komisyon toplantısına sadece teğmen rütbesinde bir subay göndermesinin nedeni, toplantının Irak’ta gerçekleşmesinin ABD’nin tamamen kendi egemenlik ve sorumluluk alanı olarak gördüğü burada Türkiye’nin bir şekilde asker bulundurma hakkını tanıması anlamına gelebileceğinden kaynaklanmış olabilir. Amerikan elçisinin de belirttiği gibi araştırma, ‘hızlı, açık ve adil’ olmalıdır. Komisyonun varacağı nihai sonuçlar ve rapor açıklanacak mıdır? Kurulacak komisyonun kompozisyonu, amacı, süreci, uygulayacağı yöntem (rapor, karşılıklı fikir alışverişi) ve ‘iddiaların nasıl değerlendirileceği’ gibi konular önemlidir. Amerika özür diler mi? Gizli, kapalı kapılar ardında bürokratik bir özür yeterli olur mu, yoksa açık ve şüpheye açık bırakmayacak bir özür de ısrar edilmeli midir? Türkiye ‘özür’de ne ölçüde, şekilde ve sürede ısrar edecektir? ‘Özür,’ bu krizle ilgi olarak politikanın tek amacı olmamalıdır ama merkezinde olmalıdır. Özürde ısrar etmeyi ilk başta gereksiz ve hatta zararlı bir sentimentalizm ve histeri olarak görenler çıkacak olsa da, aslında ABD’nin özüre zorlanmasının önemli pratik sonuçları olacaktır. ‘Özür’; (eğer bizde bir ‘yanlış’ yoksa) prestiji onaracak (‘aferin Türklere, bak sıkı durdular, Amerika’yı hizaya getirdiler,’ Türkiye’nin kendine güvenini tekrar sağlamasına (’işte böyle’) ve ilişkilerde ihtiyaç duyulan yumuşamaya katkıda bulunacak (‘özür dilediler işte, demek ki belki de bir kaza ya da yanlış anlama söz konusu ve aslında Türkiye’ye sanıldığı gibi bir husumetleri yok,’ karşı tarafta, benzer türden bir şeye bir daha denememesi için, bir tür caydırıcı bir etki yaratabilecektir. ABD’den özür dahil jestlerin gelmemesi Türkiye’de hemen her çevrede Amerikan aleyhtarlığını arttıracak, Amerika’nın niyetleri hakkında yapılan kötümser yorumları besleyecek ve hükümetin ABD ile işbirliği içine girmesini ciddi oranda engelleyecek ve Türk-Amerikan ilişkilerini zehirlemeye devam edecektir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Temmuz 08, 2003
 

G- ABD 8 Temmuz
Irak Krizi - 4

K. Irak’ta gerçekleşen olayın dolaylı, paradoksal ve vahametini bir nebze de olsun azaltacak ama sona erdirmeyecek olumlu etkisi Amerikan yönetiminin, eğer Türkiye’yi tamamen gözden çıkarmadıysa, soykırım tasarısına müdahale ederek bunun Türkiye’yi rahatsız edecek şekilde çıkmasına müdahale etmesi halinde gerçekleşebilir. Eğer bu da gerçekleşmez ise Abdullah Gül’ün Washington’a gitmesi doğru olmayacaktır. Eğer ABD, Türk kuvvetlerinin Irak’ta çok ciddi bir şeyin hazırlığında olduğunu binada patlayıcıların bulunması gibi bahanelerin ötesinde çok net bir şekilde kanıtlayamazsa ‘alacaklı’ olan Türkiye’nin Dışişeri Bakanı'nın ABD’ye gitmesi değil, önce açıklama, özür ve tazminat ‘borçlu’ olacak ABD’den üst düzey – Başkan Yardımcısı Cheney, Savunma Bakanı Rumsfeld ya da Genel Kurmay Başkanı Myers - bir yetkilinin Türkiye’ye gelmesi gerekir.

Türk kamuoyunda krizin yarattığı infial ve hemen her kesimde ABD’nin açık şekilde özür dilemesi gereği konusunda oluşan ortak görüş zayıflatılmamalı ve hatta tamamen de kontrolsüz değil ama canlı ve dramatik gösterilerle canlı tutulmalıdır. Ankara bu konunun yuvarlak ifadelerle geçiştirilmesi ya da sürüncemede bırakılması ya da muğlak ve temelsiz karşı iddialarla sulandırılması ihtimaline karşı hazırlıklı olmalıdır. Türkiye’nin, olayın başında soğukkanlılığını kanıtladıktan sonra, yukarıdaki türden bir karşılık görmeye devam ederse ‘çıngar çıkarması’ gerekir. Evet Türkiye’nin ABD’ye karşı oynayabileceği kozlar çok büyük ya da sonsuz olmamakla beraber mevcuttur.

Türkiye’nin Kuzey Irak’taki askeri varlığı kabaca ikiye ayrılabilir: 1) Süleymaniye’deki gibi şehir merkezlerindeki irtibat büroları, 2) Sınıra daha yakın bölgelerdeki tankların da yer aldığı Türk üsleri. Bunların büyüklüğü, faaliyetleri, amacı, gerekliliği gibi konularda kamuoyunun daha fazla bilgili olmaya ihtiyacı vardır. ABD tarafından, açık bir özür dilemeden sonra, ya da böyle bir özürün şartı olarak, bu askeri varlığın geri çekilmesi ya da Amerikan gözetimine girilmesi istenirse Türkiye ne yapacaktır? ABD Türkiye’nin K. Irak’taki askeri varlığından rahatsızdır. Peki ya PKK’nın varlığından? Ondan niye rahatsız değildir? Onlara da ‘çay içmeye’ gidip kafalarına çuval geçirerek bir operasyon düzenlemeyi düşünüyorlar mı? Bahadır’ın Son Krizle İlgili Kuralı (1): ABD’nin özür dilemesi gereğini vurgulamayan hiçbir yorumcuyu ciddiye alma. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazartesi, Temmuz 07, 2003
 
G- ABD 7 Temmuz
Özel Tim Krizi - 3

İlişkiler tam da yavaş yavaş ‘düzelir gibiyken’ niye? Hadisenin Türk-Amerikan ilişkilerinde, tam şiddeti, derinliği ve süresi şu an için belli olmamakla beraber, ciddi olumsuz etki yapacağı açıktır. Türk özel timine yönelik operasyonun nasıl gerçekleştiği, ne tür bir güç kullanıldığı, Türk askerlerinin nasıl karşılık verdikleri, Amerikan kuvvetlerinin Türk askerlerine nasıl bir muamelede bulundukları zamanla açıklığa kavuşurken Amerikalıların elinde olduğu iddia edilen istihbaratın içeriği ve kaynağı, Amerikan yönetiminin kriz boyunca sergilediği sessizliğin nedeni ve operasyonda ve sonrasında karargahta gerçekleşen hasar ve talanda Kürt grupların oynadığı rol gibi bazı konular henüz açıklığa kavuşmamıştır. ABD’nin, Irak’ın artık kendi kontrolü ve sorumluluğu altında olduğunu ve buradaki Türk askeri varlığını kabul edemeyeceği sinyalini vermek için bu tür bir girişimde bulunması anlaşılması zor ve kabul edilmesi imkansızdır. Olayın askerle hükümetin ya da Türkiye ile ABD’nin arasını bozmaya yönelik bir bir amacı ve/veya sonucu olabilir mi? Hükümetin tepkisini bir parça ağırdan alması ve sınırlı tutmasında bu tür endişelerin de rolü olmuş olabilir. Olayın kendisi ve biçimi, eğer düzeltilmezse, Türk devletinin hem kendi halkı hem de K. Irak’taki Kürtler ve Türkmenler gözünde önemli ölçüde prestij kaybına neden olacaktır.

Türkiye, olayla ilgili olarak ABD’den 1) ayrıntılı bir açıklama ve 2) özür, 3) bir daha benzer bir olayın gerçekleşmeyeceği yönünde garanti, 4) uğranan maddi ve manevi zarar karşılığında tazminat ve 5) sorumluların cezalandırılmasının sözünü istemekte ısrar etmeli ve 6) olayın takipçisi olmalıdır. Ancak öte yandan, Türkiye’nin yukarıdaki türden taleplerine Amerika’dan tamamen olumlu cevaplar gelmezse ne yapacağını ve bu sorunu ilişkilerin geleceğinde ne ölçüde merkezine koyacağını şimdiden düşünmesi gerekir. Amerika tarafından umursamazlık ve ‘bir hata olmuş uzatmayın’ şeklinde gelebilecek yaklaşımlara karşı Türkiye’nin önündeki opsiyonlar neler olabilir? Bu arada, Türk medyası olaya olan ilgisini kaybetmemelidir. ABD, ya da onun içindeki bazı unsurlar Türkiye’yi bir oldu bitti ile geri adım atmaya (K. Irak’tan çekilmeye) ya da aşırı tepkiler vermeye zorlayarak Türkiye aleyhtarı havayı arttırmaya çalışmış olabilirler mi? Bu olay, Amerika’nın bir tür mahcubiyet duyarak Türk askeri varlığının K. Irak’tan çekilmesi yolundaki isteklerini bir nebze azaltacak ve bir süre için erteleyecek midir, yoksa ‘bakın böyle nahoş olaylar olmasını istemiyorsanız artık buradan çekilin’ mi denecektir? ABD’nin Türkiye’ye Irak’ta istenmediğini hissettirmesinin en etkili ve uygun yolunun bu olup olmadığı tartışmalıdır. Eğer Amerikalıların ‘işi ellerine yüzlerine bulaştırdıkları’ ortaya çıkarsa bu durum ilişkide bir süredir kaybettiğimiz gözüken moral üstünlüğü ya da en azından pariteyi tekrar sağlamamıza yardımcı olabilir. Bu olay, nasıl sonuçlanacağına da bağlı olarak, geçici olmayabilecek bir süre için Türkiye genelinde milliyetçiliğin ve Amerikan aleyhtarlığının artmasına neden olabilecek ve hatta bazı devlet kurumları içinde dengeleri etkileyebilecektir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Pazar, Temmuz 06, 2003
 
G- ABD 6 Temmuz
Özel Tim krizine Devam

Öncelikle şu söylenmelidir ki ‘biz 1 Mart’ta ABD’yi kızdırdık. Onlar da şimdi karşılık veriyorlar’ diyerek ABD’nin hareketini rasyonalize etmeye çalışmak, suçu kendimizde aramak doğru değildir. ABD’nin hareketi, eğer gerçekten iddia edilen türden bir suikast hazırlığı gibi bir şey yoksa, kabul edilemez, mutlaka karşılık görmesi gereken, karşılık verilmezse Türkiye’nin inandırıcılığı ve prestijine zarar verecek bir hamledir. ABD’nin hareketindeki pervasızlık, sonradan bu hareketi düzeltme yolunda hiç bir şey yapılmamış olması, askerlerin Bağdat’a götürülmesi, ciddi ve açık bir cevap vermekten kaçınılması, olayın zamanlaması ve Amerikan basının olayın büyüklüğü ile orantılı bir yer almamış olması soru işaretlerini arttırmakta ve ya bilinçli ve planlanmış bir operasyonun söz konusu olduğunu ya da bunu düşünmek istememekle beraber özel timlerin ya da onların ilişkide olduğu kişi ve grupların gerçekten ‘değişik bir olaya’ ucundan, istemeden ya da farkında olmadan bulaşmış olabileceklerini düşündürtmektedir. Acaba hükümetin ve Genelkurmayın bilgisi dışında bu tür faaliyetler olabilir mi? Bunun olmadığından eminsek Türkiye’nin ciddiyetini karşı tarafa hissettirecek adımlar atma vakti bugün itibariyle gelmiştir. Türkiye ilk gün aşırı tepkiler vermeyerek, diyalog yolunu arayarak üstüne düşeni yapmıştır ve biraz dramatik bir dille söylemek gerekirse ‘günah artık Türkiye’den gitmiştir.’ Bugün itibariyle Türkiye’nin atacağı karşı yaptırımlar adım adım ve orantılı olmak kaydı ile meşru, mümkün ve hatta gereklidir. Bu arada ABD askerleri hava yoluyla Türkiye’ye göndererek artık Irak’ta istenmediklerini açıkça ortaya koymak gibi yeni bir oldu-bittiye başvurabilir. Türkiye, Pazartesi Washington ‘tatilden döndükten sonra’ görüşmeler başladığında masaya karşı tarafın canını sıkacak, canını yakacak ve pazarlıkta karşı tarafın oldu-bittisine karşılık gelecek bir kozla oturmalıdır. Askerler bugün salıverilse bile, söz konusu Amerikalı albay hakkında işlem yapılmasını zorlamak için Türkiye’nin elinde bir koz olması gerekir. Bu da hava sahasını kapamak ya da İncirlik’in faaliyetlerinde değişikliğe gitmek olabilir.

Washington bu işe yanlışlıkla ya da kendini haklı gösterebilecek nedenler olarak girmemişse, acaba şu iddia edilebilir mi? ‘ABD, Türkiye’nin atabileceği karşı adımları tahmin etmiş ve göze almıştır. Hatta belki de Washington Türkiye’yi aşırı tepkilere zorlayarak kendince Türkiye’yi ilişkileri koparmaya zorlamakta ve tüm ağırlığını Kürtlerin lehine koymasını meşrulaştırmak istemektedir. O halde bu adımları atarak aslında Amerika’nın yazdığı senaryodaki rolümüzü oynamaktan başka bir şey yapmış olmayacağız.’ Bu yorumda gerçekten doğruluk payı olabilir. Ama eğer ABD Türkiye ile köprüleri atmaya karar vermişse Türkiye’nin Ankara ile iyi geçinmekte ısrar etmesinin bir anlamı yoktur. Bu olayın hafta içine taşması ABD’nin Türkiye’nin rahatsızlığını anlamadığı ya da önemsemediği anlamına gelecektir. ABD’de tatil olması, Bush’un Afrika gezisi gibi mazeretler artık geçerli olmaktan çıkacaktır. Bu noktadan sonra ilişkiyi düzeltme görevi ABD’nin olmalıdır. Bu arada Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın programlarını değiştirmemeleri gerçekten eleştirilmesi gereken hatalar olmuştur. Milli Güvenlik Kurulu durumu analiz etmek, opsiyonları tartışmak, karar almak ve karşı tarafın tepkisinden sonra atılabilecek diğer adımları konuşmak için bu gibi krizlerde toplanmayacaksa, ne için vardır? Bu tür yüksek düzeyli bir toplantı Türkiye’nin ciddiyetini karşı tarafa hissettirmesine de katkıda bulunabilirdi. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Cumartesi, Temmuz 05, 2003
 
G- ABD 5 Temmuz
K. Irak’taki Olay

Türk özel timlerinin gözaltına alınması olayı ile ilgili olarak sorulacak sorular arasında şunlar da olmalıdır: Bu olay Türkiye’ye ‘askerlerini çek’ mesajı mıdır? Bu timlerin Süleymaniye’deki statüsü nedir? Amerikalıların bilgisi dahilinde mi orada bulunuyorlardı? Amerikalılardan Irak’taki askeri varlığının geri çekilmesi yolunda daha önce direk ve resmi bir istek gelmiş miydi? Bu Amerikan yönetiminin bir hareketi midir yoksa bölgedeki komutanların belki de Kürt grupların etkisinde kalarak ve sonuçlarını hesap edemeden kendi kişisel insiyatifleri ile gerçekleştirdikleri bir şey ve dolayısıyla Washington üzerinden düzeltilebilecek bir şey midir? Türk özel timleri gerçekten bir suikast hazırlığı içinde olabilirler mi? Öyle ise Amerikalıların ve Kürtlerin elinde bunu kanıtlayacak (ses kayıtları, tanıklar, silahlar...) olabilir mi?

Ne tür bire cevap verilmeli? Karar alıcıların önce Türk özel timinin pozisyonunu, iddia edilen türden bir eylem hazırlığı içinde olup olmadıklarını tespit etmelidir. Böyle bir şey olmadığından emin olduktan sonra, bu askerlerin en kısa zamanda serbest bırakılmaları doğrultusunda temaslar yapılmalıdır. Bu durumda Amerikalılardan direk ya da dolaylı olarak, ‘tamam serbest bırakırız ama Irak’ta hemen ya da belli bir süre içinde askeri varlığınızı sona erdireceksiniz’ şeklinde bir cevapla karşılaşılabilir. Bu durumda nasıl cevap verileceği konusu çok önemlidir. Bu isteğe boyun eğilip eğilmemesi ayrı bir sorudur ama olumlu cevap verilecekse bile bu hemen, açıkça ve askerlerin serbest kalmasına karşılık olduğu görüntüsü verilmeden olmalıdır. Özel timlerin yanlış bir olaya karışmadıklarından emin olmak şartıyla ve Washington ile yapılan temaslardan kısa zamanda, mesela bugün içinde, bir sonuç çıkmaması durumunda ABD’ye yönelik yaptırımlar da içeren bazı önlemler uygulamaya konulabilir. Bu yaptırımlar arasında sınırın kapatılması, hava sahası ve üslerin kullanımının ABD’ye kapatılması yer alabilir. Ancak bir yanlış anlama ya da kolaylıkla düzeltilebilecek bir hatanın tırmanıp kontrolden çıkmaması için bu önlemlerin kontrollü, adım adım ve geri adım atılması, karşı tarafın geri adım atmasını zorlaştıracak noktalara savrulmadan ve medyaya dikkatli bir şekilde sunularak yapılmalıdır. Karşı tarafa geri adım atma şansı verilmelidir. Türkiye bu krizde kararlılık göstermekle itidal arasında, ayarını ancak tüm bilgilere sahip karar vericilerin saptayabileceği bir denge içinde davranmak zorundadır. Bu tür krizlerde devletin değişik kurumları arasındaki koordinasyonun çok önemli olduğu tecrübeyle sabittir. Bu noktada bir parantez açılarak Milli Güvenlik Kurulu ile ilgili şu yorumlar da yapılabilir. Bu kurul, ayda bir toplanan ve asker kesimle sivil kesimin bir anlamda birbirleriyle ‘kozlarını paylaştıkları’ bir platform olmak yerine, daha az sayıda, bu tür krizlerde hızla toplanabilen ve karar alınabilen bir formata geçmelidir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Perşembe, Temmuz 03, 2003
 
G-ABD 3 Temmuz
ABD’nin Irak’ta ‘Başarısızlığı’ ve Diğer Devletler / Washington’un Türkiye Karşı Kozları

ABD’nin Irak’ta başarısız olması ihtimalinin belirmesi üzerine Türkiye dahil devletler aşağıdaki türden seçeneklerle karşı karşıyadır: 1) Amerika’nın a) amaçlarını paylaştığı için, ya da b) amaçlarını paylaşmasa bile başarısızlığın kendi ya da herkes için olumsuz sonuçları olacağından korktuğu için başarılı olmasını istemek ve i) bu yolda ona ‘maddi-manevi destek vermek‘ ya da ii) uzaktan seyretmekle yetinmek, 2) Amerika’nın a) belki bir daha ‘kafasına her eseni’ başkalarını dinlemeden yapmasını engeller diye, b) ‘başı biraz sıkışsın ve benden/bizden/başkalarından/herkesten yardım talep etsin’ diye uzun, maliyetli ve meşakkatli bir dönemin sonunda başarılı olmasını istemek, 3) pasif kalarak başarısız olmasını dilemek ve 4) başarısız olması için a) gizli ve dolaylı, b) ya da açıktan çaba harcamak.

ABD’nin elinde Türkiye’ye istediğini yaptırmak ve istemediğini yapmasını önlemek için bulunan kozların listesi içinde şunlar da olabilir: 1) IMF kredisi, 2) Türkiye’ye vereceğini duyurduğu 8.5 milyar dolarlık kredi, 3) Kıbrıs konusunda ağırlığını Rum tarafı lehine koyması, 4) K. Irak’ta ağırlığını Kürtlerden yana koyması ve hatta en uç ihtimal olarak K. Irak’ta kurulabilecek bir Kürt devletini destekleyebileceğini hissettirmesi, 5) Türkiye’ye silah ve teknoloji transferi konusunda daha isteksiz olması, 6) Ermeni soykırımı konusunda kendini daha rahat hissetmesi. Bu genel kozlar dışında ABD 7) Türkiye içindeki değişik odaklara karşı da diğerlerini/rakiplerini tercih ederek onları ülke içinde güçsüzleştirmek gibi ‘kartlara’ sahiptir. Bu kozların varlığı kullanılacakları ya da açık veya gizli tehdit aracı olarak kullanılacakları ya da Türkiye içinde, dış politikasında ya da etrafında Washington’un arzuladığı sonuçların gerçekleşmesine yeteceği/yardım edeceği her zaman kesin değildir. Kabaca söylemek gerekirse Türkiye, 1) Washington’un arzularına yakın politikalar benimseyerek onu yatıştırma ‘appease’ yoluna gidebilir, 2) kısmi ödünler vermekle yetinebilir, 3) kendi karşı kozlarını masaya koyabilir ya da 4) ABD’nin kozlarının varlığı, kullanılabilirliği ya da önemini görmezden gelebilir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)


Salı, Temmuz 01, 2003
 
G-ABD 1 Temmuz
ABD’nin Irak’ta ‘Başarısız’ Olması

Irak’ta koalisyon güçlerine yönelik ardı arkası kesilmeyen saldırılar, halkın işgal gücüne ‘ısınamamış’ ve varlığını kabullenememiş olması, ABD’nin savaş sonrası için yeterince hazırlık yapmadığı şeklinde beliren görüşler, Amerikan askerinin yorgunluğu ve bıkkınlığı, çok sayıda askeri burada uzun süre tutmanın siyasi maliyeti ve riski, kitle imha silahları bulunamaması ve Saddam’ın ele geçirilememesi, ABD’nin Irak’ta bir tür başarısızlık yaşayabileceği yolunda yapılan yorumları arttırmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki bu durum ABD açısından geri çevrilemez değildir. Söz konusu silahlar ve Saddam hala ele geçirilebilir, asayişin tesisi ve temel hizmetlerin iyileştirilmesi ile halkla daha sağlıklı bir ilişki kurulabilir ve bunların ve diğer yabancı kuvvetlerin gelmesi sonucunda ABD bir kısım askerini evlerine gönderebilir. Ancak yine de, her ne kadar ‘bataklık’ kelimesini kullanmak ve olumsuz öngörülerin gerçekleşeceğini iddia etmek için şu an erken olsa ve Bush yönetiminin çok büyük siyasi yatırım yaptığı Irak projesini başarıya ulaştırmadan yarı yolda bırakmasının zorluğu da unutmamak gerekse de, ABD’nin Irak’ta başarısız olma ihtimaline karşı hazırlıklı olmak gerekir.

ABD’nin Irak’ta başarısız olması halinde bunun muhtemel şekil ve sonuçları neler olabilir? ABD’nin istediği türden bir düzen kuramadan 1) ülkedeki tüm askeri varlığını sona erdirmesi (çok düşük ihtimal), 2) işgal güçlerini çekmesi ama stratejik amaçlı üsleri elinde tutmaya devam etmesi (düşük ihtimal), 3) şimdikinden de fazla sayıda askeri bu ülkeye getirmesi (mümkün), 4) Amerikan işgal gücüne karşı sivil ve askeri direnişin çok büyük boyutlara ulaşması halinde Nato ve BM gibi kurumlardan destek istemesi (şu an için gündemde olmasa da mevcut durum devam eder ya da kötüye giderse muhtemel). Öncelikle şu belirtilmelidir ki, ABD’nin başarısızlığının anlamı Irak’taki Amerikan varlığının tamamen sona ermesi değil, Amerikan işgal gücünün bu ülkede istediği türden bir düzen kuramaması, amaçlarında revizyona gitmesi ve daha mütevazi hedefler belirlemesi şeklinde olabilir. Böyle bir durumda ABD, Irak’ta yönetimi çok fazla uzatmadan ve ‘fazla eleyip sık dokumadan’ ülke yönetimini kendine en yakın hissettiği ve/veya düzeni kurmayı en kolay başaracak görünen Iraklı grup ve liderlere bırakmaya meyilli olabilir. Bu tür gelişmelerin olacağını tahmin etmek için henüz yeterince neden olmadığını tekrarlayarak, spekülatif olarak iddia edilebilir ki, ABD’nin ‘çekilmesi’ Iraklı Kürt grupların, Washington’un varlığı olmadan Irak’taki diğer gruplarla beraber yaşamakta zorlanacaklarını düşünerek, bağımsızlık amacına daha fazla konsantre olmalarına neden olabilir. Bu durumda ABD kendini Kürtlerin bu yönde çabalarına istemeden de olsa destek vermek ya da en azından dış müdahaleye karşı koruma garantisi vermek zorunda hissedebilir. ABD’nin Irak’tan ‘kaçması’ bu ülkenin ‘Lübnanlaşması’nı da beraberinde getirerek Türkiye aleyhtarı terör örgütlerinin bölgede daha da rahat hareket etme kapasitesi kazanmalarına neden olabilir.

Bu arada Türkiye, ABD’nin Irak’ta başarısız olmasını ister bir görüntü vermemeye özen göstermeli, ABD’nin Irak’ta karşılaştığı problemler için ‘biz demiştik’ şeklinde bir üslup kullanmamalı ve bu problemleri aşmaya yönelik Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda öneriler geliştirmelidir. ABD’nin önüne Irak’la ilgili olarak eğitim, sağlık, iletişim konularında öneriler konmaya devam edilmelidir. Bunların yanında Ankara, barış gücüne katkı yapma konusunda gereğinden fazla istekli de görünmemelidir. Bu barış gücünün Nato ve Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında olmasının ya da en azından bir şekilde bu kurumların resmin içine sokulmasının Türkiye açısından ne derece arzulanır bir durum olduğu derinlemesine düşünülmelidir. Bu konularda Washington’a telkinde bulunmak ya da Türkiye’nin yapacağı katkının bu yönde şartlara bağlamak, Washington bu tür çağrı ve şartları dikkate almayacağı ya da onu ‘sinirlendirebileceğinden,’ şu an için doğru yol değil gibi görünmektedir. (Şanlı Bahadır Koç, Amerika Araştırmaları Masası, Araştırmacı)