TurcoPundit

US foreign policy and Turkish-American relations
ajp1914@yahoo.com
Home
Foreign Press Review
Şanlı Bahadır Koç


This page is powered by Blogger. Isn't yours?
Salı, Aralık 23, 2003
 
Bu sitedeki yeni mesajları e-mail ile almak istiyorsanız lütfen ajp1914@yahoo.com adresine yazınız

Askerî Alanda Devrim - Askerî Bir Senfoni
Şanlı Bahadır Koç·


ABD’nin dış politikasının militarizasyonu ile askerî güç, ABD dış politikasının giderek daha önemli bir unsuru olmaktadır. Buna ABD’nin tehdit algılamalarındaki değişiklik kadar rakipsiz askerî gücü kullanmasının kolaylaşması ve ucuzlamasının, buna alışmasının, bunun sonuç verdiğini görmesinin neden olduğu söylenebilir. Bu gücün büyüklüğü kadar kalitesi, hızla konuşlandırılabilmesi, fazla kayıp vermeden başarıya ulaşılması -en azından geleneksel savaşta- Amerikan askerî gücü karşısında durulamayacağı şeklinde genel bir izlenim oluşturmaktadır. Bu yazıda geniş fırça darbeleri ile Amerikan askerî üstünlüğünün kaynakları, bu üstünlüğün geleceği ve genelde ABD'nin öncülüğünde ve hatta tekelinde gerçekleşen ve Donald Rumsfeld tarafından savunma politikasının merkezine oturtulan Askerî Alanda Devrim[1] (Revolution in Military Affairs - RMA) kavramının unsurları, mevcut ve muhtemel sonuçları ve özellikle Irak harekatındaki uygulaması analiz edilmeye çalışılacak ve bazılarınca Amerikan güvenlik politikalarını ve hatta genel olarak savaşın ve uluslararası ilişkilerin doğasını etkileyebilecek ve hatta değiştirebilecek olan ve Türkiye’de ne yazık ki yeterince konuşulmayan bu gelişmelerin kavramsal boyutta tartışılmaya başlamasına katkıda bulunmaya çalışılacaktır[2].



Washington’un askerî alandaki bu üstünlüğü sadece sayısal değil aynı zamanda nitelikseldir. ABD askerî alanda dünyada yapılan harcamaların yarısını yaptığı gibi, bu konuda yapılan araştırma geliştirme harcamalarının yüzde seksenini de tek başına gerçekleştirmektir. Amerikan askerî gücünün kaynakları sahip olduğu ileri silah sistemlerinde olduğu kadar bu sistemleri doktrinlere, eğitime, planlamaya ve düşünüş biçimine başarılı bir şekilde entegre etmesinde yatmaktadır. Yeni ve muhtemel tehditler, yeni angajman alanları, yeni silah sistemlerinin geliştirilmesi, ABD’nin üstün yönlerinin savaş alanına yansıtılarak askerî doktrine hızla entegre edilmektedir. Pentagon bu teknolojileri uygulama, geliştirme, kullanma, ve askerî doktrin ile yeni teknolojiler arasında oldukça başarılı bir ilişki kurmayı amaçlamaktadır. Etkileyiciliği bizi kullanılma amaçlarına karşı eleştirel olmayan bir hayranlığa götürmemesi gereken bu üstün askerî gücün Irak’ta yaşadığı problemler onun sınırları, eksiklikleri ve yumuşak karnı olduğunu gösterse de, bu durum bizi askerî alanda ABD ile dünyanın geri kalanı ile arasında açılan farkı yadsımamıza neden olmamalıdır.


RMA kavramı teknolojik alanda değişimden çok daha fazlasını içermektedir. Devrimin üç boyutu olduğu iddia edilebilir: 1) Teknolojik, 2) Bürokratik-örgütsel, 3) Stratejik-doktrinel. Teknolojiyi üretmek kadar, bu teknolojiyi en iyi kullanabilecek bireyleri eğitmek ve organizasyonu kurmak ve stratejiyi buna göre yenilemek de önemlidir. 1996 yılında yayınlanan Joint Vision 2010 Amerikan ordusu için dört temel kavramsal hedef ortaya koymuştur. Bunlar: 1) Hakim Manevra (Dominant Meneauver), 2) Kesin Angajman (Precision Engagement), 3) Kuvvetlerin korunmasına ve güvenliğine üst düzeyde önem vermek (Tam Boyutlarda Koruma - Full-dimensional Protection), 4) Talep ve kullanıcı (“müşteri”) temelli bir lojistik sistemi (Odaklanmış Lojistik - Focused Logistics). Joint Vision 2020 bunlara “Tüm Boyutlarda Hakimiyet” - Full-spectrum Dominance[3] kavramını etkilemiştir.

RMA’nın Unsurları – Bu yeni düşüncede artık tek bir cephe hattı yoktur. Hatt-ı hücum yoktur, sath-ı hücum vardır, o satıh da tüm dünyayı, enformasyon, algı ve psikolojik boyutlarını ve hatta uzayı içermektedir. Amerikan silahlı kuvvetlerinin yaşadığı mevcut devrimin bilgi üstünüğü, hız, manevra, kesinlik, öldürücülük, “müşterek savaşma” (Jointness),”şok ve dehşet” ya da “etki temelli operasyonlar”, esneklik, özel kuvvetlerin yoğun kullanımı, ileri konuşlandırma (forward deployment), “inter-operability”, sivil-asker işbirliği gibi unsurları olduğu söylenebilir.


Bilgi Üstünlüğü - RMA’nın en temel ve diğer unsurları mümkün kılan öğesi bilgi üstünlüğüdür. ABD bilgisayar, uydu ve iletişim teknolojisindeki ilerlemelerle gelen C4ISR (command, control, communications, computers, intelligence, surveillance and reconassaince) kavramı ile bir enformasyon üstünlüğü ve hatta hakimiyeti kazanmayı amaçlamaktadır. Bu üstünlük “savaş uzayı” üzerinde düşmanın silahları, askerleri, hareketleri, niyeti, kapasitesi, ihtiyaçları, eksikleri, coğrafî özellikleri, kendi kuvvetlerinin yerleşimi, hareketleri ve ihtiyaçlarını çok iyi takip edebilmeyi amaçlayan bir bilgi-iletişim ”sistemler sistemi” ile mümkün olacaktır. Yeni teknolojiler bu datayı çok hızlı ve bazen eş zamanlı ve etkili bir şekilde anlamlandırma ve işleme konusunda ABD’ye büyük avantajlar vermektedir. Çok sayıda, farklı ve değişik yerlerdeki sensör, vurma gücü ve karar alıcıların bir şebeke halinde birbiri ile bağlanmalarından kaynaklanan bilginin ve bunu cephede savaşan en ileri ve küçük birliklerle paylaşıma açabilmek yolu ile bilgi üstünlüğünü askerî üstünlüğe çevirilmektedir. Bu bilgi üstünlüğü ile beraber her zaman her yerde olmak artık gerekmeyebileceği için düşman komutanlarına göre cephede neler olduğunu daha iyi görmek ve ondan daha doğru ve hızlı kararlar almak mümkün olabilmektedir (Enhanced Situational Awareness). Komutanlar savaş alanını, kendi kuvvetlerini ve düşmanın hareketlerini çok kısa zamanda ve hatta bazen anında takip edebilmekte, kendi kuvvetlerine anında iletebildikleri emirlerle hakim olabilmekte ve bu emirlerin nasıl uygulandığını anında takip edebilmektedir. Bu süreçle beraber savaş sanatı ya da biliminin binlerce yıldır değişmeyen ve doğruluğu tekrar tekrar kanıtlanmış “sabitlerinin” yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, bunların gelecekte aynı derece ve şekilde doğru olmaya devam etmeyebileceği ve hatta şimdiden değiştiği iddia edilmektedir. Devrimin savaşın doğasında olan sisi kaldırarak onu bilgi hakimiyetini sağlayan taraf için daha “şeffaf” yapmak gibi bir sonucu olacağı, savaşın artık kimin nerde ne yaptığı tespit edilmesi zor bir kaos değil, “yukarıdan izlenebilen” bir spor haline geleceği iddia edilmektedir.


Hız – Amerikan ordusunun bilgi ve komünikasyon alanında sağlanan gelişmelerin sunduğu avantajları hakkı ile değerlendirebilen, düşmanın savaş alanı ve savaşan kuvvetler hakkında bildiğinden çok daha fazlası bilindiği için nerede cephe hattının gerisine sarkılabileceğini “gören” ve buraya hızla manevra yapabilen bir ordu olmasını isteyen Donald Rumsfeld, özellikle karacı generallerin direnişine rağmen Amerikan ordusunu “hafifletmek” ve çevik hareket edebilmesini engelleyeceğini düşündüğü Crusader top sistemi gibi programları eski moda olduğu gerekçesiyle sona erdirmek istemiştir[4]. Düşmandan daha hızlı hareket etmenin getirdiği inanılmaz avantajlar bulunmaktadır. Tommy Franks’in dediği gibi “hız öldürür – düşmanı öldürür.” Hızın önemi sadece ve öncelikle silahların, örneğin tankların ve taktik helikopterlerin hızlanmasından değil, savaşın gidişatı ile ilgili önceden hayal bile edilemeyecek kadar hızlı ve kesin bir bilgiye ulaşmanın verdiği avantajla da kendini göstermektedir. Hızla taktik değiştirebilme ve bilgi üstünlüğünün sunduğu fırsatları vakit kaybetmeden kullanabilme yeteneği, Irak savaşında en belirleyici faktörlerden biri olmuştur[5].



Sürpriz, savaşın yeni değil eskimeyen bir unsurudur. Irak ordusu Amerikan kuvvetlerinin bu kadar hızlı ilerlemesini beklememişti. Amerikalıların doktrinde yerini “Hakim Manevra” olarak alan hızı Iraklıları demoralize etmiş, onlara geleneksel anlamda cevap verme fırsatı bile bırakmamıştır. Köprüleri dahi yıkmadan geri çekilmelerinin esas nedeninin hızın ve sürprizin yarattığı “afallama” olduğu iddia edilmektedir. Hayalet (Stealth) teknolojileri de düşmana kendini göstermeden vuruş imkanı sağladığı için sürpriz unsurunu güçlendirmektedir. İnsansız uçaklar, iyi eğitimli özel kuvvetler, ileri bilgisayarlar ve uydu sistemlerine sahip olınabilir. Ama bunlar bir araya uyumlu bir şekilde getirilmezse -ki bu söylemesi gerçekleştirmekten çok daha zor bir şeydir- bunların etkisi sınırlı olacaktır. Sensörler, kara alıcılar ve silahlar arasında eş zamanlı ve üç yönlü bir bilgi akımı sağlayan şebeke merkezli savaşla baraber (Network Centric Warfare)[6] eskiden sırayla atılan karmaşık adımlar artık aynı anda koordineli, bir şekilde atılabilmektedir.



Doktrinde yerini “hakim manevra” olarak alan hız faktörü ortaya yeni fırsatlar çıkarmaktadır. ABD hızlı hareket ederek tek bir cephe hattı yerine, kendi belirlediği birbirinden fiziksel olarak ayrı bir çok cephede (non-contiguous battlefield) savaşma imkanı kazanmaktadır. Derin operasyonlarla veya düşmanın zayıf olduğu ve hatta belki de boş bıraktığı noktalara onun oraya destek sağlmasına fırsat vermeden saldırma imkanı kazanmaktadır. Irak savaşında bunun etkileyici bir örneğine tanık olunmuştur. Hız, kesinlik ve yüksek ateş gücü ile birleşince düşmanın “gözlerini kör etme” potansiyeli taşımaktadır. Hız faktörü, kendisini konuşlanmada, manevrada ve savaşın temposunda göstermektedir. 1990-91’de 7 ay süren konuşlanma, 2003’te üç ayda gerçekleşmiştir. ABD Irak’ta yapılan son savaşta birincisindekinin yaklaşık dörtte biri kadar asker kullanarak, yarısı kadar zamanda, 7’de bir kadar cephane ile birinciden çok daha büyük bir amaç (Kuveyt’ten Irak askerlerini çekmek/Irak’ı işgal etmek) gerçekleştirmiştir[7]. Hız, kesinlik ve enformasyon üstünlüğünün kütlenin (mass) yerini tutacağı düşünülmektedir. Kütlenin hızı azalttığı ve ona olan ihtiyaç azalırsa kayıpların daha az olacağı ve sivillerin de daha az zarar göreceği düşünülmektedir.

Jointness - Askerî gücün değişik unsurları ve birimleri bir şebeke haline getirildiğinde şebeke halinde savaşmayan hasımlara karşı daha başarılı olmaktadır. Jointness, askerî gücün değişik kuvvet ve birimlerinin aynı anda, koordine, senkronize ve simültane bir şekilde ve hatta iç içe ve istihbaratlarını entegre ederek savaşmasına tekabül etmektedir. Irak harekatında Amerikan silahlı kuvvetleri teknoloji, eğitim, taktik, kumanda ve kontrol sistemlerinde yaşadığı gelişmeyi sergileme imkanı bulmuştur. Harlan Ullman bu savaşı “müşterek savaşın” (Joint Warfare) ilk gerçek örneği olduğunu belirtmiştir. Bu kavram 1991 yılında hava, kara ve deniz operasyonlarının, birbirlerini engellemeden ve zarar vermeden yapılması iken son savaşta bunlar sadece uyumlu değil aynı zamanda birbirlerini besleyen bir sinerji ile gerçekleşmiştir. Şebeke haline gelmiş sistemler, ateş gücünü tam istenen zaman ve yere odaklama imkanı vermektedir.

Kesinlik – Uzaktan, kendini tehlikeye atmadan ve sivillere zarar vermeden ya da geçmiştekine oranla çok daha az “yan zayiat” (Collateral Damage) ile istediği hedefi kesin olarak vurabilen silahların askerî sonuçları devrim niteliğinde olabilir. 1991’deki savaşta hedefi kesin olarak vuran bombaların oranı yüzde 8 iken 2003’te bu oran yüzde 66’e ulaşmıştır.Yerdeki özel kuvvetlerin koordinatlarını kesin olarak saptadığı ve lazerlerle uçaklara işaret ettikleri hedeflere yapılan kesin vuruşlar Afganistan ve Irak’ta çok etkili olmuştur. Ancak bu silahların kendilerinden ya da kullanıcılarından kaynaklanan nedenlerle istenen başarıyı sağlayamadığı zamanlar olabilmektedir[8].


Özel Kuvvetlerin Yoğun Kullanımı – Özel Kuvvetler düşmana gizlice sokulabildikleri, onun içine ve cephenin çok gerisine sızabildikleri, yerel bilgi (dil, kültür, psikoloji vs.) donanmış oldukları ve küçük birimlerden oluştuklarından çevik oldukları için Amerikan ordusuna geniş imkanlar sunmaktadır[9]. İleri istihbarat, keşif ve hedef gösterme gibi görevler de üstlenen küçük, kendi başının çaresine bakabilen, öldürücü birimlerden oluşan özel kuvvetler Irak ve Afganistan’da çok yoğun ve başarılı bir şekilde kullanılmıştır[10]. Donald Rumsfeld Özel Kuvvetlerin daha yaratıcı şekillerde kullanılması gerektiğini düşünmektedir. 2004 askerî bütçesinde Rezervlerle beraber sayısı 47 bine ulaşan Özel Kuvvetler’e 6.5 milyar dolar ayrılacaktır ki bu, 2003 rakamlarına göre yaklaşık üçte birlik bir artışı ifade etmektedir. Ancak bu elit kuvvetin sayısını artırmanın belli bir noktadan sonra ancak kaliteden feragat edilerek gerçekleşebileceğine dikkat çekilmektedir[11].



“Şok ve Dehşet” kavramı bazen yanlış şekilde anlaşıldığının aksine, düşmanı sınırsız yıkım ile değil, onda en çok etki yaratma amacıyla özel olarak seçilmiş hedefleri çok hızlı şekilde vurmayı ifade eden bir kavramdır. Olabildiğince çok insan öldürerek geride kalanları korkutmak değil ama olabildiğince hızlı, şaşırtıcı, koordineli bir ateş gücü ile saldırmayı amaçlanmaktadır. Savaşın ikinci günü Bağdat’ta gerçekleşen, ama savaşın planlanandan bir gün önce Saddam’a yönelik bir son dakika operasyonu düzenlenmesi nedeni ile yarattığı etki kısmen azalan hava saldırısı buna bir örnek olarak gösterebilir. Irak’ta savaşın ilk safhasında olduğu gibi düşmanın Amerikan askerî üstünlüğüne ikna olması ile belki de gerçek anlamda savaşmayı gerektirmeden amaçlara ulaşmak mümkün olabilecektir.


İleri Konuşlandırma - Her yere en kısa zamanda güç projekte edebilme yeteneğine (global reach) ve 48-72 saat içinde dünyanın hemen her yerine başka ülkelerin hayal bile edemeyeceği büyüklük ve kapasitede askerî güç projekte edebilme kapasitesine sahip olmak ABD için çok önemli bir avantajdır. Normal zamanlarda bakımını sınırlı sayıda askerin yürüttüğü ama kriz anlarında hızla çok daha büyük sayıda Amerikan askerî gücünü kabul edebilecek, silah, cephane ve diğer lojistik ihtiyaçların depo edildiği, Charles Krauthammer’in deyişiyle, “San Diego gibi okyanustaki o güzel küçük noktalar” Amerikan ileri üs, tesis ve ara istasyonları Amerikan askerî gücünün önemli başka bir unsurudur. Pentagon’da dönüşümden sorumlu birimin başındaki Amiral Crebowski Amerikan ordusunun giderek daha “seferî” (expeditioanary), deniz aşırı ve geçici olacağını belirtmektedir[12]. ABD’nin yeni dönemde küçük, hafif, ve “kolay taşınabilir” üslere ağırlık vermesi beklenebilir. Böylelikle ABD siyasî bağımlılık yaratmayan, birinden diğerine kolayca geçilebilen, böylece hiç bir ülkeye bağımlı kalınmayan yeni bir üs yapısına geçerek siyasî anlamda seçeneklerini artırmayı amaçlamaktadır[13].


Güç Planlaması (Force Planning) – Savunma alanında yapılan ArGe çalışmaları ile doktrinel çalışmalar birbiriyle uyumlu ve hatta entegre ilerlemektedir. “İleride bize ne tür tehditler olabilir ve bu tehditleri ne tür kuvvet yapıları, silah sistemleri ve personelle bertaraf edebiliriz?” sorusu sorulmaktadır[14]. ABD’nin nerede, ne zaman, hangi büyüklükte, hangi yapı ve kabiliyette güç bulundurması gerektiği sorusu cevaplanırken yapılan planlamalarda belirsizlik ve sürpriz faktörü giderek daha fazla yer tutmaktadır. Bu durum geleceğin belirsiz olduğu ve mutlaka önceden tahmin edilemeyecek tehditler ortaya çıkacağı düşüncesinden hareketle sadece spesifik tehditlere karşı değil, ortaya çıkabilecek her türlü tehdide karşı tüm boyutlarda üstünlük sağlamayı amaçlayan çok ihtiraslı ve bir anlamda yayılmacı bir stratejiye geçişi temsil etmektedir.


Globalleşme ile beraber başka bir çok konuda olduğu gibi savunma konularında da verimliliği artırmak, maliyetleri düşürmek, performansı yükseltmek ve sivil-askerî işbirliğini geliştirmek bir zorunluluk haline gelmektedir. Açık tartışma ortamının, sadece üst düzeyde değil orta ve hatta alt düzeylerde yenilikçi düşünürlerin varlığının RMA’yı gerçekleştirmek için elzem olduğu iddia edilebilir[15]. Bu dönüşümle beraber, orta düzey komutanlara daha fazla inisiyatif tanıma, profesyonelleşme ve uzmanlaşma, daha küçük birimlerin oluşması gibi gelişmeler yaşanmaktadır. Askerî konularda teknolojinin, bilginin, analizin, eleştirel düşüncenin ve hızın önemi artmaktadır. Askerî kurumlarda yatay örgütlenme ve iletişimi teşvik eden ve hatta zorlayan RMA, hemen her yerde olması beklenebileceği gibi ABD’de de yerleşik askerî kültürü zorlamakta, hiyerarşiye ve ritüellere dayalı eski askerî kültür yerine, bireyselliğe, bilgiye ve “sonuç almaya dayalı” yeni bir askerî kültürün doğumuna neden olmaktadır.[16]



Eleştiriler - Irak’ta savaşın bitmesinden sonra ve özellikle son bir kaç ayda yaşanan askerî direniş ABD’nin savaş sonrası dönemde, düşük yoğunluklu savaş konusunda ciddi problemler yaşayabileceğini göstermektedir. RMA ile gelen teknolojiye fazlasıyla dayalı bu askerî yapıyla ilgili olarak çekince, eleştiri ve endişesi olanlar da yok değildir.[17] Özellikle uzay temelli teknolojilerin hep ABD’nin tekelinde kalmayacağı ve diğer devletlerin de -belki ABD kadar ileri olmasa bile- söz konusu teknolojilerin bazı versiyonlarına sahip olabileceği dile getirilmektedir. Ayrıca bu olmadan da devletler ve diğer aktörler Amerikan gücüne karşı asimetrik stratejiler gerçekleştirebilirler. Ayrıca yüksek teknolojiye odaklanan Amerikan ordusunun savaşı kazanırken –bazılarına göre neredeyse mükemmel denilebilecek- üstün bir performans sergilemiş olmasına rağmen, aynı başarıyı savaş sonrası dönemde de gösterdiğini söylemek zordur. Savaşlar pahalı ve üstün teknoloji ile kazanılsa da savaş sonrası dönemin de kazanılması için insan merkezli ve emek-yoğun yeteneklerin gerektiği açıktır. Savaş için yapılan planlama, yatırım ve eğitimin, savaş sonrası istikrar ve yeniden inşa dönemi için gerçekleşmediği görülmektedir. Bu noktada bir öngörü, planlama, hayal gücü, yatırım ve ciddiyet eksikliğinden bahsedilebilir. Amerika’nın ülkeleri yenme, onlara boyun eğdirme konusunda gösterdiği başarıyı bu ülkeleri işgal etme ve rehabilite etme konusunda gösterememesi, Irak’tan sonra aynı türden bir operasyonun kısa vadede gerçekleşme ihtimalini azaltmaktadır. Teknolojiye aşırı bağımlılık bazı asimetrik stratejilere karşı “aşil topuğu” olabilir. Uydulara aşırı bağımlılığın potansiyel bazı riskleri vardır. GPS gibi sistemler çok da zor ve pahalı olmayan şekillerdeki karşı önlemlerle, çalışmaz ya da idealden uzak performans gösterir hale getirilirse Amerikan ordusu bundan ciddi derecede olumsuz etkilenebilir. Ayrıca uydular değişik saldırılara açık olabilir. Çin ordusunun bu konuda çalışmalar yaptığı iddia edilmektedir[18]. Füze savunma sisteminin de, asıl olarak uyduları korumaya yönelik sistemler için gündeme getirildiği düşünülmektedir.



Teknolojinin savaşın doğasındaki belirsizlikleri tamamen değilse de kısmen azalttığını düşünen Amerikalılar, başka bir çok konuda olduğu gibi savaş konusunda da teknolojinin zorlu konuları çözmek için büyük ölçüde yeterli olabileceği şeklinde Avrupalılar’ın çocukça olduğunu düşündükleri bir iyimserliğe sahiptirler. Teknoloji bu sürecin en önemli unsuru olabilir ama kesinlikle her şeyi değildir. Teknoloji, insan, düşünce ve organizasyonu birbiriyle uyumlu hale getirmek bu devrimin özünü oluşturmaktır. RMA ile savaş ABD için koreografisi özenle yapılmış bir senfoniye dönüşmektedir. Devrimin,Clausewitz’in savaşın sisi (fog of war) kavramının önemli ölçüde aralanmasını sağlayabileceğine ve savaşın artık kimin nerede ne yaptığı tam olarak bilinemeyen bir kaostan çıkıp üzerindeki kontrolümüzün ciddi biçimde arttığı bir “spora” dönüşebileceğine inanmaktadırlar. Bu görüşe ciddi bir şüpheyle yaklaşanlarsa söz konusu gelişmelerin abartılmaması gerektiğine, savaşın karmaşık ve bilinmezlerle dolu bir olgu olmaya devam edeceğine inanmaktadırlar. Edward Luttwak gibi düşünürler de “acaba fazla teknoloji-merkezli olarak savaşmayı unutuyor muyuz” sorusunu sormaktadır[19]. Bu gruba göre savaşın bilgisayarlara yansımayan çok önemli boyutları olmaya devam edecektir. Başkaları ise esas devrimin asimetrik kapasite ve stratejilerde yaşandığını iddia etmektedirler.



Sonuç

Teknolojik alanda yaşanan hızlı değişim kavramsal yeniliklerle birleşerek askerlik alanında ciddi dönüşümlere yol açmaktadır. Türkiye’nin bir yerden bu sürece dahil olması gerektiği açıktır. Bu noktada, söz konusu süreci sadece ya da öncelikle Türkiye için hayal edilemez ileri teknolojik gelişmelerle özdeşleştirmek bu sürece eklemlenmenin imkansız olduğu yolunda yanlış ve son tahlilde tehlikeli bir düşünceye neden olabilir. Bu sürecin düşünce, doktrin, eğitim, silah alımı ve personel politikası, sivil-asker ilişkileri ile ilgili boyutları ıskalanmamalıdır. Diğer bir çok bürokratik yapı gibi gelenek itibariyle entelektüel anlamda muhafazakar olan Türk askerî kültürünün kendisiyle hesaplaşması gerekmektedir. Türkiye’de ne yazık ki özellikle kavramsal olarak yeterince tartışılmayan ve bazı stratejistlere göre Amerikan güvenlik politikalarını ve hatta genel olarak savaşın, uluslararası ilişkilerin doğasını etkileyebilecek ve hatta değiştirebilecek bir gelişme olan RMA’nın Türkiye için çok pahalı bir lüks olduğu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin bunu gerektirmediği ve RMA’nın Türkiye’ye dışarıdan empoze edilmesinin yeni bir silahlanma pazarı yaratma amaçlı olduğu yönünde düşünceler bulunmaktadır. Eğer Türkiye pahalı ya da meşakkatli olduğu için, geç kaldığı için, bu yönde bir siyasi irade olmadığı için, bu devrimi yakalayamıyorsa hiç değilse RMA’yı kavramsal açıdan daha yakından takip etmeli, bu konu üzerine kafa yormalı ve bunu bir şekilde kendine uyarlamaya çalışmalı, RMA’yı yakalayan ordularla savaşmak zorunda kalması ihtimaline karşı taktik ve stratejiler geliştirmelidir. Türkiye askerî alanda deneyler yapmaktan ve mevcut temel kavramları sürekli bir gözden geçirmeye tâbi tutmaktan vazgeçmemelidir. Türkiye gibi ülkeler devrimin teknolojik ayağını geriden takip etmek zorunda olabilir. Ancak önemli olan “öncülerle” aradaki mesafenin çok açılmaması, devrimin teknolojik olmayan doktrin ve eğitim gibi boyutlarında atak olunması, devrimi yaşayan ülkelere karşı asimetrik dahil stratejiler geliştirilmesi ve kapasiteler kazanılmasıdır. Donald Rumsfeld’in de dediği gibi “düşünme, eğitim, talim (exercise) ve savaşma alışkanlıklarımızı değiştiremezsek dünyanın bütün ileri teknoloji silahları bile askerî gücümüzün dönüşmesine yetmez.”[20] Bu sürece, değil uyum sağlamak belki de sadece takip etmek için bile organizasyon yapısı, doktrin, askerî kültür, bütçe, silah ve eğitim programlarında değişim ihtiyacı bulunmaktadır.Adına devrim, evrim ya da dönüşüm de dense bu, tamamen kontrolsüz ya da “kendi başının çaresine bakan bir süreç” değildir. Siyasi ve bürokratik irade tarafından yönlendirilmekte, şekillendirilmekte ve hızlandırılmaktadır. Dönüşüm konusunda Türkiye’de de savunma liderlerine büyük bir sorumluluk düştüğü açıktır. Bu sürece bir yerinden dahil olmak gerektiğinin idrakine varan savunma liderleri karşılaşabilecekleri kurumsal aktif ve pasif direnişe, ekonomik sınırlara, siyasi iradenin konunun değil hayatiyeti varlığından bile haberdar olmayan ilgisizliğine rağmen bu konuda inisiyatifi ele almalıdır.


RMA eldeki silah ve sistemleri daha etkin kullanmayı sağlayan bir platform sunmaktadır. Yukarıda bahsedilen yenilik, kavram ve uygulamaların bir kısmı geçmişte de kullanılmış olabilir. Ancak burada etkileyici olan, bunların hepsinin – ya da çoğunun- aynı anda, yoğun ve başarılı olarak uygulanmasında ve –belki de daha da önemlisi- kurumsallaşmasındadır. ABD için konvansiyonel savaşta düşmandan daha fazla bilgiye sahip olmak ve bu bilgiyi operasyonel üstünlüğe çevirmek, daha hızlı hareket etmek, düşmana yaklaşmadan, ona kendini göstermeden onu vurabilmek, giderek daha yüksek oranda mümkün olmaktadır.

Ancak örneğin gerilla savaşında gerekli olan istihbaratın uydular vasıtası ile elde edilmesi çok zordur. Teknolojiye aşırı bağımlı hale gelmek diğer gerekli bazı yeteneklerin törpülenmesine, göz ardı edilmesine, yeterince ilgi görmemesine neden olabilir. RMA’nın sadece konvansiyonel savaşta değil, barış tesis etme ve koruma, anti-terör[21] ve anti-gerilla mücadelelerde de başarıyla uygulanıp uygulanamayacağı önümüzdeki dönemde Amerikalı askerî düşünürlerin üzerinde düşünecekleri ve “kavram üretecekleri” bir konu olacaktır.


Irak savaşında Amerikan ordusunun kazandığı başarı “askerî alanda devrim” yanlılarının elini güçlendirecek ve özellikle kara kuvvetlerindeki muhafazakar generalleri zayıflatacaktır[22]. Bir süre sonra savaşın ve “savaşçının” artık eskisi gibi olmak zorunda olmadığını ve bunun askerle sivil arasındaki farkı da azaltacağı sonucuna varmak için henüz bir parça erken olsa da, en azından ABD için gidişatın bu yönde olduğu iddia edilebilir. Askerler eğer birer mühendis, yönetici ve operatör olacaklarsa, o zaman “asker” olmanın doğası ve bunun için gereken eğitim de değişecektir denebilir.


Konu İle İlgili İnternet Siteleri


Pentagon’un ‘Dönüşüm’ politika, program ve proje sayfası - http://www.dod.mil/transformation



Pentagon Şebeke Merkezli Savaş sayfası- http://www.defenselink.mil/nii/NCW


The RMA Debate - http://www.comw.org/rma/ -





--------------------------------------------------------------------------------

· ASAM ABD Masası, Araştırmacı



[1] Askerî alandaki değişimin devrimsel mi yoksa evrimsel mi olduğu tartışılmaktadır ama belki de bu sadece semantik bir tartışmadır. ‘Devrim’ kelimesinin kullanılması, değişimin sadece ya da ille hızlı olacağı anlamına gelmeyebilir. Bu ifadenin kullanılması değişimin köklü olacağı, yeni savaş metotlarının eskilere oranla çok daha etkili olacakları, eski ile yeni arasındaki farkın büyük ve çarpıcı olacağı şeklinde yorumlanmalıdır. Geçmişteki askerî gelişmelere bakıldığında iki tür RMA’dan bahsedilebilir: 1) Operasyonel seviyede gerçekleşen ve geçmiş örnekler arasında uçak gemileri, radar, denizaltı, tank, stratejik bombardıman, nükleer silahlar, balistik füzeler, blitzkrieg gibi silah ve kavramların geti,rdiği değişimler. Diğer ve daha büyük boyutlu olanı ise 2) devlet, toplum ve bu ikisi arasındaki ilişkileri sarsan ve hatta değiştiren boyutta olanlar (örn. 17. yüzyılda yaşanan, Fransız Devrimi ve Napoleon’la beraber büyük milli ordularla gelen, Endüstri devrimi ile gelen yüksek ateş gücü). Bugün yaşadığımızın ikincisi türden siyasi değişimlere yol açıp açamayacağı şu an için tartışma konusudur.

[2] Bu konuda sınırlı sayıda istisnalar arasında aşağıdakiler sayılabilir: Ergin Yıldızoğlu, “Sürekli Savaş”, Stratejik Analiz, Ağustos, 2003, ss. 53-56; Şadi Ergüvenç, “Yeni Güvenlik Anlayışı Çerçevesinde Türkiye’nin Askerî İhtiyaçları Nasıl Karşılanabilir?” 13-14 Mart 2003 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumda yapılan konuşma metni; Serdar Turgut, “Savaş üzerine düşünceler,” Akşam, 17-18-19-20-21 Şubat 2003.

[3] Joint Vision 2020. s. 1

[4] Özellikle kara ordusunda üst düzey görevlere gelmiş generallerin çoğu, kariyerlerinin tamamını ağır zırhlı ve topçu birliklerinde geçirdikten sonra kendilerine artık bu silahlara eskisi kadar ihtiyaç olmadığı söylendiğinde anlaşılır bir hayal kırıklığı ve direnç göstermektedirler. Irak Savaşının planlanması safhasında Rumsfeld, Tommy Franks ve diğer karacı generallerle arasındaki ilişkilerin canlı bir anlatımı için bkz. Peter Boyer, “The New War Machine: How General Tommy Franks joined Rumsfeld, in the Fight to Transform the Military,” The New Yorker, 30 Haziran 2003.

[5] Michael Boyce, “Speed was the Secret of Coalition's Success”, Daily Telegraph, 10 Nisan 2003. Bu savaşta RMA’nın etkisini ilk irdeleyen çalışmalardan biri için bkz. Anthony Cordesman, The Instant Lessons of the Iraq War, CSIS, 14 Nisan 2003, özellikle ss. 1-20.

[6] http://www.defenselink.mil/nii/NCW

[7] Max Boot, “The New American Way of War,” Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 2003, s. 45.

[8] Brad Knickerbocker, “In Era of High-tech Warfare, 'Friendly Fire' Risk Grows”, The Christian Science Monitor, 14 Ocak 2003.

[9] Arthur Cebrowski, “Planning a Revolution: Mapping the Pentagon’s Transformation”, Heritage Foundation, 13 Mayıs 2003.

[10] Özel kuvvetler, son savaşta başka şeylerin yanında Irak komuta kontrol sistemlerini işlemez hale getirdiler, petrol tesislerini, barajları, hava alanlarını, Scud füzelerini ele geçirdiler. Ayrıca Iraklı liderlerin yerlerini – kısmen tespit ettiler, Irak ordusundaki bazı generallerin savaşmadan kışlalarda beklemelerine katkıda bulundular.

[11] Seymour Hersh, “Moving Targets,” The New Yorker, 15 Aralık 2003.

[12] Arthur Cebrowski, “Planning a Revolution”, Heritage Foundation, 13 Mayıs 2003.

[13] Quadrennial Defense Review, 30 Eylül 2001, ss. 25-27.

[14] Quadrennial Defense Review, 30 Eylül 2001, ss. 13-14.

[15] Michael Evans, “Fabrizio’s Choice: Organizational Change and the Revolution in Military Affairs”, National Security Studies Quarterly, Kış 2001, ss. 1-25.

[16] Andrew Bacevich, American Empire, Mass.: Harvard University Press, 2002. ss. 136-40.

[17] John A. Gentry, “Doomed to Fail: America’s Blind Faith in Military Technology”, Parameters, Kış 2002-3, ss. 88-103.

[18] Gentry, “Doomed to Fail,” ss. 93.

[19] Edward Luttwak, “Toward Post-heroic Warfare,” Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 1995, ss.109-133.

[20] DonaldRumsfeld, ‘Transforming the Military,’ Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 2003, s. 29.

[21] Önümüzdeki dönemde devletlerden çok, devlet dışı asimetrik tehditlerle mücadele edecek olan ABD bu tehditlere karşı da yeni teknikler denemektedir. Yemen’de otomobil içinde hareket halinde olan El Kaide üyelerine karşı insansız uçaklarla gerçekleştirilen saldırı bunun ilk örneklerinden biridir.

[22] Bu arada Türkiye’nin 1 Mart Tezkeresi ile ABD silahlı kuvvetlerinin kara operasyonları için Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermemesi, savaşın daha az askerle savaşılmasına neden olduğu için Pentagon içinde dönüşümü savunanlar için bir tür fırsat yaratmıştır. Peter Spiegel, “A Setback that may Shape America's Military,” Financial Times, 7 Mart 2003.


Comments: Yorum Gönder